September 30, 2011

sarı köpek mutluluğu

yetti artık, en ucuz singer dikiş makinasını alacağım ben. koko'mun neyi eksik? tüyü eksik aslında, az tüy yüzünden tasması bi takım deri pıtraklarına sebebiyet veriyor, bu yüzden bi süredir anadan doğma geziyor evde. bütün safkan köpeklerin bi takım problemleri var, bazılarında kalp hastalıkları, kalça çıkığı falanken bizim şansımıza deri hastalıkları düştü. bi ara bütün sol yanağı mercimek gibi pıtır pıtır bişeylerle kaplıydı. havalar soğudukça azalıyorlar allahtan. ama tabi havaların soğumasıyla ev içi üşümeleri, üzerine battaniye çekmeler falan başlıyor. ne anlamamız gerekiyor yani bütün bunlardan; hayat, genler karıştıkça güzel, aynı gen havuzunda debelenip durmanın neticeleri acıklı oluyor, bakınız ingiliz kraliyet ailesi, bakınız sivilceli köpekler.

imajı şurdan aparttım. güzel evler, yemekler, bilumum kızsal domestik şeyler. kızın blogunu görünce yazın ingiliz bi teyzeye "dolmades değil onlar dolma" diye şarlamam geldi aklıma. o anda bulunduğumuz noktayla dolmades arasında üçbin meridyen falan vardı. ayrıca bu da benim kültürel hassasiyetim.

neyse, bi dikiş makinası almak istiyorum, paşabahçe'de 75 liraya masa örtüsü gördüm, olacak işler değil bunlar. gerçi bikaç sokak aşağıdaki japon pazarında 5 liraya leke tutmayan naylon masa örtüleri var ama onları serince de blog evi gibi olmuyor ev. yani asla böyle sarı mutlu köpekli ve fiyonklu bi hayatım olmayacak farkındayım ama en azından kendime masa örtüsü dikebilirim. şimdi gidip koko'nun göz damlasını sıkmam gerekiyor, urla'da bahçeden mikrop kapmış gene, yeşil çapaklar var gözlerinde. flamingo besleseydik bu kadar problem yaşamazdık yemin ederim.

September 28, 2011

çok acayipsin elizabeth

dün gece yatmak yerine televizyon seyrederken bbc hd'de bi belgesele daldım. normalde "çeyizimi sen düz" falan seyrediyor olmam gerekirdi fekat belgesel o kadar hızlı ve o kadar acayip ilerledi ki kitlenip kaldım koltukta. şimdi aramaya üşeniyorum ama sanat tarihçisi olduğunu tahmin ettiğim bi amca resimler üzerinden ingiliz tarihi anlatıyordu. ben 8. henry'nin sonlarına yetiştim. sonra elizabeth'e geçti. bu konudaki tüm entellektüel birikimim the tudors dizisini ve elizabeth filmlerini seyretmekten kaynaklanıyor ne yalan söyleyeyim.
resimlerin hikayeleri olduğunu, sadece güzel olsun diye değil, bi şeyler anlatmak için yapıldıklarını çok geç yaşımda kardeşim Z.'den öğrendim. o günden beri gözüm daha açık sanırdım ama yanılıyormuşum.
yandaki resim elizabeth'in gökkuşağı portresi olarak biliniyormuş. ihtişamlı çok. elinde tuttuğu saydam şey gökkuşağıymış, barışı sembolize ediyormuş. hemen üzerinde de "güneş olmadan gökkuşağı olmaz" yazıyor, yani elizabeth güneşin ta kendisi ve barışın koşulu. inciler saflığı, temizliği; kolundaki yılan da bilgeliği simgeliyormuş. bütün bunları "hı hı evet evet" diye dinledikten sonra bbc'ci amca dedi ki, "turuncu pelerinine dikkatli bakın". siz de bakın.
ben bi müzede önünde 5 dakka durur, çok beğenir, yürür giderdim, pelerinin üzerindeki gözleri ve kulakları da asla farketmezdim. kraliçenin gözleri ve kulakları krallığın her yerinde, o herşeyi duyar ve görür.
400 sene sonra tüylerim ürperdi, herşeyi duyup gördüğüne ankara'da oturan sıradan bi türk vatandaşı olarak yemin edebilirim biri sorarsa falan.
kardeşim Z. elizabeth'in memleketine doğru yola çıktı bugün, yeni macerası başlıyor böylece. ben gece 3'te pelerinde göz ve kulak görünce kime anlatacağım şimdi, onu hiç bilmiyorum.

September 26, 2011

organik pazar

pazar günü kalkıp çankaya belediyesi'nin organik ürünler pazarına gittik. benim şüphelerim vardı aslında, acaba hala kuruyorlar mıdır diye, kuruyorlarmış, domatesler, biberler, her şey yerli yerindeydi. biz öğleden sonra gittik, esas kalabalık sabah oluyor anlaşılan, bazı tezgahlar boşalmıştı, yumurta satan amcada tavuk da varmış mesela, biz yetişemedik.
şampuandan kıymaya, elmadan şekerpancarına bi yığın şey var, itiş kakış yok. ne aldıysak bi avuç da kendileri ekledi torbalara, sevimli bi alışveriş faaliyeti oldu. olimpos'taki tatilini yarım bırakıp gelmiş gibi duran oğlanlar da vardı domates satan, namaz takkesi kafasında amcalar da. bi kenarda yaptıkları elişlerini satan teyzeler vardı, ordan da küçük bi çanta aldım. tabi ki gözleme imkanı da var ama bizim kekli planlarımız olduğu için es geçtik.
fiyatlar normal pazardan pahalı ama çok astronomik de değil. yandaki öbeğe 40 lira falan verdim, fotoğrafta 3 adet mısır eksik. zeytinyağı 12 liraydı, aldığım en pahalı şey o oldu. elmanın kilosu 4 liraydı mesela. bizim evde kimse meyve yemiyor, kırk yılda bi yedikleri elma da bari hormonsuz, ilaçsız olsun. mürdüm eriği hayatımda yediğim en lezzetli erikti. tezgahlardaki bazı şeyleri tanıyamadık, sora sora ilerledik. en acayip şeylerden biri şekerpancarı çıktı, satan amca da kesip verdi elimize tadalım diye. şekerpancarı yenecek bi şey değildi ama o tezgahtan alışveriş yapmamız gerekiyordu bu ikram üzerine, biz de normal pancar aldık.
mini dolmalık biberler sanırım bütün pazar boyu gördüğümüz en sevimli şeylerdi. biberlerin asker gibi aynı boy ve aynı renk olmaması içimizi mutlulukla doldurdu, deniz bi torba aldı, pembe yanaklı pöti dolmalar yapacak.
netice itibariyle aşağı yukarı herşeyin kilosu 4 liraydı, sürekli bi ikram hali var, her hafta pazar günü ayrancı pazar alanında organik ürünler pazarı kurulmakta. artık yavaştan pırasalar falan gelmeye başlayacakmış, güzel fasulyeler vardı, bi dahaki gidişimde onlardan da almayı planlıyorum.
pazardan sonra denizlere gittik, önce mısırlar haşlandı düdüklüde. deniz'inki hayatımda gördüğüm en insancıl düdüklü tencereydi bu arada, bi takım akrabaları gibi dünyayı ele geçirme planları yoktu. mısırları kemirirken aklıma ananemin anlattığı bi hikaye geldi. ananemin köyünde mısır hasadı bitince toplanan bütün mısırlar köyün meydanına yığılırmış. gece ateşler yakılıp şarkılar falan söylenirmiş. bunun hasat şenliği olduğunu bu yaşımda farkettim, o zamanlar ağzım açık dinlerdim sadece, ananemin anlattığı bi çok şeyin ne kadar pagan olduğunu da yıllar sonra anladım zaten. neyse efendim, bu mısır toplaşmasının genç nüfus için başka bi önemi daha olurmuş, kızlar ateşin etrafında oturup mısırları koçanlarından ayırırken oğlanlar beğendikleri kızların arkasında dururmuş. eğer kızın da gönlü varsa mısırı sağ omzundan geriye atarmış, yok eğer oğlan çıbanlı, sevimsiz bi şeyse sol omzundan fırlatırmış. ananem bizi bırakıp gideli çok oldu, bu hikayeyi bi miktar yamultmuş olabilirim yıllar içinde ama anahatlarıyla böyle bi şeydi.

mısırdan sonra mevsimin ilk elmalı keki için kolları sıvadık, tarif deniz'in annesinin eski bi tarifi. elmaları iri iri kesip kek hamuruyla karıştırdık, bi de üzerine kıtır olsun diye bi "crumble" hazırlanıyor tereyağı ve unla. bi yandan çay içip bi yandan mutfağın altını üstüne getirdik. kek çok şahane oldu her zamanki gibi. yerken de fantastic mr. fox seyrettik, böyle meyveli-sebzeli tilkili bi pazar oldu. sanırım bu sayede pazartesiyi de gayet iyi bi ruh haliyle geçirmekteyim. aşağıya bi kısım kek fotoğrafı koyup gidiyorum.




September 24, 2011

himbo olsun benim olsun

yeni ağlak indie grup var mı diye nme'ye bakıyordum, en iyi ve en kötü "one hit wonder"lar listesi yapmışlar,okurken kelime dağarcığıma yeni bi kelime eklendi.
himbo: bimbo'nun erkek versiyonu, yakışıklı ama boş beyinli.
himbo diye bahsi geçen de andreas johnson. ben ingiliz sanıyordum, meğer isveçliymiş. glorious şarkısı çok patladıydı hakikaten. ben severim ama nme'ciler şöyle demişler: "brian molko'msu havalarla indie rak yapmaya yeltenmiş himbo". ehi ehi diye güldüm, saklayamayacağım. andreas johnson 2008'e kadar sessiz sessiz albüm çıkarmaya devam etmiş. 2006'dan bu yana da isveç'i eurovision şarkı yarışmasında temsil etmek için yarışmaya katılıyormuş, geçen sene 6. olmuş, gene çıkamamış yani isveç'ten. ama çok yakışıklısın andreas, sana komaz diyerek bu konudaki hassasiyetimi de göstermiş olduğumu düşünüyorum. ayrıca o glorious'ın çalmadığı ne volvo reklamı kaldı ne nutella, açlıktan ölmüyorsundur andreas. isveçlisin isveçli kal andreas.

manavgat'a yerleşmek

kocam sabah kalkıp dün gece gördüğü rüyayı anlattı. bunun romantik bi durum olduğunu düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz, akabinde türlü numarayla beni açma ve simit almaya yolladı. ben kapıdan çıkarken "anneciğim olsa çorba yapar, başımda beklerdi. annem canım annem" diye söyleniyordu. annesine yıllarca bununla uğraştığı için çok saygı duyuyorum gerçekten.
herneyse, rüyasında red hot chili peppers'dan flea varmış. flea manavgat'ta yaşıyormuş, manavgat'a istanbul'dan gelmiş, istanbul'a dönmeyi düşünmüyormuş çünkü o şehir kalbini kırmış. kocama da bi öğüt vermiş: "hayatta ne yaparsan yap, ciddiyetle yap" diye. flea'nın çok iyi türkçe konuştuğunu da ekleyip battaniyeye sarıldı, şu anda horhor uyuyor.

neden flea yerine john frusciante fotoğrafı var peki? çünkü red hot chili peppers'la ilgili tek enteresan şey john frusciante. kocamın akşamdan kalmalığı kadar müzik zevki de pek çekilir gibi değildir. bi de çok biyeniyorum ben, frusciante eveth.

gene ayrılmış gruptan, oysa onun gitar çaldığı albümler en güzel albümleriydi. ya da bana öyle geliyor, bilmiyorum. frusciante'yi depresyonları, eroin vaziyetleri, yeniden doğuşu, ünlü olmakla ilgili fikirleriyle falan her daim ilginç buldum. biraz önce gugıllarken balık burcu olduğunu farkettim, kendine zarar vermenin kitabını yazıp en sonunda yanan evinden kendisi de yanarak don gömlek kaçmayı nasılsa başaran bi adamın başka bi burçtan olmasına imkan yoktu zaten. (hey allahım, neden sadece müzikten bahsedemiyorum da işin içine illa ki kendini kesmek, horoskop falan da giriyor ve hatta müzikten hiç bahsetmiyorum?)

televizyonda rick stein var, malezya'da korkunç çorbalar içiyor, kocam the hangover barbarian uyuyor, dün gece eve dönerken polisler taksiyi durdurup gözümüze fener tuttu. "aradığınız bombacı eminim saat 3'te içmekten dönüyodur" demek istedim, demedim, gözüme ışık giriyordu, bi de hızla sağa sola salladı adam feneri, hamamböceği gibi büzüldüm arka koltukta. neyse, televizyonu kapattım, sevdiğim tek red hot chili peppers şarkısını açtım. başım ağrıyor.

September 23, 2011

koko tatile çıkar bazen


"doberman ne zaman olur?" diye google'layan kardeşim, selam olsun sana! ingilizce klavye sorunu yaşamadığını umarak sorunu cevaplamaya çalışacağım, zira temiz bi 10 sene yaşıyorlar ama çok bıktıysan haber ver lütfen.
nisan gibi oluyorlar, erikler falan olduğunda. bizimki nisan mahsülü en azından. ama ne zaman adam olduklarını soruyorsan, üj-bej diyebileceğim ancak. ben de çok bozulmuştum. kısırlaştıktan sonra hafif bi sakinleşme gözlemledik ama genel olarak 35 kiloluk bi fırtına, bi tsunami olarak hayatını idame ettiriyor. dün gece önce çeneme kafa attı, on dakika sonra da arka ayağını mideme gömdü. bilerek zarar vermek istediğinden değil, kucağımda uyurken şımarası tuttu, sağa sola dönerken dövdü beni koca kafası ve patileriyle. kendi cüssesini algılayabildiğini zannetmiyorum.
bizimkiyle ilgili en komik bulduğum şey eşyalarına sahip çıkması. annemlerin bahçesinde inşa faaliyetlerinden artmış bi öbek kum vardı. önce onu sahiplendi, sonra kaşla göz arasında bi kısım oyuncaklarını taşıdı kuma. "burası benim evimmiş" hallerine çok güldük.
türk hava yolları dobermannları kargoda bile taşımıyor, tehlikeli köpek cinsleri arasına almışlar. bazı hosteslerin ve yolcuların koko'dan daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum. neyse zaten biz arabaya tıkıp öyle taşıyoruz, yolda cipsle besliyoruz.


özetle biz çok seviyoruz, iyi ki olmuş zamanında da almışız. türlü iyi kalpli salaklık, atar-gider, kapris ve numarayla hayatımızı domine ediyor. ben gündüzleri onun üzerini örtüyorum battaniyeyle, o da geceleri beni kaşıklıyor yatakta, yuvarlanıp gidiyoruz. böyle oluyor yani.

go barefoot!

bunu yazacağıma evden çıkıp okula gitmem lazım ama dayanamadım. bugün hobbit günü'ymüş, happy hobbit day!
bizim evde "hobbit evi, hobbit hayatı" hep çok gündemde, bi ara yeni zelanda'dan arsa bakıyordum. öyle bi şey pek mümkün olmayınca sarmaşık almaya başladık, evin duvarlarını sarsın diye. sarmaşıklar da saksıda yaşamaktan pek hoşlanmadılar. neyse.
nasıl hobbit gibi yaşarız diye araştırmalar yaparken bu yandaki evi bulmuştum. şurdan inceleyebilirsiniz. adam "yeter gari, çoluğumu çocuğumu alıp ormanda yaşayacağım ben" diye artık keresteler ve çekiçle kendisi yapmış, üstelik galler'de. çok beğeniyorum, çok.
biz de dün deniz'le yakınlardaki bi seraya gittik, bu aralar ekilecek dikilecek pek bi şey olmadığını öğrendik. dün yaptığımız en hobbitimsi iş devasa boyutlarda limonlu pastalar yiyip çay içmek oldu. velhasıl ankara'da hobbit olmaya çalışmak zor. hava yağmurlu olduğundan işe yalınayak gidemiyorum, o yüzden bu önemli günü pasta börek kurabiye stoklayıp büyük ayaklarımı uzatarak kutlamaya karar verdim.

September 21, 2011

okuldan kaçtım.

bugün etkileşimli kayıtların ilk günü, kazık kadar master ve doktora öğrencilerinin açık olan 5 ders içinden hangilerini alacaklarını bildiklerini varsaydığım için evdeyim. ilk telefon geleli bi saat kadar oldu, 40küsur yaşındaki doktora öğrencimiz adam "öptüm canım" diye kapattı telefonu. okulun web sayfası da yüke dayanamayıp çöktüğü için şu anda kahve içip blog okumak dışında yapabileceğim bi şey yok, okuldan ayrı, kayıtlardan ayrı bıkmış vaziyetteyim. akademiye olan inancımı kaybedeli ise yıllar oluyor.
o yüzden bütün bunlar yokmuş gibi yapıp bugünün planını bambaşka işlerle dolduracağım. terastaki ağaçları ot bürümüş, çamaşırlar birikmiş. falan.

September 15, 2011

domestik meseleler, seri katiller, diplerim çıktı onu n'aapıcaz?

zaman zaman şikayet etsem de çadırda uyumayı seviyorum. bunlar made in urfa çadırlar ve içinde ayakta durulabiliyor. çok fazla yağmur geçirmediğine de tanık oldum. maraş'ın dağlarının tuhaf mikro-klimaları var, bi anda fırtına çıkabiliyor.
bu sene bunda kaldım tek başıma, yatağımın önünde çerçiden alınmış ekstra kilimimi görüyorsunuz. mavi kirli sepetim, boş yatağın üstünde bavulum falan, basit ama sofistike hayat. sofistike kısmını, içeri girip çıkamayan kurbağalar, çadırın bi yanından girip öbür yanından çıkan gece rüzgarı, zifiri karanlık gökyüzünde milyonlarca yıldız falan oluşturuyor. ben de çizgili pijamalarımla elimden geleni yaptım.
yalnız yıllardır kütük gibi uyuduğum kampta bu sene beni bi korku aldı ki anlatamam, çıtırtılar, sesler falan, kabuslar gördüm. yaşlandığımdan mı yoksa okuduğum kitaptan mı oldu bilmiyorum.
genelde polisiye okuyorum yazları, bunu da kazı kitaplığında buldum. (kazı kitaplığı iki karton koli içinde, genelde havaalanından alınmış ve dönerken bırakılmış kitaplardan ve envai çeşit türkçe sözlükten oluşmakta.) 1920lerin sonlarında ingiltere'de geçiyor, scotland yard falan gayet iyi başladı. derken küçük kız çocuklarını boğup tecavüz eden bi katil çıktı ortaya. yazarını tebrik etmek gerekiyor herhalde, ben kelibişler köyünde geceleri kitap okuyan 32 yaşında biri olarak empati yapıp ürktüm. türkçeye çevrilmemiş sanırım, ingilizce okuyan polisiye meraklılarına tavsiyem olsun.
netice itibariyle hiç üşenmeden eşyalarımı toplayıp kazı başkanının (orta yaşlı falan, naapması gerektiğini bilir), kazının diğer türk'ünün  (türkçe bağırırsam anlar) ve şahsi sidekick'im simon'ın (bi sidekick olarak sorumlulukları var) çadırlarını üçgenleyip ortalarına yerleştim. böylece son 5 gün falan battaniyeye sarılıp horul horul uyuyabildim. kitap da bitmedi hala, evde okumak aynı etkiyi yaratmıyor.
yarın urla yolcusuyum, dönünce okul başlamış olacak, hala pek kendime geldiğimi söyleyemeyeceğim. belki kırtasiye alışverişi yaparsam motive olurum.
koko uyuyor, benim berbere gitmem lazım. berberim huzursuz bi ruh olduğu için gene çalıştığı yerden ayrılmış, arayıp yerini tespit etmem lazım. evi toplasam, yemek yapsam. kazıda delirip bin yıldır dinlediğim herşeyi sildiğim için yeni müzikler bulmam lazım. gideyim ben en iyisi. evet.

September 14, 2011

saykodelik kuş gözlemcisi


- stuart, mutfağa doğru giderken yerde kuş ölüsü var.
+ (kazı başkanı, yere çömmüş leğende seramik yıkamakta) naapıyım istiyorsun tam olarak?
- gömelim, yazık.
+ iyi şunlar bitsin gider bakarım. gömmem yalnız, torbaya koyar atarım. nerde peki?
- şu ilerdeki mavi leğenle beyaz çuvalların arasında.

+ bi gel de göster, ben bulamadım senin dediğin yerde kuş falan
- (çalışma odasında çizim yapmaktayım) allah allah?
+ yani aklımda bi şey var ama gülmemi tutuyorum şu anda.
-  vatdıfak?

terliklerimi sürüye sürüye gittim, yakından baktım. ölü değilmiş, kuş hiç değilmiş, bi kısmı yanık tahta parçasıymış. stuart efendi şalvarının iplerini tuta tuta güldü bütün gün. ingiliz espri anlayışı hava 80 derece değilken daha hoş geliyor insana. 3 gün boyunca her yanından geçişimde kuşa üzüldüğüme mi yanayım, her fırsatta "ne içiyorsan bize de ver ehehe"lere maruz kaldığıma mı, bilemedim. allahtan o arada sular kesildi de herkesin dikkati dağıldı.

September 12, 2011

but in my dreams, i slew the dragon

bilime giden yol acılarla ve ineklerle doludur.
evime döndüm, dönemeyeceğimi düşünmeye başlamıştım. maraş'a gelmekten vazgeçen bora jet uçağı kabusuyla başlayan dönüş yolculuğum ertesi güne ertelendi. o gün de önce uçmaktan, sonra da inmekten vazgeçen, polis zoruyla inip 10 dakika sonra gene uçağa geri gelen amca ve teyze yüzünden 1 saat rötarlı ve bol panik ataklı başladı, evimin üzerinden geçip istanbul'a indim, 2 saat bekleyip ankara'ya geri uçtum. kucağımda sarsmadan taşımam gereken 10 kilo kadar çeken 2 kutu toprak örneği vardı. onlar sarsılmadı büyük ihtimalle ama ben sarsıldım, ankara'ya ayak basınca ağlamam tuttu. son 10 yıldır geleneksel olarak sonbahar başında esenboğa'da ağlıyorum. etrafıma bakıyorum şimdi, ev dağılmış çok, nüfusumuz 1 kafa-4 pati eksik. her yıl sonbaharda yeniden başlıyorum.
önce evi temizlerim, o arada kafam da temizlenir. diye umuyorum.
peki bunca kan-ter-gözyaşına rağmen neden inatla geri dönüyorum maraş'a? belki anlatırım bi gün. bin yıllık arkadaşımın nikahına neden kazı terliklerimle ve başka gelinleri iterek koştuğumu da anlatmam gerekiyor bi ara.
şimdi müzik dinleyeyim. colin hay sadece bi man from down under değil, sürekli çay demlemekten bahsettiği tımbır tımbır şarkılarıyla aynı zamanda bi rehabilitasyon vasıtası. bana ne olursa olsun eve döneceğimin garantisini veriyor, kendimi camın önünde çay içermiş gibi hissettiriyor. hem de porselen fincanımdan, altına toprak yapışmış, içi kabuk bağlamış termosumdan değil.