March 16, 2011

hödük silgi ayısı

kırtasiye alışverişine çıktık geçenlerde, kardeşim siverek'teki kardeşlerine defter-kalem yollayacaktı. iki kızkardeş olduklarından kelli süslü şeyler alalım dedik, saç fiyongu, pembe kalem falan. artık kokulu silgi yapmıyorlarmış, anlıyorum tabi ama onların yerine bunları mı yapmak gerekiyordu yani? her an okeye oturup birer de sigara yakacakmış gibi duran bu ayı ve ineğe bıyık çizmek istedim. milan sana sesleniyorum, çalışanların deprazyonda olabilir.
kardeşinizi seçin siz de, arayıp hal hatır soruyorlar cıvıl cıvıl. (linki verdim ama şu anda çalışmıyor. eğer muvaffak olursanız sayfayı görmeye, seçtiğiniz çocuğun öğretmenini arayın önce, öğrenci listeleri pek updated değil zira. öğretmenler yardımcı oluyor, nereye paket yollayayım, nasıl yollayayım meselelerini çözüyorlar.)

March 15, 2011

pfff.

günlerce kar altında kaldıktan sonra (ben yalamadım şahsen, koko yedi bi miktar) güneş açınca heyecanlandık ev ahalisi olarak. bu resmi de koydum sağa, sanki hepberaber pastoral hisler içinde baharı karşılıyormuşuz gibi. oysa ki yerini değiştirirken ana saksıdan kırıldı bu dal, aylar önce. panik içinde ilk bulduğum tenekeye soktum, suladım, camın önüne koydum. nihayet çiçek açtı geçenlerde. bu morumsu yeşilimsi bitkinin adını bilmesem de bunu başarı haneme kaydettim, bi kahve yaptım, fotoğrafını çekeyim de bloguma koyayım diye dolanırken evde, koko'yu böyle yakaladım. zaten blogger da kapalıydı. digitürk hayallerimize dokunurken benim de dikkatim dağıldı. karlar eridi, koko'nun evden çalıp terasta kara gömdüğü çorap tekleri, plastik kutular falan ortaya çıktı.
hadi bakalım.

March 1, 2011

this is the first day of your life


bugün kardeşimin doğumgünü, bi saattir fotoğraf arıyorum, en sonunda buna karar verdim. iki sene önce berlin nationalgalerie'de çekmiştim bunu, zeynep rembrandt'a, rembrandt bana bakarken. sakin birer berlinli sanatsever gibi başlamıştık gezmeye müzeyi, ama  kapanma saatine yakın koridorlar arasında danalar gibi koşmaya başlayıp gerçekte olduğumuz şeye dönüştük: verdiği her giriş bileti parası evlat acısı gibi koyan ve ertesi günü olmayan panik halinde turistler. bi tane caravaggio var bu müzede diye tutturmuştu z., son yarım saati onu arayarak geçirdik. 10x15 santimlik bi resim olduğunu bilseydim o kadar koşmazdım. ama kardeşim gene de koşardı. ben sevdiğim şeylerin bana gelmesini bekleyip gelmeyince üzülen biriyim, o koşar sevdiği şeylere doğru.

en iyi arkadaşım z., doğum günün kutlu olsun.

bestseller biçim biçim

kumkuatın son hali budur. annem duruma el koydu, urla'ya götürüp bahçeye ekmeyi teklif etti. ben de yenilgiyi kabul edip el salladım arkasından. ev halkı kıbrıs'ta yetişen bi bitkinin ankara'da yaşamasını beklediğim için beni naiflikle itham etti. (tamam, tam olarak naif dememiş olabilirler.) kıbrıs'ta hava bu aralar 20 derece. bez pabuç giysen ayağın üşümez, öyle bi derece.
urla'da annemin mandalinasıyla anlaşır, yerini beğenir diye umudediyorum. bu eve giren ilk ve son narenciye budur, bundan kelli daha az nazlı ve kara kuru iklime uygun bitkiler evlat ediniriz, kimse üzülmez.

bugün d&r'da kasada beklerken önümüzdeki gençten bi adam kasadaki görevliye söyleniyordu, "yani hadi ingilizce yazıyorsunuz ama utanmadan bi de sonuna türkçe ek getiriyorsunuz, bu ne rezalet?!", içim geçmiş, devamını dinlemedim. sonra parmağıyla gösterdiği yere bakınca ayaklarım büzüldü tuhaf hislerle. bestseller yazıyordu. tekil olarak bestsel, türkçe çoğul ekiyle birlikte bestseller.