August 21, 2011

yanlarım ağrıyor

kazdık kazdık su çıktı, ben de eve döndüm. yalan aslında, daha fazla delip örnek alacağım yer kalmayınca patron eve gitmeme izin verdi, "daha karpuz kesecektik" esprisini duymamazlıktan geldim, aslında çok saykodelik komik biridir. kamil koç seyahatin suratsız muavinine çok teşekkür etmem gerekiyor, hiç ummadığım bi şekilde toprak örneklerini koyduğum kutuların üzerine bavul koymamış, hatta iki kutuyu kendi eşyalarıyla kaldırmış. yeminlen teşekkür edeceğim sana tezimin başında, çok muhterem bi insansın.
bi miktar ishal, bi yangın, bi hafif güneş çarpması, ölü bi yılan ve öldükten sonra bi de üstüne yanan bi horozla bu yazın ilk ayağını atlattım. pazartesi maraş'a gidiyorum ve her şey yeniden başlıyor. üstelik daha sıcak hava, daha fazla dağ başı ve daha fazla stresle.
eve dönüşümü isveç köftesiyle kutladık, kaç zamandır gözüm olan yemek masasını da aldık. kocam the barbarian sırtında çıkardı 6 kat. şu anda bi bira içerek saksı gibi oturmaktayım. sonra temiz pijama giyip hunharca uyumayı planlıyorum. siz ayakları halıya basanlar, geceleri kafalarını kendi yastığına koyanlar, biliniz ki yazları birileri size için için küfretmekte.

August 16, 2011

öf tamam tamam

incik boncuk alıp denize de girdik, kazı deniz kenarında ama naapıyım. su hafif soğuk ve küçük balıklı, akşam garson-gündüz plajcı çocuklar pek sevimliydi. yeşilli benim, pembeli kardeşim Z. 
sabah 6'da ayağa dikilip 06:05'te giyinik, 06:20'de kahvaltı etmiş, 06:30'da üç sigara içmiş, 07:00'de araziye ayak basmış biri olacağımı hatırlatır, şikayetinizi bana, memnuniyetinizi patronuma iletmenizi rica ederim. kendisi beyaz ve kabarık saçlı, en sevdiği yemek bamya, doblomsu bi araba kullanıyor.


incirli tarih süzgeci

arazide çalışmayı çok sevmiyorum, evde çalışınca fenalık geçiriyorum. gene en iyisi arazi sanırım, daha eğlenceli. ve incir servisi var. datça'da var tabi, maraş'ta akrep ve eşek arısı ikramı oluyor naçizane.

fotoğrafta tarihin bir arkeologun süzgecinden geçerek yazılışına şahit oluyorsunuz (kareli defter), sancılı üretim süreci (yarım incir) ve bilimin maddeleşmiş hali (şerit metre) gözlerinizin önüne seriliyor.

muhtarın kavesi sponsorluğunda satırlarıma son verirken gözlerinizden öpüyorum. kavede when a men loves a woman çalıyor. evlilik aşkı öldürür mü bilmiyorum, arkeoloji evliliği baltalar mı, onu da kısa sürede öğreneceğiz gibime geliyor.
bilim yapmanın tatlı yorgunluğu falan yazabilirdim ama bildiğin öküz gibi yorgunum, ne kadar yıkansam da toprak kokuyormuşum gibi geliyor. ayaklarımı sivrisinekler yedi, güneş kremi yüzünden çıban çıkarıyorum ve ne yesem hazmedemez vaziyete geldim. bugün tanımadığım insanların donlarını ipten toplamak zorunda kaldım kendi çamaşırlarımı asabilmek için, işte buna hiç gerek yoktu.

August 7, 2011

frances bean

frances bean cobain ortalığa çıkmış. doğduğunu hatırlıyorum yeminlen. başka şeyler yazacaktım babasıyla ilgili falan ama yan masadaki çift küçük kızlarına "arveeeen, gel yemeğini yeee" diye seslenince dikkatim dağıldı. oldukça yüzeysel ve sığ biri olmama rağmen bu kaşları birleşen tombul cüce arven beni bile utandırdı.
çiçekli elbisesi ve hasır şapkasıyla bi bağımsız filmin içinde yaşar gibi dolanan kız, gözleme açan ablaya "hoşçakal teyze, hoşçakal" dedi gülümseyerek. çok diksiyonlu insanlardan ürkerim ben. şimdi oturan kalabalık grup da 3buçuk liraya gözleme ve 1buçuk liraya ayranı pahalı buldu, çemkiriyorlar. 8 yetişkin insan, hepiniz bu kadar yağı evde diyet bisküvisi yiyerek bağlamadınız herhalde. limonata söylediler, küçük oğlanlardan biri "ekşieee bueee" diye ağlıyor. bence ben artık kalkıp kazı evine döneyim, insanlığa inancım kalmadı.
neyse, frances bean kollarına jeff buckley'in grace'ini yazdırmış, hemen kanım kaynadı çocuğa. bazı şarkıları derisinin de altında saklayası geliyor insanın.
"there's the moon asking to stay, long enough for the clouds to fly me away, well it's my time coming, i'm not afraid to die". fotoğrafların kalanına şurdan bakabilirsiniz, grace'i de aşağıdan dinleyiverin.

şiştim yemin ederim


gene kavedeyim. etraf tatilci çocuk dolu boy boy. dün gece çantamdaki pet şişe su telefonun üzerine akmış, çok canım sıkıldı. seramiklerin yanına koyduk kurusun diye ama pek umudum yok. çamaşır yıkamam lazım sanırım ama ona da halim yok. şu anda herşeyden nefret etmekle meşgulüm.

bugün yine kedilere, köpeklere, kendime, terliklere falan üzülüyorum. tam pazar sıkıntısı.

August 5, 2011

bohemlik biçim biçim


bu film bana evimi hatırlatıyor, kocamı, ilk tanıştığımız zamanları falan. iki kişi bu filme gülüyorsa evlenmelerinde hiç bi sakınca olmadığını düşünüyorum.
şimdi yönetmenini, yılını falan yazacak halim yok, ayak parmaklarımı sivrisinekler yedi, eski datça'nın bohem toplaşma mekanı antik kafe'de oturuyorum, kompüterin pili azalıyor an be an. norah jones falan çalıyor. bi de arada burayı basan "zenci gırtlağım var benim" adam ve yancısı gitarist var, daha gelmediler. herkes çıplak ayak dolaşıyor. herkes dediğim şarabın kadınları ve bluescu üstsüz adamlar. yani hem üstsüz hem yalınayak. kadınlar üstlü ama çok bilezikli. bi ben, bi de muhtar parmak arası terlik giyiyoruz. muhtar sabahın 10'unda hala sarhoş kalmayı başararak bohemlik konusunda bana fark atıyor tabi.
herneyse, darjeeling limited, sen tırlak ben senden daha tırlak 3 kardeşin hindistan içinde seyahat hikayesi, seyredin. arkadaşım geldi, bira içeceğim ben.

içimdeki derin bozluk

mıhtarın ayılıp kaveyi açmasını bekleyip kendimi buraya attım, dolaptan bi aystii alıp modemi açtım.
birinci haftamı doldurdum kazıda, saçlarım keçeye, ellerim pençeye döndü bile. gözlerimin şişi inmek bilmiyor.

bütün kış okulda "yüksek çözünürlüklü arkeoloji" yapacağım diye dolanıp yazın arazide bu şekilde toprak örneği almak beni de çok üzüyor, ama knidos, sana sesleniyorum, doprakların betona dönmüş yıllar içinde. vesileyle bir arkeoloğun alet çantasına da göz atmış oluyoruz. şerit metre (bilim), sapı kırık fırça (toz-toprak), çapa (aylavyu çapa), ucu sivri arkeolog malası (az bulunur). benim katkım ise evden araklayıp getirdiğim şef bıçağı (özür dilerim, yenisini alıcam söz valla) oldu. görmedikleriniz ise bi çanta dolusu boy boy naylon torba, koli bantı, streç film, çeşitli teneke kutular, kalemler, su termosu falan.

fatma kamçılı'ya ait manikart ve ford marka araba anahtarı bulunmuş, anons etti şimdi belediye. neyse bugün daha ölen olmadı. ben de geçenlerde bütün arazi notlarımı tuttuğum defterimi bakkalda unuttum, bilim dünyası sarsılmadan koşup geri aldım hemen.

bi dahaki sefere ev hayatını belgelemeye çalışacağım. bir de arkeolog pembesi rengini literatüre kazandırmak istiyorum, bakalım kısmet.