October 21, 2011

rozetta here i come!

bu yandaki taş, rozetta taşı. 200küsur yıl önce, 1799'da mısır'da fransız bi asker tarafından bulunmuş. bikaç sene sonra ingilizler kapıp o günden beri saklandığı yere, british museum'a getirmişler. adı bulunduğu yerden geliyor taşın, raşid şehri, fransızların fransızlığından rozetta olmuş şehir.

bu taş sayesinde o güne kadar kimsenin okuyamadığı mısır hiyeroglifleri çözüldü. filmlerde falan hani bilimadamları parmaklarıyla takip ederek okurlar ya "fi-ra-vu-nun la-ne-ti" diye, bugün bile hala o kadar hızla okunamasa da firavunların varlığından ve lanetlerinden falan haberdar olmamızın sebebi rozetta taşı.

çünkü rozetta taşı üç-dilli yazılmış, dillerden biri antik yunanca olunca dilbilimciler karşılaştırarak okuyabilmişler, deşifresini yapan adam olarak da jean-françois champollion adını tarihe yazdırmış. bundan 15 sene önce sınıfta otururken hayal ederdim, nasıl bi histir binlerce yıl önce yazılmış bi metni okuyan ve anlayan ilk insan olmak diye. champollion fakir bi ailenin en küçük oğlu, ailesinin onu okula gönderecek parası olmadığı için abisi öğretmiş okuma-yazmayı. 20 yaşına geldiğinde aralarında sanskritçe, ibranice, farsça ve kıpti dili olmak üzere 13 dil konuşabiliyormuş champollion. dil yeteneği para getirmeyince yıllar boyu abisi bakmış champollion'a, ta ki rozetta taşı'nı deşifre edene kadar. champollion tek başına modern egyptology'nin yani mısır uygarlığını inceleyen bilim dalının kurulmasına yol açmış, tabi ki ölene kadar da bi egyptology profesörü olarak collége de france'da görev yapmış.

champollion mısır'a da gitmiş, mısır'daki çalışmalarında eserler çalınmış, mezarlar yıkılmış. araya tanıdık bi figür de giriyor hatta, zamanın mısır valisi kavalalı mehmet ali paşa, lüksor tapınağının önünde duran iki dikilitaşı fransa'ya hediye etmek istemiş, nedense sadece biri gitmiş paris'e taşların. 1830'lardan bahsediyorum. eski eserler kanunu gibi bi lüks ancak 50 sene sonra hayata geçirilmiş, tabi ki altın kalpli kahramanım osman hamdi bey tarafından. herşey topraktan çıktığı yerde sergilenmeli, kültür evrensel de olsa arkeolojik eşyalar içinde bulundukları ortamla birlikte anlamlı hale gelirler. bu taş, bi tapınağın içine yerleştirilmişse eğer mısırlılarca, yerleştirdikleri yerde görebilmemiz gerekirdi. tam olarak nereye koymuşlar, o zaman da herkes görebiliyor muydu yoksa sadece rahipler mi ulaşabiliyordu, etrafında başka eşyalar var mıydı, ışık nasıl vuruyordu üzerine, bunları bilsek ne güzel olurdu. gene de girişi ücretsiz bi müzede sergilendiğine şükretmek lazım tabi, birilerinin av köşkünde falan da duruyor olabilirdi. tarihi eser kaçakçılığı şu hayatta en tiksindiğim işlerden biri, kendi evimden çalınmış gibi sinirleniyorum. eminim osman hamdi de aynen böyle hissediyordu, ehehe aylavyu osman hamdi. aslında bunu en güzel anlatanlardan biri 12 yaş grubundan çıktı gene. arkeoloji projesine getirdiğimiz yavrularımıza bergama'dan kaçırılan zeus sunağı'nın berlin müzesi'ndeki fotoğrafını gösterip sordum, "peki neden bu sunağı geri istiyoruz biz?" diye, biri biraz düşündü, sonra anladı, durumu anlamanın heyecanıyla gözleri fincan tabağı gibi açılarak şunu dedi, "ÇÜNKÜ ŞİMDİ ESAS YERİNDE KOCAMAN Bİ BOŞLUK VAAAAR!". bi sonraki slayt bergama'daki boşluğun fotoğrafıydı, çok mutsuz oldular bakarken, gerçekten kocaman bi boşluk çünkü.

herneyse, acılı bi süreç sonunda ingiltere vizesini bugün aldık, pazar da gidiyoruz. yani önümüzdeki haftasonu rozetta taşı'yla aramızda sadece bi vitrin camı olacak. bunu da bi nevi hac ziyareti olarak düşünün, berlin müzesi'nde çemkirmeyi başardım, şimdi sıra british museum'da. geriye bi de louvre kalıyor. şu anda oturduğum yerden gıcıklık yapıyorum, büyük ihtimalle müzeye girince ağlamaya başlayacağım. ama bi yandan çemkiririm ben, bunu yapabiliyorum. müzelerde gözlerinden kalpler çıkarak ve bi yandan ağlayarak dolaşan biri görürseniz büyük ihtimalle benim o. korkmayın gelin yanıma, tur yaparım size, hem de kuru kuru anlatarak değil, kazıda neler olmuş, agatha christie'nin tüm bunlarla ilgisi ne, böyle dedikodulu falan. 12 yaş grubundan talimliyim, onlar kadar acayip sorular sormayacağınızı düşünüyorum.

adresinizi verin kart atayım, ağlamak dışında bi de bunu çok iyi yapıyorum.


October 19, 2011

or is it not?

eve gelirken çiçek aldım. ama öyle bi nil karaibrahimgil kafasıyla ya da ne bileyim yaşıtım bi parizyen kadının falan alacağı gibi değil. elimdeki torbalarda yoğurt, patates falan vardı, koko'ya da 2 tane kemik aldım akşam kemirsin diye. tıkanarak yokuş çıkıyordum ki "aa çiçek alıyım" diye girdim çiçekçiye. ve tabi ki en ucuz demeti alıp çıktım.
ucuz mucuz, araya şu beyaz minik toplu şeylerden bile koydu çiçekçi. sonra bi süre evdeki bi takım çiçeklerin cılızlığından şikayet ettim adama, onu da dinledi. ışık isterlermiş, bence bana gıcıklar ve gıcıklıklarından büyümüyorlar.

neyse, evdeki vazonun bi gün işe yarayacağını biliyordum, o gün bugünmüş. fotoğrafta koko'yu kemiğine kavuşmak için beklerken görmektesiniz. fotoğrafı çektikten sonra verdim kemiği, battaniyesinin katları arasında gömdü, iyice örttü üstünü burnuyla falan iterek, şimdi üzerinde uyuyor.

tüm bunlar olmadan önce kendime şu aşağıdaki tişörtü aldım, giyer miyim bilmiyorum ama çok salaktı ve 3buçuk liraydı. jardzy için fotoğrafını çektim. giyerim herhalde, penyesi güzel, puantiye de bu sezon pek revaçta. olmadı kazı tişörtü olur, zira bu sene herşeyimi çöp çukuruna atıp yanmalarını seyrettim.ehehhe tişört komik ama kabul edin.


October 18, 2011

i think you should just suck it up marinaabramoviç

'cause osman hamdi is the real deal!
osman hamdi bey hiç şüphesiz benim için en favori tarihi karakterlerden biri. ve sadece arkeoloji müzesi'ne çılgın attırdığı için, eski eserler kanununun sorumlusu olduğu için ve allahım hayatımda bakmayı en sevdiğim resmi yapan adam olduğu için de değil, süper sevimli biri olduğunu düşünüyorum osman hamdi'nin. hayattan keyif alan, ince ruhlu biri.
sevdiğim için kayırıp abartıyor olabilirim ama osman hamdi bey öleli 101 sene oluyor, bu saatten sonra benim dediğimle yetinmek zorunda olabilirsiniz.

ayrıca kaplumbağa terbiyecisini ilk gördüğümde ağladım ben, buna ne diyeceksin marina abramoviç?

pera müzesi 15 ekim-8 ocak arası "osman hamdi bey ve amerikalılar: arkeoloji, diplomasi ve sanat" diye bi sergi düzenlemiş. osman hamdi bey'in çeşitli kolleksiyonlardan toplanıp gelen resimleri, mektuplar, fotoğraflar ve günlüklerin yanında şimdiye kadar hiç bilinmeyen 2 resmi de sergiye çıkıyormuş. yarabbi sen aklıma mukayyet ol, çok heyecanlandım. bekle beni osman hamdi bey, en kısa zamanda koşarak ziyaretine geliyorum. seni çok seviyorum.

soul keeper


bu ruh-kuşları sanna annukka'nın elinden çıkıyor, yani baktım iyice, en azından çin'de üretilmiyor ama bizzat kendisi mi boyuyordur bilemiyorum. (yarabbi, nasıl dağılmak bu daha başlar başlamaz?)
sanna annukka yari finlandiyalı yarı ingiliz illüstratör. bu kuşlar eski bi fin inancına göre ruh taşırmış; yeni doğan bebeklere, ölüm anında öbür dünyaya. aynı zamanda da ruhu en kırılgan olduğu anlarda, yani biz uyurken korumakla görevliymiş. o yüzden de gelenek, yatağın başucuna bi tahta kuş koymakmış.
sayın annuka tanesini 120 paunda satıyor ruh-kuşlarının. çok beğendim ama sanırım ben gene en eski arkadaşıma emanet edeceğim kendimi.

the artist is present

bunu çabucak yazıp gitmem lazım, çok geç oldu, uyku düzenim zaten altüst vaziyette.
marina abramoviç belgrad doğumlu performans sanatçısı, duymuşsunuzdur. 1970lerden bu yana aktif, ailece aklımızda kalan iki işi var. ben seyircilerin önüne tabancadan makasa, baldan tüye çeşitli malzemeler koyup kendisi üzerinde kullanmalarını istediği performansı biliyorum. performans boyunca seyirciler gittikçe agresifleşir, 6 saatin sonlarına doğru bi seyirci tabancayı abramoviç'in kafasına dayar, bi diğeri ona engel olur. en çarpıcı an ise 6 saat boyunca pasif durumda hiçbi şey yapmadan duran abramoviç performansı bitirip seyircilerin arasına doğru yürüdüğünde herkesin kaçışması sanırım, "yüzleşmekten kaçtılar" demiş sanatçı.
kardeşim Z. de balkan baroque'u hatırladı, abramoviç'in balkanlar'da fareleri nasıl öldürdüklerini anlattığı, sonra da kanlı kemik yığınlarını teker teker temizlediği. kardeşim bunu etkileyici buluyor, savaştan geriye kalanlar ve insanlığın elinden çıkan her korkunçluğu temizlemenin kadınlara kalmasını anlattığını düşünüyor. (kardeşim sanatı anlamaya çalışır, benim aklımda ancak korkunçluklar kalır. hayal meyal.)
ikisi de çarpıcı işler, gerçi ben performans sanatçısının kendine zarar vermeye meyilli olanını severim, daha içli içli kendine zarar vermek, yorgan işleyerek falan.
neyse durup dururken nerden çıktı abramoviç? amaçsızca dolanırken bi tumblr buldum "marina abramovic made me cry" diye. geçen sene MoMA'da "the artist is present" diye bi performans gerçekleştirmiş. bütün gün bi masada oturmuş, seyirciler de karşısına oturup istedikleri kadar kalmışlar, bundan ibaret olay. 736 küsur saat boyunca abramoviç oturmuş, yüzlerce insan da karşısında oturmak için sıraya girmiş. şöyle yandaki gibi bi sahne yani, konuşmak falan yok, duruluyor sadece. çok anladığımı iddia edemeyeceğim, performans sanatı, conseptual sanat falan, çöple çöp olmayan arasında ince bi çizgi var, o çizgiyi de kim çiziyor oraya, en ufak bi fikrim yok. fakat şöyle bi durum var, bahsettiğim tumblr sayfasında ağlayan onlarca insan fotoğrafı var. bakın aşağıya koyuyorum. böyle ağlamaktan bahsediyorum, ne çok his var adamın yüzünde, bi bakın.


abramoviç'e bakarken ağlayanlar, her gün gidip oturanlar; bu performansın cömert bi hediye olduğunu söylemişler, spritüel bi deneyim olduğunu, abramoviç'in kendi etrafında sınırları ve kuralları olmayan bi alan yarattığını ve bunun kendilerine iyi geldiğini anlatmışlar.
performansın kapanış galasını givenchy'nin düzenlediğini ve modeller, courtney love'lar, liv tyler'ların giyinip süslenip ortalıkta cirit attığını okudum sonra. bana acayip geliyor bu kombinasyonlar ama bu kadar insanı ağlattığına göre en azından bi yerlerinde bi dürüstlük var demek ki diye düşünüyorum, durduk yerde bok atmanın manası yok. ama yani binlerce yıldır nelere inanıp gözyaşı döktüğümüzü de düşünüp sevimsiz sevimsiz sırıtmaktan da kendimi alamıyorum.
saat beş. yarabbi.

October 17, 2011

late night dancing

ceciliaaaa you're breaking my heaaaart, you're shaking my confidence daily, oooo cecilia i'm down on my knees, begging you please to come hoooome!
böyle komşular istiyorum allahım lütfen.

paspas yapan ninja

ucuza maledilmiş videoların hastasıyım, ukulele duymaktan fenalık geçirmiş olsam da, videolar böyle olsun.

mutfak önemli bişey

bu aralar gözlerimi kapatıp mutfak dolaplarını baltayla kırarken hayal ediyorum kendimi. şu anda oturduğumuz evi ilk gördüğüm andan beri çok seviyorum, bi takım kırık dökük tarafları da beni rahatsız etmiyor. eski apartmanlarda oturmayı seviyorum, ankara gotiği diye dalga geçerdik kardeşimle.
ama mutfağa çok takılmaya başladım, biraz da kocamın recycle becerileri beni gaza getirdi. eski gardrop kapaklarından ayakkabı rafı yapması, süper-80ler bi gardrobu boyayıp kuplarını değiştirip kont drakül'ün dolabı haline getirebilmesi, keşke fotoğraf çekseydim bunları yaparken. neyse.
mutfağın bi takım tesisat sorunları da var, o kısım bizi aşar, mesela kombinin dışarı alınması lazım, lavabo camın önüne gelse ne güzel olur falan. kafamda bi görüntü var, şu aşağıdakilere benziyor. beyaz duvarlar, açık raflar, neşeli bi mutfak istiyorum.




lö davuk


jötem racır. ille de jötem.

October 16, 2011

it's a dahl sunday

kaç gündür dahl'dan bahsetmemişiz, blog polisi gelmeden bu notu iliştirdim yukarıya. bu pazar gününü dahl naifliği içinde ve olmadık yerlerde en büyük gizemleri arayarak geçirmeye karar verdim. her ne kadar boksuratlı olsam da sihire inanırım.

"and above all, watch with glittering eyes the world around you because the greatest secrets are always hidden in the most unlikely places. those who don't believe in magic will never find it."

kronik boksurat


ben de bi tek bende var sanıyordum. gözlüklerim, topuzum ve boksuratımla şu kızın aynısıyım, hatta daha da suratsızım. o anda kedi yavruları bile düşünüyor olsam bana "neyin var, iyi misin?" diye soran olur. bişey düşünürken mi suratsızlaşıyorum acaba? neyse yalnız değilmişim en azından. diğer bi boksurattan aparttım.

für lump


biz henüz bu hale gelmedik ama picasso olsaydım çok da umrumda olmazdı, masaya bi tabak da köpek için koyardım. picasso olsaydım, hep donla dolaşsaydım.
picasso'nun dachshundunun (dundududunununun) adı lump'muş, muş çünkü almanca okuyormuşuz lump'u, kereta, hergele falan gibi bi manaya geliyor.
lump'un bizzat kendi şahsına armağan tabağı var. o aralar beslediği bi afgan tazısı ve bi adet keçiye de böyle şeyler yapmış mıdır bilmiyorum.


bu da lump'un hepimize daha tanıdık bi hali. galiba ikea'da bile satılıyor, hem de çerçeveli merçeveli. anında "aa bundan dövme olur" diye düşündüm ama hipsterlar onu da yapmışlar. orijinal dövme fikri ve yeri konusunda çok sıkıntıdayım, kıvanç tatlıtuğ'un "only allah can judge me!!!" dövmesini gördüğümden beri bu konuda kafam durdu. ünlemleri ben koymadım, dövmenin kendisinde var. !!11!!1
ay neyse, belki yarın daha manalı bişeylerden bahsederim, gideyim şimdi. çok heyecanlı bi kitap okuyorum, daha ne olduğumu anlamadan katil yeni evlileri çatır çatır kesmeye başladı. çok beğendim.


October 15, 2011

love, is a burning thing

aşk mektubuna "hey june" diye başlamanın dayanılmaz kuulluğu.
johnny cash kitabını yazan adam olabilir kuulluğun, nevi şahsına münhasırlığın. filmini bile yaptılar, bu saatten sonra ben ilan edecek değilim bunu.
"the fire and excitement may be gone now that we don't go out there and sing them anymore, but the ring of fire still burns around you and i, keeping our love hotter than a pepper sprout."

ring of fire'ın bu videosunu çok seviyorum, biraz çamur gibi olmasına rağmen. dikkatle bakarsanız aslında 4 tane vokal kız var ama biri hiç görünmüyor. işte o görünmeyen kız benim. şu anda 90 yaşında "ben johnny cash'in vokaliydim ehemehe" diyor olurdum, kimse bana inanmazdı, he he derlerdi.

who the f.ck is jackson pollock?

jackson pollock'un pasaportu. sağ işaret parmağı neden kısmen eksik ben bilemem, kardeşim bilir böyle şeyleri. meslek kısmında sanatçı yazmasından daha havalı ne olabilir? şu olabilir; yeni paşportumu alırken polis memurunun kafası karışır, araştırma görevlisi gibi ezik bi mesleği listesinde bulamaz, en yakın alternatifi seçer. dünden beri mesleğim araştırmacı benim. araştırmacıyım, indiana jones'um, hayatım maceralarla dolu ama paşportum boş biraz, gizli maceralarla dolu o zaman hayatım, vize basmıyorlar, çünkü çok gizli. ve maceralı. evet.

blisters and bruises

akşama topuklu ayakkabı okazyonu var, evde ekmek yapıyor olmamın sorumlusu arkadaşım evleniyor. dün can havliyle bi tane dantelli etek aldım, altına babet falan giysem "içimde çocuk ölmedi" gibi bi kız olurum diye korktuğumdan mecbur topunklu giyeceğim. sevimli olmak hayatta en son istediğim şey.
çok seviyorum topuklu ayakkabı ve fekat sevdiğim kadar giyemiyorum. rahatsızlar, acıtıyorlar, sürekli ayaklarımı düşünmekten hiçbişeyin tadını çıkaramıyorum. ama çok beğeniyorum. evde biriktiriyorum, nadiren giyiyorum. içimdeki white trash içimdeki çocuğu dövüyor yani, her taraf panter desenli pump doldu. neyse.

bu fotoğraf louis vuitton 2012 bahar defilesinden, arada takip ettiğim bi hardcore feşın stayla web sayfasında bile "yazıktır bu kızlara" yazmışlar, artık siz düşünün. ayağın sahibi model daha 20 yaşında; londra moda haftası, paris moda haftası derken 1 ay podyumda topukluyla dolaşmaktan ayağının geldiği hal bu.


bu sağdaki de aynı defileden başka bi kızın ayağı. ayakkabı bi de küçük gelmiş, zira defileler için genelde 40 numara ayakkabı kullanılıyormuş, ayağınız daha büyük ya da daha küçükse de başınızın çaresine bakmanız gerekiyormuş. kız demiş ki "büyük modaevlerinin defilelerine hazırlanırken tek bi şey söylüyorlar, daha hızlı yürü, daha hızlı, daha hızlı." hakikaten kabus gibi. başka bi model de son bi ay içinde saçlarının yarısının döküldüğünü, föndü möndü itilip kakılmaktan kopup gittiğini söylemiş. "tekrar çıkarlar, bu da benim işim" demiş sonra da.
ben podyumda düşen model videolarına da gülemem, bu kızlara üzülüyorum, bütün glamour'ının falan yanında bayağı berbat bi iş bu, ayrıca çok kolay yani tek işi elbise taşımak olan 20 yaşında bi çocuğa gülmek. (bizim memlekette ayrı bi model ırkı var, mafyayla düşen kalkanlar, silikonlar falan; bikaç masumu tenzih ederek söylüyorum.)
tabi "eh madem bu kadar acılı, yapmasınlar bu işi o zaman" diyor olabilirsiniz, aynı şeyi başkaları siz her şikayet ettiğinizde de söylüyor olabilir. şu noktada işe konversle gidebiliyor olmama şükrediyorum. son sözüm de sana louis vuitton, ayakkabılar inanılmaz çirkin.

October 14, 2011

fırında mantarlı makarna

jardzy bugün şahsıma yemek tarifi ithaf edince kolları sıvadım, gidip mantar aldım, kalan malzemeler evde vardı. ve şu anda fotoğrafları yüklerken içine yumurta koymayı unuttuğumu farkettim! neyse, tarifi jardzy'nin postunda bulabilirsiniz. aynen uyguladım, yarım paket makarna insanın gözüne az görünüyor ama yeterliymiş hakikaten, 2 kişi çılgın gibi yedik, koko çok sızlanınca küçük bi porsiyon ona verdik, bi kişilik de arttı. yumurta koysaydım daha börek gibi olacaktı herhalde, yumurtasız biraz yumuşak ve dağınık oldu. kaşar yerine evdeki mozarellayı koydum, gerçi onun da minik küpler haline getirilmiş ucuz bi kaşar olduğunu düşünüyorum, 4 liraya mozarella alabilmek için italya'nın bi köyünde ikamet ediyor olmam, etrafta neşe içinde zıplayan inekler ve keçiler falan olması gerekirdi herhalde. netice itibariyle eridi peynir fırına girince, benim de kendisinden tek beklentim buydu. ve fekat yumurtayı nasıl unuttum yahu?

üstteki "pişmeden önce" fotoğrafında hem ayağımı hem de kafamın gölgesini görmektesiniz, lanetli mutfağımda çekebildiğim en az kafa gölgeli kare bu oldu. kafama fener bağlamak istiyorum. altta da fırından çıkmış hali var.
hakikaten şahane bi fırında makarna tarifiymiş, içine domates koymak çok iyi bi fikir olmuş, soğanlı beşamel sos da çok güzel oldu. burdan bu gece bizi sofradan mutlu kaldırdığı için jardzy'e teşekkürlerimizi yolluyoruz. şarap yerine bi şişe bira paylaştık yanında ama tam şaraplık yemekmiş. tefterime yazdım tarifi, gene yapacak ben.



October 13, 2011

the incredible N. ve domatesin önemi

bu ayank fotoğrafı da 5-6 sene öncesinden, birecik barajı'na pikniğe gitmiştik, bi anda herkes suya girdi don gömlek, aşçımızın kelebek yüzdüğünü farkettiğim gün olmuştu. gerçi ona sadece aşçı demek hakaret gibi oluyor, the incredible N., sabahları frenç tost, 5 çayına elmalı pay falan yapan biridir; pek okuma yazması yoktur ama aksansız almanca konuşur, beni düzeltir. tanıdığıma gurur duyduğum üçbeş kişiden biri, hep de öyle kalacak. hepimize bakıp beslemesinin, bazılarımıza master bursları falan ayarlamasının yanı sıra bana yemekle ilgili çok önemli bi şey öğretti yıllar içinde. kıymet bilmek. fotoğrafta güneş gözlüğünün yanında duran domates gibi.
kendimi bildim bileli yemekle ilişkim biraz savruktur, yemek bırakırım, mıymıntıyım. güneydoğu'ya kazılara gitmek beni bu yönden terbiye etti. bunu "ay fakirlikten yemekleri yok, ben de mecburen ayak uydurdum" gibi algılamayınız, bu toprakların yemekle olan ilişkisinden, yemek yapılmasını seyrederken kafama dank eden şeylerden bahsediyorum. biraz da yediğiniz yemeği nasıl hatırlayacağınızın o anda içinde bulunduğunuz ortamla olan bağından.
bu domates the incredible N.'nin çantasından çıktı, elime tutuşturdu ye diye, beni hep çelimsiz ve düşük tansiyonlu bulmuştur. yemedim bi türlü, sağda solda unuttum. ama domates sürekli yanımda belirmeye devam etti. çünkü the incredible N.'nin evreninde her domatesin önemi var, yemeğe sonsuz bi saygı var. ve bunun gerçekten parayla falan ilgisi yok, bu onun varoluşunun bi parçası, içinden geliyor ve yemeklerini de bu şekilde pişirdiği için koca bi bölgenin en meşhur kazı aşçısı. sadece karnınızı doyurmuyorsunuz yerken, ruhunuza da iyi geliyor. çünkü the incredible N.'nin sanatı bu, yemeği önünüze koyup gitmiyor, sizinle masaya oturup nasıl yediğinize bakıyor, ne düşündüğünüzü soruyor. onun kurduğu sofralarda yemeği tabağınıza doldurup girişmiyorsunuz, servis tabakları önce elden ele dolaşıyor, herkes birbirini bekliyor, son servis tabağı masaya geri konduğunda yemek başlıyor.
fotoğraftaki domatesi en sonunda yedim, aynen bu şekilde beni takip eden haşlanmış patatesler de oldu, bi haşlak yumurtayı en sonunda çizim masamda beni beklerken buldum. 1945 doğumlu bi çakmaktaşı uzmanı, ingiliz bi kadın, unuttuğumu görünce gömlek cebine koymuş yumurtamı, beni aramış kahvaltıdan sonra, bulamayınca masama bırakmış. gidip teşekkür ettim, "tabi ki" dedi, "yumurtanı yemen lazım". onun yemeğe bu kadar ciddiyetle yaklaşması da beni hep çok etkilemiştir.
hayatımın en lezzetli yemeklerini hep oralarda yedim. fırat'ın kenarında haşlanmış patatesi tuzlayıp yerken de, arazide önceki günün dolmasını götürürken de, 15 çeşitli "sıradan" akşam yemeklerinde de, kendimi hep çok mutlu hatırlıyorum. bundan 10 sene önce ankara'dan öteye geçmemiş biriydim ve herşeyi bildiğimi düşünüyordum. sırtımda çantamla birecik'in bi köyünde otobüsten indiğim, fırat'ı gördüğüm ve the incredible N.'nin yaptığı ilk öğlen yemeğimi yediğimde anladım ki 22 yaşıma kadar bi boktan haberim olmadan yaşamışım. ve tabi ki aynı sene bi akşamüstü, urfa'nın dar sokaklarında yürüdüğümden beri de urfa hayatımın en önemli yeri oldu. ama bu tek başına başka bi yazının konusu.
yemeğin ruhundan bahsettikten sonra 2 senedir reflü olduğumu yazmak ironik olacak herhalde ama o da tamamen benim kabahatim, sabah 5buçuk kahvaltısını beton gibi kahveler ve sigarayla yapmadaki ısrarım, gaza gelip acı yemelerim, akıl almaz diet kola tüketimim falan, neticesi bu oldu. ne kadar örtünürsen örtüneyim yanmam ve her tarafımın benlerle kaplanması, aptal gibi su içmeyi unutup hastanelik olmalarım, açık ayrandan mikrop kapıp haftalarca tuvaletin önünde yatmalarım, kazı evinin bahçesinde serumlarımı ağacın dalına asmalarım; ruhum yıllar içinde terbiye oldu ama kafama hala bazı şeyler işlemiyor, buna da yapacak bi şey yok maalesef.

October 12, 2011

i wanna be much more like you, your effortlessly graceful scene

gulsahguray'ın blogunu düzenli takip ediyorum, bu fotoğrafları görünce dayanamadım, apartıyorum buraya, çok güzeller. bi yandan da kendime güldüm, konsere giyinmenin çok mühim bi mesele olduğunu düşünürüm hep.
james mollison 2004-2007 arası amerika ve avrupa'da konser çıkışlarında pusuya yatmış ve grup hayranlarının teker teker fotoğraflarını çekmiş. sonra 8-10 kişilik sahte sıralar oluşturmuş. fotoğrafçının, hem de müzikli, kendi web sayfası için buraya bakabilirsiniz.
fotoğraflardan bi kısım da aşağıda, bakalım hangi konser çıkışı olduğunu tahmin edebilecek misiniz?








bones don't lie

bones'un 6. sezonunu bitirdim nihayet, bu da toplamda 129 bölüm seyrettiğim manasına geliyor, en baştan seyrederim, hiç sıkılmam.
bones'a sarmam david boreanaz'a taa buffy the vampire slayer ve angel zamanından beri hasta olmam sayesinde oldu. o köşeli çene, o yavru köpek bakışları, o ince ruhlu-geniş omuzlu vampir kombinasyonu falan, ankara'ya ilk taşındığım günlerde aklımı kaçırmamamı sağladı. bi süre sonra çok ciddi bi mimar arkadaşımla buffy'deki dandik canavarların kritiğini yapar olduk. buffy, izin verirseniz sizi anında içine çekecek bi diziydi. ucuzdu ve çok eğlenceliydi ve tabi ki kızla oğlan ne zaman kavuşacak falan diye seyrettirdi kendini. angel'ı sadece david boreanaz'a bakmak için seyrettim, bi yerde zaten buffy'nin spin-off'u, uzantısıydı ve deyvit'in omuzları da yıllar içinde daralmamıştı.
bones uzun yıllar hüküm süren bi deyvit boşluğunun arkasından bombe gibi geldi, insanlara tavsiye etmeye de korkuyorum, çünkü her bölüm aşağı yukarı aynı şablona sahip. neden seviyorum o zaman;

1. deyvit bu sefer de renkli komik çoraplar giyen, yer yer melankolik, çoğu zaman süper-kuul ve her zaman fbi'ın en keskin nişancısı ve en başarılı ajanı. ve omuzları hep geniş, çenesi hep köşeli.
2. esas kız dr. brennan antropolog. antropolog! deschanel ailesinden zerre hazzetmesem de bu deschanel'i sevdim yıllar içinde. dizideki karakteri 3500 IQ, sosyal olarak biraz tuhaf ve tabi ki deyvit'le aralarında 129 bölüme yayılan bi çekim, bi "allahım ne zaman öpüşçekler?" durumu var.
3. her bölüm bi ceset bulunuyor, konu katili bulmak üzerine kuruluyor. seri katiller de oldu, cinayet çıkmayan olaylar da, ama hep bi ceset var.
4. dr. brennan karakteri tepeden tırnağa bi bilim adamı, herşeyi bu şekilde açıklıyor, manyaklık derecesinde nesnel. ilk başlarda itici bile geliyor insana soğuk nevale falan diye ama tabi ki dizinin senaristleri onu da sevdirmenin bi yolunu buluyor ilk sezon içinde. benimse en başından beri televizyon tarihinde en sevdiğim karakter, kendi içinde çok naif çünkü, "because bones don't lie" diyor ve hiç de yanılmıyor.
5. her bölümün nerdeyse yarısı laboratuvarda geçiyor, türlü teknolojiyle (bazıları sadece televizyon evreninde varolan teknolojiler) ipuçları bulunuyor, geek'ler nerd'ler harıl harıl çalışıyor, arada komikli şeyler oluyor, nihayetinde kötü adamlar yakalanıyor, kozmosun düzeni yeniden sağlanıyor, adalet yerini buluyor. bazen deyvit kötü adama bi de yumruk çakıyor, içimiz iyice rahatlıyor.

yeni sezon kasımda başlayacakmış, o arada "uvvv ben varım bu uyuzluğa" derseniz hiç üşenmem dvdlere yazar yollarım, 6. sezon finalini birileriyle konuşmam lazım, zor durumdayım.

October 11, 2011

konvers giymek için yanlış bi gün


yağmur yağıyor. böyle elegan yağmıyor ama, fotoğraf new york'ta çekilmiş. burda biraz daha sevimsiz yağıyor, doluyla karışık. insanlar bi taksi için birbirlerine şemsiyelerle saldırmaya başlamadan kendimi eve attım. deli gibi işim vardı bugün, yarısından azına belki muvaffak olmuşumdur.
dolapta pırasa olduğunu hatırlayınca neşe doldu içime.

October 10, 2011

açlık ve şeftalinin kokusu?

gidip dergi aldım dün bi miktar, uzun zaman sonra ilk defa lezzet dergisi de aldım. uyuz gibi yemek tariflerini okurken bi anda karşıma bu yazı çıktı, elif savaş felsen tarafından yazılmış, başlığı da "açlık ve şeftalinin kokusu".  ne zamandır okuduğum en korkunç şey olduğu için bugün bundan bahsedeceğim. ha "amaaan alt tarafı bi yemek dergisinde bi sayfa yazı, ne farkeder?" diyebilirsiniz. demeyin, çünkü herkes herşeyi çok biliyor ve ben artık buna çok sinir olmaya başladım. elif savaş felsen törkiş opera singır ve de filmmeykır'mış, blogu var, öyle diyor, bunun yanında yemekten ve dünyanın halinden de anlıyormuş ki bu ayki yazısı önümüzde duruyor. üşenmedim scan'ledim, tıklayın üzerine büyüsün, okuyun lütfen.


yazı, dergideki iştah kabartıcı tarifler falan arasında açlıktan bahsedip ağız tadı bozmanın belki yersiz olduğunun ama çirkinlikten söz etmeden güzelliğin anlaşılamayacağının ilanı ile başlıyor. açlığın çirkin bi şey olduğunu bizim çıkarmamız gerekiyor anlaşılan burdan.
sonra küba'nın haline geçiyoruz; sovyetler dağılınca fakirleştiğinden, şimdi bile işini bilen bi "tip" değilseniz karnenizdeki et ve konserveyle idare etmek zorunda olduğunuzdan, ancak amerika'dan kaçak mallar geldiğinden bahsediyor. ve anında kocasının toplama kampından kurtulmuş halasına geçiyor. anlaşılan küba ve komünizm aklına nazileri getiriyor, ben başka bi mana çıkaramadım bu düşünce zincirinden. ayrıca kübalılar da öyle bi takım tipler, bazıları işini biliyor ama.
akabinde afrika'ya atlıyoruz, bunu alıntılamam lazım, çünkü cümlelerdeki o sevimliliği, o uçuşan kelebekleri ve şirinlikten kısılmış gözleri falan ben yazarak beceremem: "ben eskiden etiyopya'da kıtlık çıkınca herkes patır patır ölüveriyor sanırdım. meğer etiyopya'nın sadece bir bölgesi kıtlık çekerken, diğer bölgesi -devletin başındaki klanın bölgesi- bolluk içinde yaşayıp gidiyormuş! meğer kıtlığı dünyadan saklıyorlarmış ki, pek de sevmedikleri bu insancağızlar telef olup gitsin." patır patır ölüvermek, insancıklar ve telef olmak'tan yola çıkarak elif hanım'ın afrikalılar'dan pek hazzetmediğini düşünmeye başlıyorum, hatta afrika'da olsa kendi halkına zulüm yapan güçlü klana beş çayına gidecek gibi bi hali var.
yazı "dünyanın bir yerlerinde açlık çekiliyor", "afrika'da kuraklık, zalim ve hırsız politikacılar", "kuzey kore'de açlığın hükümet tarafından saklanması", "amerika'da şirket maskotu milletvekilleri", "küresel ısınma" falan diye zıp zıp zıplayarak devam ediyor ve küresel ısınmayla tarımın zora giriyor oluşuna bağlanıyor.
"hayvana bağlı olmayan, sentetik et üretmeye çalışıyorlar ki yetiştirilen milyonlarca ineğin sebep olduğu tehlikeli gazlara bir son verilsin." şu noktada bozuk sinirlerim sadece sürekli tehlikeli bi şekilde osuran inekler hayal etmeme izin veriyor. elif hanım sentetik et için diyor ki, "emin olun, ilk tadına bakacak olanlardan biri benim." gözlerimi kısıp "ama nedeeeeennn" diye ayaklarımı yere vuruyorum şirin şirin.
bu fikir ishali, şeftalinin kokusundan sarhoş olabiliyorsak hala, ne mutlu bize diye bitiyor, toprağı verimli ender ülkelerden birinde yaşıyormuşuz. sonra hızını alamıyor, son bi kere daha "ne mutlu diyorum, oh ne mutlu!".

oh mu?

bi dünya insan fakirlikten kıvranıp açlıktan ölürken elif savaş felsen elindeki şeftalilere neşe içinde aryalar söylüyor ve dünya düzenini de çözmüş gerçekten, herşey afrika'daki kötü kalpli klanların suçu ama inekler giderse dünya batmayacak. ben de 6 lira verip aldım ya bu dergiyi, allah benim de belamı versin.

October 9, 2011

kokolayt

pastayı aldım. liva pastanesi çok acayip bi yer, paket yapılmasını beklerken yarım kilo kadar kuru pasta, tart mart ikram edip bi de üstüne limonata içirdiler. maytap da bantlamışlar pasta kutusuna, o yüzden bugün aylavyu liva. yalnız neden liva light diye bi dükkanınız var anlamıyorum, biz bazı şeyleri göze alıp giriyoruz içeri, pastanenin laytı evrenin kurallarına aykırı.
hava da sıcaktı hakikaten bugün, kan ter içinde eve geldim, koko'nun çerçöpünü topladım. derin şüpheler içinde takip etti beni, bazı çorap tekleri ve damacana kapakları üzerine tartışmalar yaşandı, o kazandı. ben asla köpek sahibi olmaması gereken biriyim; yatağa çıkmasına ilk izin veren benim, yorganın altına girmesine ilk izin veren benim, masadan ilk besleyen de allah bilir benim. sürekli taviz veriyorum, o da üstüne atlıyor fırsatların. neyse, verdiğim köftelerin ve yorgan altındaki sıcak gecelerin hatrına, beyni büyüyüp kafatası patladığında beni yemez diye düşünüyorum ahhahaahha. ay sesli güldüm bayağı.
aşağıda koko ve küçük kafatası, masaya ciddiyetle embed olmuş vaziyette. koko'nun kafasına bakarken bi yandan da kocamın o narin krokanlı bademli pastayı çoban somunu gibi dörde ayırışına da şahit olacaksınız. buna ne diyeceksin liva light?



October 8, 2011

yaz, gene gel, valla darılırım

bugün son güneşli günmüş, gazetelerde öyle yazıyor. fırsat bulup giyemediğim çiçekli elbiselere baktım gidip. giyemediğim sandaletler falan. yıllardır bütün yazı birkenstock'larla geçiriyorum, bi çifti benim zorlu koşullarıma 3-4 yaz dayanıyor. ayağımda olduklarını unuttuğumdan kelli düğüne gitmişliğim var bunlarla yakın zamanda.
fotoğraf urfa-göbeklitepe'de çekildi yıllar önce. kalp taş çağı'ndan kalma değil, kimin yaptığını da bilmiyorum ama o yaz hakikaten urfa'da geçirdiğim en mutlu ve en dolu yaz olabilir. çarşıdan bulabildiğimiz en berbat şalvarları alıp halay çekerek kazı evinin duvarlarına graffiti yaptığımız, en sonunda mahallenin "buraya rus kadınlar girip çıkıyor" diye muhtarı alıp eve doluştuğu yaz olarak kişisel tarihimizde yerini aldı. kek ve çay ikram edip rus olmadığımıza inandırdıydık. belki bi gün yazarım.

neyse, madem yaz bitti, hoşçakal demek lazım. aşağıdakiler bu yaz en çok dinlediğim iki albümden. videolar da pek hoş yaz videoları. siz seyrededurun, benim gidip pasta almam lazım, gecikmiş doğumgünü kutlaması var bugün. hadi bakalım.



October 6, 2011

the messiah is my sister

her duyduğumda dans ettiren üj-bej şarkıdan biri. braytın yağmurunda şemsiyesiz kalan kalan sister Z. için çalsın.

koko-block


koko color blocks sometimes.

someone stop the monster!

bi saattir falan facebook arkadaşlarımın steve jobs'un arkasından birbirlerini yemelerini seyredip kahve içiyorum, çok acayip. bi şey yazasım gelmiyor, yıllar içinde koyduğum yüzlerce fotoğrafa bakıp rahatsız oluyorum. zaten bi süredir "yarabbi bunlar mı benim arkadaşlarım?" diye bakıp bakıp çıktığım bi yer haline geldi facebook, özellikle bi tanesi eğer biraz daha "smyrna'nın tozlu mavilikleri...tenimin gölgeleri...athena'nın gözyaşları.." yazmaya devam ederse, üşenmeyip otobüse binip gideceğim, terlikle ensesine vurup bi sonraki otobüsle geri döneceğim. hiç böyle bi kız değildi, nooldu anlamıyorum.

neyse, facebook'ta zaman öldüremeyince blog okuyorum ben de. şunu buldum birinde, çok seyretmek istiyorum, artık mecburen illegal yollardan tedarik edeceğiz.



bu videoyu da kocam the barbarian için ekliyorum, makyajsız fotoğrafını bile göstermeme rağmen gözden düşüremedim seni katy, bu yüzden mecburen bağrıma basıyorum seni.

October 5, 2011

bu hiç komik değil

şurdan haberi okursunuz, "2bin yıllık iskelete can geldi" yazmışlar. can gelmemiş bence, cüzzam gelmiş.
kafasına o örtüyü komiklik olsun diye mi sardılar bilmiyorum; romalı bi kadının kafatasını etlendirip adını "hacı nine" koyan bi kazı ekibine ne söylemek lazım, nerden başlamak lazım, onu da  bilmiyorum. bi kaç kere maruz kaldıktan sonra arkama bakmadan kaçtım ben bu anlayıştan.
bu tip modellemeler için kafataslarını yeni gine'ye yollamamak gerektiğini anlamışlardır herhalde artık, bu gerçekten kötü bi model olmuş.
yaptığı işin getirdiği sorumluluğun farkında olmak arkeoloji camiasında nadir karşılaştığım bi insan özelliği. zaten herkesin kafası karışık bu toprakların tarihi hakkında, zaten bok gibi tarih dersleriyle başladıkları için hayata, kimsenin en ufak bi fikri yok. bunu denemek için "hitit imparatorluğu yıkıldıktan sonra hititlilere ne oldu?" diye sorun genç yaşlı ayırmadan, zihin açıcı oluyor. bi süre düşündükten sonra "aaaaaaa çorumlu olmuş onlar öğretmeniiiiiiim!" diye cevap veren bazı 12 yaş grubu çocuklar insanlığa olan inancımı sağlam tutuyor. gerçi onlar da "ehehe hacı nine ehehe" diye dolanan hocalardan ders falan alacaklar üniversiteye gittiklerinde.
ortaya çıkan işçilik felaket, bunun farkına varmayıp insan içine çıkarıyorsun iyi bi iş yapmış gibi, tam bi 3. dünya ülkesi arkeoloğu gibi sergiliyorsun eseri, yanında doldurulmuş tavuklar eksik sadece, ve tabi ki bi kere bile düşünmüyorsun bunu gören insanlar ne anlayacak bu kafatasından diye.
hasbelkader "anadolu insanı bu" yazıyor bi yerlerinde haberin, ama bakınız yorumlar kısmında insanlar yazmaya başlamış, "kafası örtülü müydü, türkler şaman mıydı, nazar boncuğu var mıydı?" diye. bunlara cevap vermek senin sorumluluğun, aslında bilimadamı olarak sorumluluğun böyle sorulara yol açmadan yaptığın işi anlatmaktı ama siyah peruk ararken vaktin kalmamış anlaşılan.

bu blogda din,dil,ırk ayrımı yapılmaz!

kameraman yakinim olur; fotoğraflarının hastasıydık, bunu da çok beğendik. tamamını nasıl seyredebiliriz aceba?


Arabeks "Gossensound und Massenpop" Trailer from Tan Kurttekin on Vimeo.

October 4, 2011

memleketimin güzide tatil köşeleri

jardzy'den aldığım ilhamla "allahımmmm gitmez olaydım" tatilleri top 5 listesi yaptım, bıyrın:

mambo nambır fayv: 10 sene kadar önce, uzun zaman sonra ilk defa maaile ayvalık'a gittik, ben üstüste iki ayrı kazı sonrası perişan haldeydim. tavsiye üzerine cunda'da panorama otele vardık. manzarası fena değildi hakikaten ve fekat duş almak için klozete çıkmanız, klozete oturmak için lavaboyu kucağınıza almanız gerekiyordu. kardeşimle ben idare ettik ama bi hayli kocaman bi adam olan babam naaptı hala bilmiyorum. bi sabah kahvaltıya indiğimizde annemi " ama burası ayvalık yahu, her yer zeytin ağacı, ayıp değil mi 4 tane zeytin veriyorsunuz" diye isyan ederken bulduk, zeytine salama isyan genlerimizde var.
tatil pek de umduğumuz gibi bombastik geçmeyince babam küçük bi tekne kiraladı, seviniriz diye düşünüp, tabi ailenin kendisi dışında kalan her üyesinin o tatil boyunca regl olduğunu nerden bilebilirdi. biz de sinsi gibi itiraz etmedik, tekne turumuz nuri bilge ceylan sessizliği içinde geçti, hepimiz oturduk, kimse denize girmedi, teknenin kaptanı "e girmiceniz mi, e ne zaman girceeniz, girmiceniz mi?" deyip durdu, babam sustu, sustu, sustu.
bu tatilin haylaytı sahilden yürürken kardeşimin yan otelin plajında hülya avşar'ı görmesi, benim anında kadın hakkında korkunç şeyler söylemeye başlamam, bi yandan da "nerde nerde" diye bakınırken bizzat kadının teknesinin halatına takılıp tökezlemem oldu. hafif kahkahalar duymuş olabiliriz.

4: günümüzden 20 sene kadar önce, sıcak bi yaz günü, anne, baba, kardeşim Z. ve ben garaja gidip ilk gelen otobüse binmek üzere anlaştık, kendimizi çanakkale'de bulduk. ordaki pansiyondan kardeşim sabahları süt içmek zorunda olduğu, annem mutfağa girip süt ısıtırken pansiyon sahibesini sabah uykusundan uyandırdığı için kibarca kovulduk. feribotla gökçeada'ya geçtik, nasılsa kalacak bi yer bulunur diye. öyle bi yer yoktu 20 sene önce gökçeada'da. bize köylere gidin dediler, babam çılgın gibi taksi ararken annem fenalık geçirip eski bi rum evinin merdivenlerine kıvrılıp uyumaya başladı, kardeşim de yanına kıvrıldı. sonunda denize yakın bi köye ulaşmayı başardık, muhtar evinin odalarını tatilcilere kiralıyormuş diye duyduk. 2 katlı evin zemin katındaki 2 odayı bize bıraktılar, ertesi sabah "biri bize bakıyor" hissiyle uyandığımda bi eşeğin kafasını camdan sokmuş bizi seyrettiğini gördüm. neyse, eşeği çok sevdik sonra. terkedilmiş rum köylerini dolaştık, babam herkese "kalispera" dedi, hristo amca'nın kahvesinde diet kola yok diye olay çıkardım, yarabbim kimseyi ergenlikle sınamasın. bu tatil anısı, annemin mayomu değiştireyim diye etrafıma havlu gerdiği ama benim çok utandığım, debelenip durduğum, en sonunda babamın "ha yavrum ha, şurdaki keçilerle karşı adadaki yunanlılar görüyordur seni" diye sinire kesip olaya müdahale ettiği sahneyle sona eriyor.

3: bu da 10 sene kadar önce bi başka tatil. annemin bi takım arkadaşlarının tavsiyesiyle dalyan'da bi otele gittik, kardeşim Z. ve ben başbaşa. otelin adının luxor olduğunu görünce irkildim ama ilerleyen günler daha da ürkütücü olacaktı. odaya girer girmez küvetin deliğinden bi kafa kadar saç çıkardım, otelci kadın görmemezlikten geldi. "çok rahat oteliz biz, kahvaltı saati yok ahahayyyy" demesinden gaz alıp saat 10 gibi kahvaltıya çıktığımızda 3 tane kenarları kuruyup kıvrılmış salam ve 2 tane utançtan ağlayan zeytinle karşılaştık. otel sakinleri tamamiyle sendikacılardan oluşmaktaydı, bunu önce şapkalarından, sonra da emek can adlı kız mı erkek mi asla anlamadığımız kafası kazınık küçük çocuktan çıkardık. emek can olamaz yahu diye uzunca bi süre ekmek'tir diye tahmin ettik aslında, nedense ekmek can daha normal gelmişti o an. otel ahalisi bütün gün okey oynayıp ara ara tekneyle kaya mezarlarına gitmekten oluşan kozmoslarına bizi de çekmek istedi, kardeşimi tekmeledim masanın altından "sakın ha arkeolog falan, sakınn" diye ama çok geç kalmıştım. kaya mezarı gezmek istemeyen bi arkeolog olarak sonsuza kadar lanetlendim orda. istisnasız her gece önümüze konan nohut-bulgur, kuru fasulye-pilav kombinasyonları, kaplumbağa plajında şezlong ve şemsiyeye verdiğimiz astronomik rakamlar, şezlongçu oğlana "bu paralar tospağalara gidiyordur inşallah" deyişim, akabinde hasır şemsiye altında uyuyup öküz gibi yanışım, dalyan esnafı tarafından nedense gavur sanılmamız (sarışın falan değiliz biz) ve ağza alınmayacak laflar yememiz falan dışında bu tatili düşününce aklıma otelden her gün kimseye görünmeden çıkmaya çalışmamız ve fonda yankılanan okey taşı şıkırtıları geliyor.

2: lise 2 talebesiydim, yılbaşı tatilinde anneli-babalı kalabalık bi grup halinde marmaris'e bi otele gidilecekti, 31 aralık sabahı yola çıkmadan su çiçeği çıkarmaya başladım. su çiçeğinin esas sorumlusu kardeşim Z. hastalığı atlatmış, karpuz kollu elbisesini giymiş yılbaşına hazırdı, ben başıma geleceklerin farkında değildim. yolda yağmur yağmaya başladı. sonra sele dönüştü, bi şekilde kendimizi otele attık. yağmur durmadan yağmaya devam etti.
beni kimse odasında istemedi, bi tek babam su çiçeğini takmayınca onun odasına yerleştim. bi gece korkunç bi gümbürtüyle uyanıp kendimizi odadan dışarı attık. biriken yağmur suyunu taşıyamayan çatı çökmüştü.
başka bi odaya taşındık, akşam yemeklerinde ben odada mahsurken otelin dansözü durmaksızın dansetti masaların üzerinde. otelde kalan ve su çiçeği çıkarmamış çocukların anneleri çocuklarını odama getirip bana sürttüler, bi an önce atlatsınlar hastalığı diye. her tarafı yaralar içinde hintli bi guru gibi yattım tatil boyunca, annem arada sandviç yapıp getirdi, çocuklar beni her gördüklerinde çığlık atarak kaçtılar. evet.

1: pek de tanımadığım bi grup insanla olimpos'a gittim, eylül sonu falandı. hiç olimpos tecrübem yoktu ve 28 yaşındaydım, olimpos için çok geç bi yaş sanırım. olimpos denen dandik baraka yığını içinde tek bi bankamatik olmadığını farketmemle başladı herşey. "sigara almak için naapmam gerekiyor, tayland balıkçı pantolonu giyip bob marley şarkısı mı söyleyeyim?" gibi uyuz esprilerim birlikte olduğum grup tarafından kaale bile alınmadı. gruptan birinin kız arkadaşı yüksek sesle etrafımızdaki insanların bazı uzuvlarıyla ilgili yorumlar yapmakta ve kırmızı eşofman altının üstüne pembe atlet giyip içine sokmaktaydı. ve tabi ki kadir'in ağaç evlerinde kalmaya karar verildi. akşam yemeğinde bi kazan bamya ve bıyıklı adamlar tarafından baltayla dörde ayrılmış tavuklardan oluşan bi yığın vardı, arkadaşlarım "aa bak vejeteryan yemek de var" diye sevindiler benim için ki aslında sucuk ve köfte yiyen biriyim. bodrum'da olsak havuzlu pansiyonda kalmak için vereceğimiz parayla gecekonduda kalıp bamya yiyiyor olmak çok sinirlendirdi beni. bütün gece söylenince ertesi gün daha aile pansiyonu kılıklı bi yere taşındık. orda da dişimi fırçalamak için lavaboyu kucağıma almam gerekiyordu ama en azından kadir yoktu, zira o bamyaların başında kadir'le kapışmayı da başardım ama anlatmak istemiyorum şu anda.
ve tabi ki tekne turuna çıkılmak istendi, darbukasız olmak koşuluyla kabul ettim. teknenin uğradığı son koyda olaylar gelişti. çanak gibi bi yerdi, su nerdeyse siyahtı ve akıntı vardı, daha fazla suyun üstünde duramayacağımı farkedince tekneye çıkmak istedim, kaptan "gelmeee gelmeee" diye bağırdı. çapa (mı çıpa mı?, neyse) kaybolmuştu ve tekne sürüklenmekteydi. tekneye çıkamayacağımı farkedince küçük bi panik-atak geçirdim ve boğulup öleceğimden başka bi şey düşünemez oldum. gruptan yanıma yüzenler oldu ki bu durumu daha da feci hale getirdi, yanımda yüzülmesinden nefret ederim. kaptana hakaret ederek bi şekilde tekneye çıkmayı başardım, birileri kıyıdan botla gelip dalıp çıkarak çapayı bulana kadar asabi bi deniz aslanı gibi oturdum. o arada sağ yanım kompil yandı, güneş gözlüklerimden panda maskesi çıktı yüzüme.
tatil felaketlerinin nambır van'ı ertesi gün kahvaltıda arka masada oturan sağlık ocağı doktorunun anlattıklarını duyduğum sahneyle sona eriyor; doktor gece sağlık ocağında kokudan uyuyamadığını anlatıyordu, biz çapayı bulup kıyıya döndükten sonra birileri sahil güvenliği aramış, o çanak gibi yerde bi erkek cesedi suyun üstüne çıkmış, alıp sağlık ocağına getirmişler. 4 senedir hala denize girmeden iyice bakıyorum suya, öyle bi sahne benim sonum olurdu, o ceset bana sarılırdı, ben aklımı kaçırırdım.

geriye olimpos sahilinde çektiğim ayaklarım kaldı, huzur dolu tek saniye. artık çok tanımadığım insanlarla tatile gitmiyorum, tavsiye üzerine bi yerde kalmıyorum, olimpos'a da belki cesedim gider, yüzerek.
bi ara pakistan'dan da bahsetmem gerek, tatil sayılmaz o, daha ziyade 1 aylık bi rehabilitasyon safhasıydı ama istanbul'da havaalanında bankta yatıp ateşler içinde sayıklarken tanımadığım insanlardan ilaçlar falan almamla başlayıp uçakta etrafımdaki koltukları boşaltmalarıyla sürmüştü. kalbimde her daim yeri olacak pakistan'ın, 23 nisanlarda o şarkıyı boşuna söylememiş çocuklar, hakikaten jive pakistan, dost ve kardeş ülke. bi gün geri giderim umarım, muson yağmurları zamanı hem de.

dusty

aslında vakumlu impregnasyon aleti bakıyor olmam lazım ya da hayırlı bi iş yapıp yatsam da olur ama o arada şu ayakkabıları gördüm sienna miller'ın ayağında. çok beğendim. sonra bi yarım saati de markasını öğrenmek için harcadım. tabitha simmons'mış, dusty modeliymiş. fiyatının da 605 yuro olduğunu biliyorum artık.

sanırım yatabilirim.

October 3, 2011

it's not me, it's you bora jet


babamdan kaptığım bi huydur, beklediğim biri varsa oturur havaalanının sayfasından inmesini beklerim. benimkiler indiler ve fekat bora jet gene kalkmayı bile becerememiş. sizin için sarıyla daire içine aldım; ısparta'dan uçuş iptal.

şöyle oluyor, türk hava yollarının web sayfasına girip bilet bakıyorsunuz, anadolu jet uçuşu diyor, eyi eyi ucuz olsun diye satın alıyorsunuz. orda mikrop kadar "bu uçuş bora jet tarafından icra edilmektedir" yazıyor, onu görmüyorsunuz. gerçi görseniz ne farkeder, koskoca uçakları varsa bi ciddiyetleri de vardır diye düşünüyor insan.

bu noktada karnını tutarak "ohohooohohoho" diye sinsi sinsi gülen karakter benim. bi kere uçakları koskoca değil, bi dolmuşun aldığı kadar insan alıyor ve benim gibi daşdan mideli birini bile öğürtebiliyor, çünkü çılgınca çalkalıyor. bi yandan öğürürken bi yandan da "ema ben normal uçağa binen insanlarla aynı parayı verdim, niye kağıttan uçağa bindim?" diye hayatı sorguluyorsunuz. bu uçağa binebilmiş haliniz. eğer uçak alana inerse ve siz binerseniz bunlar oluyor. bazen binemiyorsunuz, çünkü uçak hiç gelmiyor. çünkü umurlarında değilsiniz. çünkü kimse sesini çıkarmıyor. havaalanında yere diz çöküp yumruklarınızı gökyüzüne doğru sallarken bağırabilirsiniz, "istediğin kadar çalkala, yeter ki evime götür beni alçak!". gözyaşlarınız asla alınamayacak intikamınızın işaretleri gibi iki yanağınızdan süzülebilir, isteğe bağlı olarak tabi.

oturdum bi email yazdım bora jet'e, bakalım kaale alınacak mıyım. en kötü ihtimalle internet ortamlarına yayılır pasif-agresif aşk mektubum diye düşünüyorum. buyrun burdan okuyun siz de.


"Merhabalar,

Üzerinden neredeyse 1 ay geçmiş olmasına rağmen firmanızın adını gördükçe hala sinirlendiğimi farkedip bu emaili yazmaya karar verdim. 
07 Eylül 2011'de firmanızın gerçekleştirdiği uçuşla eve dönmeyi planlıyordum fakat uçak asla gelmedi, Maraş'ın o küçücük havaalanında kıyamet koptu, Adana ve Antep'ten kalkan uçaklarda yer yoktu ve en sonunda yer görevlileri beni 2 gün sonraki bir uçakla Ankara'ya gönderebileceklerini söylediler. Ben yazları Maraş'ta bir dağın eteğinde, çadırda kalarak çalışan bir arkeoloğum. O gün çadırımı söktüm, fazlalık bütün eşyalarımı attım ve havaalanına geldim. Yanımda sarsılmadan Ankara'da laboratuvara gitmesi gereken 2 koli toprak örneği taşıyordum ve tek istediğim şey eve gitmekti. Uçağınız gelmeyince başlayan kabus saatler sürdü, en sonunda ertesi gün için İstanbul aktarmalı bir uçakta yer buldum. Maraş havaalanındaki görevliler uçuş iptalinin sizin firmanızın problemi olduğunu söyleyip işin içinden çıktılar. O gün havaalanından kampa nasıl geri döndüğümü, gece nerde yattığımı, ertesi sabah tekrar havaalanına nasıl geldiğimi, Ankara'ya gitmek için önce İstanbul'a gitmenin ne kadar yorucu olduğunu anlatmaktan bıktım. Zaten ne firmanızın ne de Türk Hava Yolları'nın pek umrunda olduğunu zannetmiyorum. O yüzden yapabileceğim tek şeyi yapıyorum, tanıdığım herkese başımdan geçenleri anlatıyorum. Bir daha da firmanızın gerçekleştirdiği bir uçuşa, ne kadar ucuz olursa olsun, bilet alacağımı hiç zannetmiyorum. O gün için sizden bilet alacağıma tavuklu, peynir tenekeli bir otobüse bilet almış olsaydım evime çok daha erken varmış olacaktım.

Saygılarımla,"

üşümek..


..çok üşümek. bunu dramatik bi hale getirmek. ağlamak, sızlamak. havayı soğutan benmişim gibi vicdan azabı çektirmek.
neyse ben de pek mutluluktan zıplıyor sayılmam, birbirimizi idare edeceğiz.
kahve yapayım bari.
çalışma masamı toplayayım.
kafamı toplayamıyorum zira bugün.
hadi hayırlı haftalar cümleten.

October 2, 2011

mürdüm eriği likörü

cam kavanoz fotoğrafı çekmek ne zormuş, 20 karenin yarısından çoğunda eriklerden ziyade koko'nun burnu görünüyordu.
geçen hafta organik pazardan aldığım erikleri tüketemeyince aklıma pazarda yanıma yanaşan teyzenin önerisi geldi. biraz araştırma sonucunda denemeye karar verdim.
büyük kavanoz almaya çıktım dün ama biraz bokunu çıkarmışım galiba. herneyse. tarif şu: erikleri yıkıyoruz, çatalla deliyoruz sağdan soldan, kavanoza atıyoruz. üzerine bi şişe en ucuzundan votkayı döküyoruz. bolca toz şeker ekliyoruz. kavanozu sıkıca kapatıp bi kenara kaldırıyoruz. arada kavanozu çalkalayıp şekerin dağılmasını sağlıyoruz. 2-3 ay sonra içilecek hale geliyor. şurdan bakabilirsiniz, aşağıya doğru fotoğraflar var.
ölçü mölçüyle uğraşmaya üşendim, eriği bol oldu sanırım, artık yılbaşında göreceğiz tadının neye benzediğini. o zamana kadar mutfağa her girdiğimde gözüm takılacak, ışıkta çok güzel görünüyor rengi.

aynı formülle böğürtlen, çilek-nane, limon yapanlar olmuş. artık böğürtlen bulunmaz herhalde, donmuşuyla da olmaz. belki bi kavanoz da yeşil mandalinayla denerim.

wild beasts

incil'de diyor ki: "therefore wild beasts shall dwell with hyenas in babylon, and ostriches dwell in her. she shall never again have people, nor be inhabited for all generations."
babil'in biletinin kesildiği an sanırım bu, sırtlanlarla vahşi yaratıklar otursun babil'de, nesiller boyunca bir daha asla insan yaşamasın temennileri. oysa ki ben wild beasts babylon'da ne zaman çalacaktı diye aranıyordum ama teşekkür ederim gugıl, pazar pazar babil'i hatırlayıp kendime çeki düzen verdim.

konser 29 kasım'daymış. wild beasts'i daha önce efes one love'da dinlemiştim, hipsterlar arasında sıkışarak. yanımda kocam vardı, o da "şimdi ince sesle söylesin, şimdi kalın söylesin, bu sussun öbürü söylesin" diye eğlenmişti. wild beasts'in iki vokali var, ikisinin de sesleri birbirinden acayip. yeni albümleri smother geçen mayısta falan çıkmıştı, anca dinliyorum. bu arada 29 kasım'ın bi salı günü olduğunu şu anda farkettim, hey allahım. babylon sana sesleniyorum: herkes cihangir'de oturmuyor!

neyse, bed of nails tam da sevdiğim türden aşk şarkısı olmuş, hem neşeli hem tuhaflı, eksiği fazlası yok, döne döne dinliyorum sabahtan beri.

"i would lie anywhere with you
any old bed of nails would do
ink up the wound for a crude tattoo
a big old red heart with an anchor stuck through"








October 1, 2011

shine on my little acne-prone vampire


"pıtrak falan çıkarmıyorum, aksine güneşte parlıyorum, aynen twilight'taki edward gibi. yalnız koltuğu yaladım biraz."

they are james

6 ekim'de james konseri varmış istanbul'da. ben "say something" ve "laid" james'çisi olduğum için o kadar eforu gözüm yemiyor ama istanbul'da oturan şanslı insanlar, siz bi gidip bakabilirsiniz. normal biletler 62.5, vip biletler 87.5 türk lirası. ben youtube'dan video izlerim hem ferhat güzel'i falan vip'e geçerken görmemiş olurum.

ben james olsaydım grubun adıyla "underrated" lafının aynı cümlede geçmemesi için mahkeme kararı çıkartırdım. bu indie'ci gençliğin de ne istediği belli değil, hem kimse bilmesin bi sen bil, hem de herkes u2 mu olsun, anlamıyorum.

neyse, "i"leri uzatan grup james bi kere daha istanbul'da, ben vazifemi yapıp haber verdim. şimdi gidip gevrek ve klorak ve çiğdem almam lazım, yarabbi hala kafamın içinde dibi tutmuş tencereler dönüyor.

duvarlardan geçip sevgilisinin gözüne kalem çeken kızın şarkısı için bunu; (version 3'te orijinal sözleri tutturdum, çünkü "she only comes when she's on top"! haydi hepberaber "iiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii")



bişey söyle aklımı kaçıracağım şarkısı için bunu seyretmeniz gerekiyor. şarkılar 20 yıllık nerdeyse, tim booth'un kafasında saç maç kalmadı ama gözünü sevdiğimin ingiltere'si, çok güzel söz yazıyorsunuz oralarda.

pot burning people, unite and take over

cuma akşamını nasıl geçirdiğimi anlatmak konusunda tereddütlerim vardı ama köpeğimin yeşil çapaklarıyla çıtayı zaten inebileceği kadar aşağıya indirdiğimi farkettim.
evet.
bi gece önceden suya bastığım barbunya fasulyelerini haşlamaya başladım dün gece. sonra uyumuşum. ben uyumazdım ama koko üstüme yatmış, ısı ve basınçla kendimden geçtiğimi düşünüyorum. uyandığımda mutfakta kara bulutlar vardı. ocağı ve mutfağın kapısını kapatıp uyumaya devam ettim. bikaç saat önce evdeki tencere sayısının asgari miktarda olduğunu farkedip tencereyi kurtarmanın yollarını aramaya başladım. (ebleh gibi gugıla yazdım yani.)
ilk tıkladığım site beni sanırım bi tür paralel evrene taşıdı, bana benzeyen ama tam olarak da benzemeyen 74 kişiyle karşılaştım. 74 yorumu da okuduktan sonra kalkıp kendime votka yapmam gerekti.
hayatımı boku püsürü birbirinden ayırarak kazandığımdan kelli, bu 74 kişiyi de 5 gruba ayırdım:

1. tencere yakanları küçümseyen ve böyle bişeyin başlarına asla gelmeyeceğini düşünenler,
2. tencereye bulaşık makinası deterjanı ve su koyup kaynatmayı önerenler,
3. bulaşık makinası deterjanına bulaşık makinası ilacı diyenler,
4. tencere yakıp annesinin kendisini öldüreceğinden korkanlar,
5. tencereyi porçöz, çamaşır suyu ve atom çekirdeğiyle doldurup allaha yakaranlar.

kadın profili çok acayip, % 90 gibi bi oranla reçel, sütlaç, dolma, pilav, mercimek çorbası, brokoli, kabak tatlısı falan yaparken ya face'ye dalınmış ya mynet'te oyuna, bi kısım da kalkıp pazara gitmiş ve başlarına bu felaket gelmiş. ben kendimi salak hissetmiştim tencereyi yakınca fakat şu anda bambaşka bi boyut kazandı bu durum. önem falan kazandı. ya da 75imizin de kafası toksik madde kaynatmaktan iyi oldu, bilemiyorum. herkese ayrı ayrı yorum yazmak istiyorum.

- dibi tutan tencereler i,cin annemden ogrendigim yontemi ben de basima geince uyguluyorum ve kesinlikle ise yariyor. Icine bolca camasir suyu…hani su kivamli olanlardan dokup 1 gece bekletiyoruz,ertesi gun kabuk gibi kalkiyor ve direk yikiyoruz.
+ ertesi gün tencereden alıp yüzümüze maske yapıyoruz, sonra direk reçel yapmaya başlıyoruz.


-bildiğimiz çamaşır suyu dibi tutmuş tencereye cezveye vs.. koyulur.bir gece o şekilde bekletilir.sonra yıkanır.dibi tutmuş tencereden eser kalmıyor
domestos ace klorak hepsi olabilir
+ merhaba seni çılgın izmirli. denizi kız, kızı klorak kokan şehir, sana da selam olsun!

-cok kötü bi sey yha baska bi yöntem bilen varsa söylesinnn :D
+s@n@ cheyrekh @LtıN t@K@r gecherim.

-ALAYINIZ TENCERE YAKMIŞ TEK ÇÖZÜM HURDACI HAHAHAHAHAHAA:)))
+ kötü kalpli birisin ve bu gece karma tencere kılığında yatak odana gelecek. bitch.

-muhaha darı kaynatırken nete dalmışım tencere dibin kara benimki siziznkinden kara oldu…
+nete dalma direk dal, mesela saat 10da buluşalım kordon'da. muhaha.

-6 aylık bir bebeğim var. Sağolsun ona çorba yapayım dedım. Altı da kısıktı, ama çocuk olunca akıl kalmadı bende. O ağlayınca onunla ilgilenirken unutmuşum. Bir baktım ki kokular geliyor, aynı resimdeki gibi olmuş. İyi ki şu internet var, bir bakayım dedim. Şimdi deneyeceğim. Hepsini cifle kaynattım, ama şimdi diğerlerini de deneyeceğim. İnşallah tertemiz olur….
+ bebeği de cifle kaynattın. biliyorum bunu yaptın.

-ayyyyyyyyyyyy kızlar benim eltim yaktı ev de al kalmadı lanet tencere bu reklam sayesinde bitti
+aaaaaahahahahahaha haaayyyyyyyyyyy aaaaaaaahhahahahahaha haaaaaaay benim adım çalıkuşuuu. anlamadım ben.

-annem bnm azıma…. edicek valla bittim sosis yapıyodum tava yandı ne yapıcağımı bilmiyorum LÜTFENNN YARDIM EDİNNN !!!!! YOKSA DAYAĞI YİCEM :(
+ sen iyi birine benziyorsun. sağolsun anneni de 2 üstteki cifli yöntemle halledersin diye düşünüyorum.

-Evdeki bütün temizlik ürünlerini katıp tencerede kaynatıyorum, inşallah işe yarar.
+ ve işte sen.. sen insanlığın umudusun. filmlerde zombiler dünyayı ele geçirdikten sonra yaşayanların lideri olan ve onları kurtaran karakter sensin. 

herneyse, ben de tencereyi bulaşık makinası deterjanıyla kaynattım, sonra biraz ovunca çıktı yanıklar. ama kafam çok karışık şu anda. bi ara ütü yapmaya başlamıştım, ona devam edeyim bari. ütü huzursuz ruhların bi numaralı terapisidir. her şey eninde sonunda düzelir.
kardeşim de gittikten sonra kocam the barbarian halime üzülüp televizyondaki kadınların french manikürlerini göstermeye başladı bana. elinden gelen kız sohbetinin bundan ibaret olduğunu belirtti. yanık tencere evreni onun tahayyül sınırlarının bi hayli dışında kalıyor tabi. naapsın.