November 30, 2011

yellow

coldplay'in tek sevdiğim şarkısı. on senedir falan bunun üzerine tek bi şarkı ekleyemedim coldplay repertuarından. hele ki o son perıı perııı perıdays, sıkıntıdan öldürür adamı. karısı gibi uyuz şarkılar yapıyor diyerek adamın evliliğine de bok atmayı ihmal etmeyeyim.
coldplay'i de U2'nun yanında kaldırdım, zaten olmak istedikleri yer orası gibi geliyor bana.
chris martin'in sevimli göründüğü tek video da bu sanırım. ayrıca bunca yıldır hala çok beğeniyorum bu kumsalı, havanın aydınlanmasını, o soğuktan sümükleri akar halde "for you i bleed myself dry" demesini falan. bitirirken bunu daha önce yazmış olduğuma dair derin bi şüphe kapladı içimi ama neyse.

sequins & sweaters

bu senenin en sevdiğim numaralarından biri pullu etek üstü yün kazak oldu. kazak giydiği anda bütün yaşama sevinci sönen benim gibi biri için umut ışığı gibi.





November 29, 2011

what's so wrong with just a little fun?

bu gece babylon'da wild beasts var. hayat istanbullu hipsterlara güzel valla. allahtan canlı dinlemişliğim var, yoksa çok travmatik olurdu bu konsere gidemeyişim. yeni albümden çalacaklar, onları kaçıracağım ama neyse.
sesini açıp dinleyin, son zamanların en güzel erkek sesi değil de ne bu?

pompom



ponponlu bereler geri dönmüş. şurda kızlar anlatıyor berenize nasıl ponpon dikebileceğinizi.

a bed for koko


geçen gün eve geldiğimde koko'yu bu yorgandan mamül tahtta yatarken buldum. resmen kendine yer yapmış, şu yarım insan yüzünün olduğu kısım çukur, kıç yeri yani orası. kafasını da çizgili yorganın yükseldiği yere doğru uzatmıştı. arkalıkları falan var, inanamadım, bayağı köpek yatağı. hommeyd. ıslak bi burunla itina ile hazırlanmış.
ve evet buffy the vampire slayer yorganım var benim.

November 28, 2011

team zissou

life aquatic with steve zissou'yu seyrettiniz mi?
sanırım cousteau belgesellerine aşina kuşak için biraz daha eğlenceli bi film. kustolu ya da kustosuz, wes anderson filmidir, 2 saat boyunca seyrettiriyor kendini.
bill murray, esas kahraman steve zissou'yu oynuyor, jaguar köpekbalığının yediği ortağının intikamını almak ve o arada bi de belgesel film çekmek üzere denize açılıyor. jaguar köpekbalığı gerçekten var mı yok mu, zissou bu intikam yolculuğunu finanse edebilecek mi, mereba diye çıkıp gelen genç adam gerçekten oğlu mu, seyredip öğrenmeniz gerekiyor.
benim en sevdiğim kısım, filmde tayfalardan birini de oynayan seu jorge'nin portekizce coverladığı david bowie şarkıları oldu, yerde para bulmuş gibi sevindim.
film boyunca "ben bu adamı nerden hatırlıyorum allahım?" diye kıvranıp durdum, sonra şarkıların portekizce olduğunu farkedince düğüm çözüldü. seu jorge'yi bi arkadaşımın facebook fotoğraflarından hatırlıyorum!
arabeksss belgeselinin de müsebbiplerinden olan bu arkadaşım, kendi kendine öğrendiği portekizceyi şakır şakır konuşmakla kalmaz, her türlü pratik yapma fırsatını da değerlendirir, tuhaf bi şekilde karşısına da portekizce konuşan insanlar çıkar; şöyle ki, ankara'da gözleme yerken yan masamızdaki baba ve küçük kız brezilyalı çıkmıştı, siz düşünün.
herneyse. seu jorge'nin bi istanbul konseri sonrası, arkadaşım yanına gidip sohbet etmeye başlamış, seu jorge de en az onun kadar sıcakkanlı anladığım kadarıyla ki hepberaber eve gitmişler, yenilmiş içilmiş, seu şarkılar söylemiş. fotoğrafları facebook'ta.
seu jorge'nin eve girerken ayakkabılarını çıkardığını da ekleyerek aşağıya en sevdiğim 3 david bowie şarkısından birinin life aquatic versiyonunu çakarak gidiyorum. belki yarın daha güzel bi gün olur.

kopizella peystilla

bi afiş için deniz sineması'nda çalışan abilerin başına bela olduğumu hatırladım, ergenlik kaynaklı inatlar. almıştım ama posteri sonunda, adamcağızları canlarından bezdirdim herhalde. hala çerçeveli durur annemlerin evinde, yıllarca taşıdım ordan oraya.
neyse, christophe courtoise ile hollywood'un "yaratıcı" film afişi dünyasına bi yolculuğa buyrunuz.











address is approximate



google maps streetview ile yolculuğa çıkan yalnız robotun hikayesi. arkada the cinematic orchestra çalıyor.

our mere existence

mr.horny direktör levni yılmaz bu zor günlerimde bana çok iyi geliyor. aslında bi saattir babasının bi fotoğrafını arıyorum ama bulamadım. önce lev yılmaz kim, onu açıklığa kavuşturayım. 1973 massachusetts (oyh, yazarken ter aktı sırtımdan) doğumlu filmci, yayıncı, sanatçı. beni ilgilendiren kısmı, youtube üzerinden yaydığı "tales of mere existence" animasyonları. bilmiyorum animasyon mu denir yaptığı işe, aşağıya koyacağım, siz karar verin.

inanılmaz monoton bi sesle anlattığı, bi yandan da çizdiği hikayeler genelde günlük hayat, ilişkiler, çocukluğu falan gibi konular etrafında dönüyor. ben çok gülüyorum, çünkü bi yandan süper kişisel olabilirken bi yandan da herkesin için için düşündüğü şeylerden bahsediyor. seyredip kendiniz karar verin.

soyadından kıllandığımız üzere babası türk, kendisi de bi-iki animasyonunda söylüyor zaten, "babam amerika'ya yerleşmiş türk bi fizikçi" diye.kim acaba diye bakındım, adıyla geçen bi yerçekimi teorisi var, çok eleştirilmiş ama var yani. hüseyin yılmaz hakkındaki bilgi kırıntıları fakir bi çocukken amerika'ya gittiği ve MIT'de 3 ayda doktorasını verdiğiyle sınırlı internette.

levni efendi en son şunu koydu youtube'a, ilişkiler üzerine. herkeslerin prens-prenses olduğu, masal gibi ilişkilerin-evliliklerin yaşandığı, kıçlarda don yokken kredi kartına 1200 taksitle tektaşların alındığı memleketimin kızları ve oğlanları, bakın bakalım domates alırken de eğlenebiliyor musunuz sevgilinizle? onu olduğu gibi seviyor musunuz, yoksa daha şimdiden yemek yiyişine, ailesine, parasını nereye harcadığına, arkadaşlarıyla takılmak istemesine, ayakkabısına, burnuna falan gıcık mısınız?

lev yılmaz'ın en sevdiğim tespiti şu oldu; bazı insanlarla beraberken dünya kocaman, olasılıklarla dolu bi yer gibi gelir, her şeyi yapmak için fırsatınız ve gücünüz olduğunu düşünürsünüz. bazılarıyla ise hayat gerçekten üzerinde oturduğunuz kanepe ile sınırlıdır. lev'in tuvalet kağıdı testi gibi benim de müzik testim var, bana bilmediğim iyi bi grup dinletmeyen biriyle asla yürümez.



bunu da hormonlarım için ekliyorum, levyılmaz aylaykyuverimaç.



off with your heads


thesartorialist'ten aldım. günlerdir dönüp dönüp bakıyorum, bi şey var fotoğrafta, ne bilmiyorum, çok beğeniyorum.
bu sanatsal halim kısa sürüyor, bugün ne giysem'in moda avcıları görse ne derdi acaba diye düşünüp gülüyorum. bu arada o programın ekibinde kimler çalışıyor merak ediyorum, kızlar alışveriş falan yaparken çalan şarkılar çok acayip bi süredir. dün gece bi ara suede ve yeah yeah yeah's çaldı.

keşke kafalar uçsa hakikaten, ruh halime tercüman günün şarkısı aşağıda. bugün ne giysem'de müzik ayarlayan kız da pms'dir belki.

late night horror


küçüklüğümden beri korku filmlerine bayılırım. annemin hitchcock sevgisiyle başlayan korku filmi merakım, ananemle alacakaranlık kuşağı seyrederek devam etti. sonra gelsin elm sokağı kabusları, halloweenler. hiç sınırım yoktur, ister imdb'de 3.2 almış olsun, ister japon orijinalinden bininci kere yeniden çevrilmiş olsun, ben seyrederim. 

american horror story'yi indirip seyretmeye başladık, fx de göstermeye başladı o arada. los angeles'a taşınan 3 kişilik aile, o güzelim evi süper ucuza kapatmış olmalarının bi sebebi olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlar. aldatan koca, düşük yapmış karısı, sorunlu kızları, yetmezmiş gibi bi de hayaletli eve taşınırlar. ev şu:


evin geçmişi çok karanlıktır, oturan kimse hayata normal yollarla veda edememiştir ve öldükten sonra da evden kurtulabilmiş gibi görünmemektedirler.

hikaye çok güzel, karakterler nefis, oyuncular bombe gibi, atmosfer tüyler ürpertici. evin kadim hizmetçisini canlandıran frances conroy'un dizideki kadınlara ve aile babası adamlara böyle aşağıdaki gibi;



niyeti bozmuş adamlara ise şöyle aşağıdaki gibi göründüğünü söylesem mesela?


evin içinde zaman zaman şöyle bi şey dolaşıyor, dolaşmakla kalmıyor bu komple lateks kostümün getirdiği bi takım sorumlulukları da yerine getiriyor.


ben çok sevdim, klasik hayaletli ev hikayesi ancak bu kadar iyi dizi olabilirdi. bi de allahım umarım jessica lange gibi yaşlanırım, çok güzel.


November 27, 2011

mr.boz

herkes yattı, çay içip o ses türkiye'yi seyrediyorum. show tv gerçekten de çöp programların ana gemisi ve ben dayanamıyorum çöpe. şu dakkaya kadar şarkı söyleyen herkesi çok beğendim, elenenlere çok üzüldüm, günlerdir hormon bombası gibiyim. aynı anda hem herkes ölsün istiyorum hem de televizyona ağlıyorum. bi paket biscolata portakallı püsküüt bitirdim biraz önce.
neyse, murat boz'u ilk farkettiğimde antep'te şalgamcının televizyonunu seyrediyordum. çok güzel bi dükkandır, antep'in meydanında, önünde 2 tane küçük masası var. ben şalgam suyu sevmem, bu dükkan bence dünyanın en güzel limonatasını yapıyor.
uzun bi kazı sezonunun sonlarına doğruydu, televizyon seyretmeyeli aylar olmuştu, bi anda kral tv'de murat boz'u gördüm. güneş yanığı beynim murat boz'a başka zaman olsa vermeyeceği bi tepki verdi, gözlerimi alamadım ekrandan. o günden beri beğeniyorum mr.boz'u, her gördüğümde aklıma şalgam suyu geliyor olsa da.
demin ekranda zar zar ağlarken görünce şüphelendim, hemen bi internet araştırması yaptım, o da balık burcu, canım benim.

çok yazdım bugün, kendimi durduramıyorum.

kapatabilmirem

bu fotoğrafı "ayşe'yle sana geleceğiz ama köpeği odaya kapat" diyen anneme ithaf etmek istiyorum.


kapatamam anne.

iyi bişey yapın

baştan söyleyeyim, militer hiçbişeyden hoşlanmıyorum. savaşların da sanırım artık ne gerçek tarafları var, ne haklı nedenleri, kim kimi besliyor belli değil. olan senin benim gibi sıradan insanlara oluyor. bunu hallettiysek esas konuya geçiyorum.

bütün bu ahval ve şerait içinde, ahval ve şeraiti batının doğuyu düdüklemesi olarak tahayyül ediniz, çok saygı duyduğum bi işe kalkışan askerler var. üstelik kurallara karşı çıkarak yapıyorlar bunu. insanlığın büyük bi kısmının "yaane fakir falan insanlar dururken neden hayvanlara yardım ediyosan kiee" diye takıldığı zamanları yaşarken, bu insanların kalkıştığı iş gerçekten aklın sınırlarını zorluyor, bilhassa da içindeki bulundukları durumu düşününce iyice fantastik bi hale geliyor.



hikaye 2006'da başlıyor, afganistan'ın nowzad kasabasına yerleşen ingiliz birliğinden pen farthing diye bi asker bi köpek dövüşünü ayırıyor, köpeklerden biri askerin yanına sığınıyor, yatağının altında uyumaya başlıyor, resmen birlikte yaşamaya başlıyorlar. derken başka bi köpek, 6 yavrusunu teker teker kampın kapısının altındaki 10 santimlikten aralıktan sürünüp geçerek içeri taşıyor. onlara da bakmaya başlıyor askerler, üstelik beslemek bi yana, köpekleri vurmalarını emreden bi kuralın varlığına rağmen, ne hastalığı taşıdıkları belli değilmiş, bu riski alamazlarmış.

kamptaki köpek sayısı arttıkça artarken esas problem ortaya çıkıyor, askerlerin görev süresi doluyor, eve dönmeye başlıyorlar. pen farthing bu noktada benim gözümde kahramana dönüşüyor, kamptaki köpeklerin ingiltere'ye taşınması macerası başlıyor.  ve bu macera sonunda bi organizasyona dönüşüyor, afganistan ve ırak'taki hala kalpleri olan bazı askerler dört ayaklı arkadaşlarını geride bırakmamak için uğraşıp duruyorlar, "öylece dönüp gidemezdim" mottosu haline geliyor bu yardım organizasyonunun. nowzad köpekleri için web sayfalarına bakabilirsiniz. bağış kabul ediyorlar, gönlünüzden ne koparsa. artık sadece köpekleri yeni evlerine taşımıyorlar, afganistan'da bi hayvan merkezleri var, afgan veterinerler için eğitim programları var, sadece köpek değil, kedi ve eşeklerle de uğraşıyorlar.

etraflarında dünya yıkılırken kedi köpek eşek peşinde koşan bu insanları ciddiye almayabilirsiniz, asker oldukları için tiksinebilirsiniz, ben herşeyi bi kenara bırakıp çok saygı duyuyorum. ara ara yolladığım iki paket sigara parası karşılığı bağışlara email atıp çok teşekkür ediyorlar. bense paspaslarında uyumak istiyorum.

nowzad'dan da tabi ki kardeşim Z. sayesinde haberim oldu, ilk bağışımı onun zoruyla yapmıştım. filistin'de bi yandan çocuklara parmak boyası yaptırırken bi yandan sokak kedilerine bakan bi çocuk olabildiği için onun da paspasında yatmak istiyorum.

son bi şey, üşenmezseniz eğer, facebook'ta şuraya gidip ( http://www.facebook.com/FeelGoodPark ) sol tarafta "vote for a charity" yi seçip nowzad'a oy verebilir misiniz? application log in olmanızı isteyecek, olun lütfen, 1 dakikanızı alıyor bütün süreç. kazanırlarsa 5000 paund ödül alacaklar, sokak hayvanlarına mama, su, ilaç ve uçak bileti olarak harcanacak.

aşağıya pen farthing'le yapılmış bi röportajı ekliyorum, köpeklerden birinin adının "tali" olması da işin british humor kısmı, inkar edemeyeceğim sesli güldüm.



come back to the future!

irina werning'in back to the future fotoğraflarını görmüşsünüzdür, daha önce yazıp yazmadığımı da hatırlamıyorum, aramaya da üşendim ne yalan söyleyeyim. neyse, back to the future 2'den bikaç fotoğraf koyuyorum aşağıya, ilkini çılgın ingiliz gençliği olduğu için, diğer ikisini de berlin'de duvar öncesi-duvar sonrası olduğu için. 1976'nın atarlı giderli londralı delikanlılarında aradan 35 yıl geçmesine rağmen hala bi ışık var. çok beğendim!
devamına şurdan bakabilirsiniz. web sayfasında istanbul da seyahat planı içinde görünüyor fotoğrafçının, hatta geçtiğimiz haziranda uğramış olması gerekiyor istanbul'a, merak ettim.




french fry


kuzenimin kedisi french fry ölmüş dün. 1995 doğumlu olduğunu tahmin ediyorlardı. barınaktan alınma, son derece nalet bi kızdı kendisi. kuzenimin yaşadığı yerde barınak hayvanlarının sahiplendirilmesi için standart bi süre var, o arada kimse almazsa uyutuluyorlar. french fry son dakikada uyutulmaktan yırtmış, azıcık tanıyorsam kuzenimi, zaten doğrudan "bunların vakti kalmadı" reyonuna gitmiştir kedi almak için.
son 3 yıldır diabeti de varmış, kuzenim insülin vuruyormuş. bi süredir de tümör mümör, ağrı kesiciler, durum pek fenaydı. dünyanın en berbat hislerinden biri kedi köpek kaybetmek, ben payıma düşenden fazlasını kaybettim gibi geliyor son yıllarda.

kuzenim cennete inanır, bu durumda french fry şu anda ağrısız sızısız, çimenlerde koşup yuvarlanıyordur. ben de hep kıçıyla patisiyle nasıl becerdiyse kıllı adamları bilgisayara wallpaper yapan şişman kedi olarak hatırlayacağım çocuğu.

November 26, 2011

bunlar bunlar oldu


koko'yu her yürüttüğümüzde illa ki 50-60 yaş grubundan bi kadın durdurup seviyor. her seferinde şaşırıyorum. koko da şaşırıyor olmalı ki kadın kafasını severken fıyyyyk diye ağladı. bi saksağanın peşinden koşarken şaha kalktı, bi oğlan çocuğunun topuna atladı. alt geçide inmek istemedi, direndi, ayağının altında ateş varmış gibi sıçramalar falan. en sonunda zıplayıp güvercin gibi bi bahçe duvarına tüneyince vazgeçtik alt geçitten, geniş bi U çizmek zorunda kaldık.

koko'yu eve atıp ikea'ya gittik, annemin tabiriyle "her yatağın üzerinde bi çocuk zıplıyordu" ikea'da. köfte yedik, bir-iki tabak falan alıp eve döndük. 

markafoni'den aldığım bot geldi o arada, hayatımda ilk defa internetten ayakkabı aldım. iyi oldu ayağıma, çok sevindim, zira vicdan azabı çekiyordum denemeden pabuç mu alınır diye, içim rahatladı.

ankara'da bi cumartesi böyle geçti. hava çok soğuk, günler kısa. yufka aldığımı unutmuşum, gideyim de bişey yapıp buzluğa atayım, nefret ediyorum çöpe gıda malzemesi atmaktan. 

success!

şurda anlattığım alışverişim geldi eve ve çok utandırdı beni. almanya'dan 4 günde geldiği yetmiyormuş gibi, aldığım posterden 2 tane, 1 adet ekstra poster, 3 çıkartma, 3 kartpostal, 4 minik kart çıktı paketten. ben 1 euro verip 1 poster almıştım oysa ki. bu incelikleri beni havaya zıplattı sevinçten cumartesi cumartesi. bi teşekkür notu yazayım. resmen çarşıdan aldım bi tane, eve geldi bin tane oldu.

late night gaming

laptop aldım sonunda, şimdi alışmaya çalışıyorum, eşyalarımla aramda oluşan duygusal bağ çok sinir bozucu. laptopla beraber bi de şu aşağıdaki oyunu aldık ki bu sanırım felaketim olacak. bi yandan sims 2 oynarken bi yandan da master tezimi nasıl bitirdim hala aklım almıyor.


yetmezmiş gibi bu akşam kocam the barbarian elinde assassin's creed: revelations'la geldi eve. bunu oynamıyorum, seyrediyorum, üstelik tüm zamanların en cool asasini ezio bu sefer istanbul'da, resimden de anlayacağınız üzere.


hayatımız kaydı.

November 24, 2011

late night haunting


100 terk edilmiş evden kendime ev beğendim.

late night kitchen hunting

yaşasın renkli mutfaklar, renkli aksesuarlar!
kırmızı mutfak aletlerine ve renkli cam tabaklara zaafım var. dikiş makinasından sonra kırmızı bi kitchen aid stand mikseri için para biriktireceğim sanırım.





November 23, 2011

cer modern çok modern

bugün kartopu gibi büyüyen bi ekiple cer modern'e gittik. annemle yola çıkarken önce hayatımın diğer sarı kafası, akabinde de babam dahil oldu plana. esas hedefimiz meclis ve gar gibi ankara'nın mühim binalarının mimarı clemens holzmeister'in suluboyalarını ve eskizlerini görmekti. girişteki çok informatif masada oturan görevli kıza serginin yerini sorduk, kaldırıldı cevabını aldık, ama daha 3 gün oldu açılalı sergi dedik, tavşan gibi gözlerini kırpıştırdı sadece. bıkkın bıkkın mercan dede'nin kolajlarını falan gezerken yanlışlıkla holzmeister sergisini bulduk. güzel peyzaj suluboyaları ve sahne eskizleri vardı. dördümüz arasında resimlerin satılık olabileceğine dair bi şüphe uyandıysa da soracak kimse yoktu, broşür yoktu, yıldık. bundan hiç ders almamış gibi bi de hediyelik eşya dükkanına gittim. plastik küpeler ve polyester kil midir nedir, o korkunç malzemeden yamrı yumru biblolar, 3-5 çok pahalı kitap ve pahalı kırtasiye malzemeleri vardı ki kırtasiyeye para veririm ama ne müzeyle ne de sergilerle alakalı şeyler değillerdi. holzmeister reprödüksiyonu bulma hayallerim dükkanın 80 derecelik sıcaklığıyla eridi gitti. çıkarken informatif kızı gördük, annem "ee sergi açıktı alt katta" dedi, kız tahmin edeceğiniz üzere tavşan gibi gözlerini kırpıştırdı sadece.

holzmeister, naziler iktidara geldikten sonra türkiye'de epey vakit geçirmiş, hatta itü'de ders vermiş bi süre. yukardaki resim 1949'da adana. 

bi de meksikalı jorge marin'in melekleri vardı cer modern'de. fuentes'e kitap yazdıran bronz heykellerden ben en çok bu alttakini beğendim, telefonumla fotoğrafını da çektim kabzımal gibi. broşürde 32 kilo olduğu yazıyor, niye bilmiyorum.


sanatsal çarşambamız gar restoranında japon turistlerle yemek yiyerek devam etti. sonra annemle babam nedense sarı kafalı arkadaşıma asker pazarını göstermek istedi. yeşil donlar atletler, postallar arasında yürürken annemin "ay burda ruj var mıdır acaba, rujumu unutmuşum" dediğini duydum. annemin kendisini, mercan dede'nin kolajlarını havada çırpıp yere çarpacak şiddette bi sanatsal özgürlükle ifade ettiğini düşünüyorum.
netice itibariyle güzel bi gün oldu.

November 22, 2011

LC2 chair, take me to your dealer


75 metrekarede yaşıyor olmam hayallerimi engellemiyor. maalesef. bu LC2 koltuklardan sarı olanını öz kardeşim gibi seviyorum. oysa ki le corbusier hayranı da değilimdir. betonla oynayan mimarlara nedense ilgi duymuyorum pek. onları sevmeyi mimarlara bırakıyorum. ama bu koltuk.. nüfusuma geçirtmek istiyorum.

hazır mimarlardan ve evlerden bahsederken, şu iki fotoğrafı da çakayım aşağıya, öyle gideyim.

önce mies van der rohe'nin cam evi. güzelim ağaçların arasında insanın içini rahatlatan sadeliği ve ferahlığı için. bi zamanlar kalemkutumda yazdığı gibi "modernism is a reflection of simplicity". kalemkutusunu daha sonra babam usulca araklamıştı benden. ya da mies van der rohe'nin bizzat kendisinin dediği gibi; "in its simplest form, architecture is rooted in entirely functional considerations, but it can reach up through all degrees of value to the highest sphere of spiritual existence into the realm of pure art."



ve daşdan tuğladan yaratılmış bi harmoni; frank lloyd wright'ın doğal bi şelale üzerine oturttuğu dünya güzeli kaufmann evi. hem varmış hem yokmuş gibi, saygılı ve sakin. legosu da var.


November 21, 2011

late night shopping


bu posteri aldım biraz önce, bakalım eve gelecek mi. online alışverişin barındırdığı bu heyecan faktörü çok fena. umarım gerçek bi dükkandan almışımdır ve umarım eve gelir çünkü gerçekten çok beğendim. ilk gördüğümde sanki biri eski günlüklerimi çalmış ve poster yapmış gibi geldi. ki günlük çaldırmışlığım da var benim. içinde okul eteğim ve günlüğüm olan sırt çantamı çaldırmışlığım var daha doğrusu.
evet.neyse.
elime ulaşırsa eğer, neon renkli barok bi çerçeve yaptırırım ben buna.
bunlarla ilgileneceğime kendime bi laptop baksam keşke. tamir olmadı kompüterim, yarattığı ruhsal çöküntü bi yana, bi de ne alacağıma karar vermem lazım. hiç zamanı değildi bunun.

November 20, 2011

birdy nam nam

form olarak kuşlara pek ilgim yoktur, şu hayattaki tek suç ortağım sarı kafalı arkadaşımın feci haldeki kuş fobisi dışında kuşların bahsi bile geçmez. yazın kazıda çizim yaptığım zamanları ayırıyorum, çünkü halaf kültürü olarak bildiğimiz o zamanın insanlarının kuşlara bi düşkünlüğü var. leylekler, ördekler, elime geçen boyalı kap parçalarının büyük kısmında hep kuşlar, tek başlarına, yanyana dizilmiş vaziyette. yandaki kareyi british museum'da çektim, m.ö.2500'lerde mezopotamya'daki bi tapınağın duvarları.
dün akşam yürürken dükkanın birine giriverdim tunalı'da. genelde ucuz atkı, çorap falan temini için kullandığım bu dükkan ara ara takı konusunda beni şaşırtıyor. şu aşağıdaki iki kolyeyi aldım, tanesi 12.90'a. bilhassa ilk kolyedeki o mavi kuşun şaşkın halini çok sevdim. bi tane de koyu sarı atkı alıp çıktım dükkandan.



bugün çerçeveciye gidip bıraktığım baskıları alınca kuşların istilasını hafife aldığımı anladım. aşağıdaki de ingiltere seyahatinde parama kıyıp aldığım 2 linocut baskının birinden detay. durumu kabulleneyim, yarın sabah da bayat ekmek ufalayayım bari terasa.



November 11, 2011

güzel elbise


2 mavi ekran sonra gene karşınızdayım. o arada saç kurutma makinası da elimde kaldı. neyse.
gene evlensem gene gelinlik giymem. elbiseyi görünce aklıma geldi, belki de gençliğin evlilik müessesesiyle sınavı konusuna eğilmem lazım artık, gerçi yeni koltuklarının üzerine çarşaf sermeyen biri olarak çok taraftar bulacağımı sanmıyorum.
free people'da gördüm bu elbiseyi, benim evlenecek arkadaşım kalmadı sanırım, herkes evlendi bu geçtiğimiz 4-5 ay içinde. en son 2 hafta önce kucağımda 4 yaşında bi çocukla dans pistinde buldum kendimi, üstelik evlenen kızdan zerre hoşlanmadığım halde. "dancing on my own" ruh hali 1 sene içinde buna dönüştü galiba.
bu düğün maratonu içinde tek kare fotoğraf çekmişim, o da kocamın telefonuyla. deniz'in kır düğünü, geçen temmuz. ankaralı turgut arkasından ramones çalan tek düğün olarak tarihe geçti herhalde ahhahhaha, çok eğlenmiştik. artan kemikleri köpeğimize götürmek için toplamaktan utanmadığımız bi düğün olduğu için ayrıyetten güzeldi. bu düğün mevzuuna devam edeceğim bilahare.


emotronic pop misery

çabucak yazmam lazım, kompüterim periyodik olarak donup mavi ekran vermeye başladı bi haftadır. kafası çok karışık, ben de yıllardır ona çektirdiklerim yüzünden vicdan azabı çekiyorum biraz. neyse çabuk olmam lazım evet.

robyn'i ilk şunla farkettim, hem danslı hem acıklı. çok güzel şarkıydı. kırık kalpli, bi "gidiyorum ama her adımda ölüyorum acıdan" hali. iki tarafın da ne olduğunu anlamadığı ve bi yandan da mutsuzluktan öldüğü ilişkiler için ideal fon müziği. sen gidersin, adam döner; döndüğü yerde seni bulamayınca gider, sen geri dönüp adama doğru koşmaya çalışırsın. kim istemişti bunu en başında, en ufak bi fikrin yoktur, bu şekilde yıllar geçebilir. buyrun şurdan bakın.



sonra "dancing on my own" geldi robyn'den, o arada robyn'in isveçliliği beni çok etkilemişti zaten. küçücük ikea evi, mutfağındaki geri dönüşüm kutuları falan. sakin biri olduğundan şüpheleniyordum, evini görünce iyice ikna oldum. dans müziğinin bu kadar ağlak olabilmesinin yanında bu kadar derli toplu falan olabilmesini çok beğendim. (yaşasın yarı çıplak dansçı kızların olmadığı videolar!)
dancing on my own'da eski sevgilisini başkasıyla görüp kendi kendine dans etmeye devam eden bi kızın hikayesine kulak kabartıyoruz. hatta orda olacaklarını bile bile evden çıkıyor robyn, sonra da hem acı çekip hem de "ben de dans ediyorum, ne var ki" kılığına girip devam ediyor. gece bitiyor, ışıklar yanıyor, "neden benle değil de onla eve gidiyorsun" haline geliyor durum. kendi kendine söyleniyor, yapabildiği tek şey bu. bi de sarhoş dans ediyor tabi.

sonra guardian'da çıkan bi yazıyı yolladı kardeşim, başlığı ordan çaldım. robyn'in kırık kalpli kızlara sözcü olurken bi yandan da aslında bütün erkeklerin kabusu olan "manyak eski kız arkadaş" da olduğunun altını çiziyordu. nereye gitsen karşına çıkan, bütün gece uzaktan pis pis kesip deli gibi dans edip yerlere düşen falan. kısmen hak verdim ama robyn'nin bu yalnızca kendine zarar manyaklığının da hastasıyım, n'aapıyım.

November 4, 2011

nothing is impossible

yıllar önce, ankara'ya ilk geldiğim zamanlarda ders çalışırken sürekli radyodtü dinlerdim. bi şarkı çalarlardı sık sık, kim olduklarını bi türlü öğrenemedim, aylarca tek derdim bu oldu, insanlara sadece nakaratını söyleyerek bilip bilmedikleri sordum falan. bi gün evde otururken gene çalmaya başladı o şarkı, telefonda izmir'den bi arkadaşımla konuşuyordum, "allahım gene çalıyor, aklımı kaçıracağım" dedim. arkadaşım telefonu kapattı, radyodtü'yü aradı, şarkının adını sordu, sonra beni arayıp söyledi. hayatım boyunca pratik bi insan olamadım. allahtan kafası çalışan insanlar tanıyorum.

neyse, şarkı the levellers'ın what a beautiful day'i. ne zaman duysam yüksek sesle eşlik ederim, güzel bi gün olsa da olmasa da. brighton'lı olduklarını ve 19 kasım'da istanbul ghetto'da çalacaklarını da ekleyip gidiyorum. biletler (ohha) 60 lira.

gene de yüksek sesle dinleyin hey heeeeeeey, what a beautiful daaaaaaaaaay! kardeşim Z. ve barda içerken devrim planlayan bütün arkadaşlarım için: "it was on the 5th of november, when time it went back, some say that's impossible, but you and i, we never looked back. and wasn't it incredible, so beautiful and above all, just to see the fuse get lit this time, to light a real bonfire, for all time."

November 3, 2011

otelde kalmak yerine

londra'da bed&breakfast'ta kaldık, bildiğimiz pansiyon yani. döndükten sonra internette dolanırken bi grup kızın paris'e gidip otelde kalmak yerine parisli bi kadının evini kiraladıklarını okudum. insanlar böyle bi iş kolu yaratmış, evin tamamını ya da bi odasını kaç günlük isterseniz kiralıyorsunuz. web sayfası şu.
bilseydim böyle yapardık, bi dahaki sefere artık. sizin de aklınızda olsun. ben aklıma gelen şehirleri yazıp tatil planları kurdum bile. londra'nın merkezinde çok güzel odalar buldum, bizim kaldığımız yerden daha bile ucuzdu gecelik fiyatları, üstelik bazılarının mutfağı var. londra'nın astronomik fiyatlarını düşününce evde bişeyler yiyebilmek şahane olurdu.

fotoğraflar kızların kaldıkları evden. 2 tane de tekir kedi bonusuyla bence süper bi fikir bu. yazının tamamını ve dünyanın en iri kedilerinden birini görmek için şuraya tıklayabilirsiniz.