April 29, 2012

koko çok kibar oturur bazen

koko'nun isviçre'deki "l'école dö leydi dö le chien"den diploması geldi bu sabah. yavrumuz haberi bu şekilde karşıladı.


April 28, 2012

osman, gitme

azıcık aşağıda anlattığım osman hamdi bey olayında insanlık için küçük, benim küçük dünyam için büyük gelişmeler oldu.
j.'nin aklına geldi, sağa sola mesajlar attık, özel müzelere, kültür bakanlığı'na falan. pera müzesi mesela, önerim için teşekkür etti ve hayatına devam etti.
o arada ben bi önceki yazıda hakaret ettiğim walker art gallery çalışanlarına email attım, "bu müzayedeye çıkan resim sizdeki resim mi? diye, değilmiş. okuyan genç emir'den 2 tane varmış, zira kaplumbağa terbiyecisi'nden de 2 tane yapmış osman hamdi bey zamanında.
"bizim tüm resimlerimiz halka açıktır ve satılık değildir" diye onurlu ve gururlu bi cevap geldi ingiltere'den. gene bekliyorlarmış beni müzelerine.
evet ama yetmez.
ben bi daha allah bilir ne zaman ingiltere'ye giderim, o arada bu resim de dubai'deki yeni evine gider, bi daha da yüzünü gören olmaz. bozuluyorum çok.


April 27, 2012

they're mr. brightside

müziğe kabiliyeti olan insanları çok kıskanırım. ama bunlar benim çocuğum olsaydı hep ağlardım, "ne güzel çalıp söylüyo yavrııım" diye.
diş teline, kepçoş kulaklara kurban.

corc'un sahibi

kaç gündür ryan gosling'ten bahsetmiyoruz. 9gag'de görmüşken kaçırmayayım dedim, köpeği corc ile.


April 25, 2012

we're gonna live like common people!

pulp geliyormuş efes one love'a?
bayağı geliyormuş yani.
ay bayılacağım, tansiyonum düştü yemin ederim.

şunu geçenlerde görmüştüm, "jarvis cocker hala deli gibi sahnede allahım" diye içlenmiştim. güzel allahım, kalbim temizmiş!



eylül'de jüriye çıkacağım için koşa koşa türkiye'ye geliyor herkes, fokyu.

kumbarayı kırdım, bekliyorum

daha önce yazmıştım, liverpool'da walker art museum'da bi osman hamdi bey tablosu var, "okuyan genç emir" diye, yanlışlıkla bulup kalp sektesi geçirmiştim heyecandan.
o resim satılığa çıkmış.
allahtan istedikleri fiyatı veren olmamış da satılamamış, yoksa allah bilir kimin evinde şöminenin üzerine asılacaktı.
yalnız şöyle bi şey var, bu walker art museum'daki salaklar gene dener satmayı, o yüzden şimdi bana 3 milyon paund lazım çok acil. bi silkelensek çıkar bence.


ota, boka, suya para harcamak

amerika'daki bazı müzeler körler için özel turlar düzenliyormuş, eserlere dokunabilmeleri için. ben onun özel tur olduğunu anlamaz, bi kenardan çemkirirdim elledikleri için. müzeye girdiğim anda naziye dönüşüyorum. 


ankara'da bi gençlik parkı vardır biliyorsunuz, kocam the barbarian "kız giren dul çıkar" diye tarif eder bilmeyenlere. orda ışık ve su gösterileri başladı, avrupa'nın en büyüğüymüş, öyle diyorlar.
biz olmayan paramızı boka püsüre harcayaduralım, avrupa'da, amerika'da müzeler gibi dünyanın en ölü ve sıkıcı yerleri insan kaynıyor. yani öyle "biz heykelleri dizdik, isteyen gelir bakar" diye müzecilik olmuyor.
çok saçma bi iş yapıyorum yemin ederim, arkeoloji bizim kıçımızda duracak don değil.

buyrun su gösterisiyle başbakan portresi.
alkışlayalım.
çok büyük eksiklikti çünkü.



gene kaka, gene kaka

kediden köpekten geçilmez oldu buralar ama dayanamıyorum, bunu da çakıp aşağıya yatıyorum.
bu arada, uzun kuyruklu ve uzun burunlu bi arkadaşımız, dün çaldığı yarım kangal sucuğun fırtınası dinmemişken bugün de iri bi parça hellim araklayarak sicilini iyice bozdu. daha acıklısı, sucuğu kabuğuyla ve ucundaki metal klipsiyle yuttuğu için paniğe kapıldık. her yumurta yediğinde kustuğu aklımıza geldi, 4 yumurtayla omlet yapıp verdik, her şeyi kussun diye. bi güzel yiyip yattı, horhor uyudu. kaderimize küstük, dünden beri kaka karıştırıyoruz.
fotoğraf şurdan.


küçümen

ben bunu kahveye banar öyle yerim. çirkin.


April 24, 2012

hello tilda

you look nice.


deli bohçası

ahhahaha en güzel portföy bu işte! şurda gördüm.


soğanlar soğmayanlar ehehe

saksıya diktim soğanları nihayet. o arada zaten büyümüşler kendi kendilerine. bakalım n'oolcak. güzel bi şey taze soğan, patates salatasına olur, mercimek köftesine, mücvere falan konulur.


bu aşağıdaki de terasın en mutlu saksılarından biri, önde kekik, arkada biberiye var. yanlarına bi de taflan diktim, elimizde kalmıştı.


from down under

ben bunlara layık mıyım bilmiyorum, şu anda tüylü koalayı yanağıma sürtüyorum. çok yumuşak.

j.'nin "you get what you give" felsefesi hayatıma iyice sirayet etmiş vaziyette. aylar önce çot diye polisiye kitaplar yollamasıyla başlayan durumumuz sonunda bu noktaya geldi!

ben de bi süredir bıraktım kendimi evrenin kollarına, bi de böyle deneyeceğim. hadi siz de birini sevindirin, valla hayat böyle daha güzel. boy yani hep buralar, çekinmeden gelin.

April 23, 2012

stambol

istanbul'a gittik azıcık.

bu sefer gördüğüm tek ünlü, feriha'nın kötü kalpli yengesi seher oldu. herkesin şortlu eşorrtmanlı köpek gezdirip çoluk çocuk peşinde koştuğu sahilde parlak kırmızı pardesüsü ve nişan makyajıyla dondurma yiyerek takılıyordu. bakınız aşağıda kötü yenge seher.


sonra bi de 13 yaşında siyam kedisi kızım vardı, önce kaçtı, sonra ikna ettim, gece biraz yanımızda yattı. galiba ayıp olmasın diye yaptı.


sonra bi de can vardı tabi, 3buçuk yaşında. annesini onsuz sokağa çıkarmamız karşılığında rüşvet olarak 3 küçük tüp bal aldı, yatağa da onlarla gitti, plaja da. 


sonra bi de esas verba volant'ın pumaları arapları vardı. her zamanki gibi önce çantalarımızı teftiş ettiler, bi takım evden kaçma denemeleri oldu, gece ikiye ayrılıp conan'la benim sağıma soluma serpiştirdiler kendilerini.


döndük evimize velhasıl. 
paltoları kaldırıyor muyuz artık? geldi mi vakit?

April 19, 2012

tebrik ederim



en sonunda bu da oldu, greenpeace'ten atarlı mektup geldi. bensiz başarmışlar. güldüm biraz, komik olmuş. ama söyleyeceklerim var.

yıllar önce bi gün pes edip destekçi olmuştum. sonra kredi kartım yenilenince aylık 10 dolareslerini çekemez oldular ve peşime düştüler. hala istanbul kodlu telefonları açamıyorsam sebebi greenpeace'tir. 
yeni kart bilgilerimi vermedim, çünkü o arada 2 tane müzik videosu yaydılar ortalığa. 
biri aydilge, "kötü kötü adamlar, ellerinde silahlar, ühü ühü dünyamız" diye, koyamayacağım videoyu buraya, "dünyanın kalbi durmasın" diye aratırsınız çok isterseniz. öbürü de melike demirağ'ın eriyen buzullar önünde saçları romantik bi şekilde uçuşarak söylediği "duyun beni". sonra bana sinir bastı. 
allaaaşkına aydilge'nin ilkokul 3 şiirini kim n'aapsın, melike demirağ'ı kim hatırlar da "aa ne diyor acaba?" diye kulak kesilir? allaaaaşkına?

ana greenpeace mi denir, ne denir bilemedim, 3 sene önce şu aşağıdaki gibi bi video yapmışken greenpeace türkiye'ye gıcığım ben. çok özür dilerim ama böyle işlere karar veren her kimse çok başarısız. bi senedir de "sizinki kaç santim?" diye erkek erkek bi sloganla idare ediyorlar zaten. o yeni kredi kartının bilgilerini aydilge versin size. ben başka mecralar buldum kıymetli dolareslerimi yollayacak. öptümkibbye.

ne biçim dükkan

kitapçıymış burası hollanda'da. kilisenin yapım yılı 1294müş, yarabbi. şurda gördüm.


April 18, 2012

bana mintle pastelle gelmeyin


makarondan, topuzdan, paris'ten fenalık geldi, onların fırtınası diner gibi olunca pastel renk trendi başladı, içim dışım mint yeşili oldu. nefret ederim ben pastel renklerden. hadi o benim uyuzluğum olsun, peki yerli-yabancı çoğu feşın blog yazarının aynı kıyafetle çekilmiş 3500 fotoğrafı dayaması normal bi şey mi yahu? aşağı indikçe iniyorum sayfalarda, aynı pantolon, aynı kazak, ama kah yan yan bakıyor kızımız, kah başını utangaç bi şekilde yere eğmiş, yer yer dalgın, uzaklara bakıyor.

şu ana kadar "ben domuzum herhalde" diye düşünüp uslu uslu iniyordum sayfanın aşağısına ama şu son denk geldiğim blog gerçekten sınırları zorluyor. aynı kombinle 23 dev fotoğraf.
1573 takipçisinin bi bildiği var herhalde, ben ne anlarım zaten?
canımmm muhteşem olmuşsunnn!!!11 diyerek kapatayım bu mevzuyu.

imajı şurdan aldım.

gaz ve toz bulutu

nooluyor yahu, her yer uçuyormuş. fotoğraftaki kırmızı ok sheraton oteli işaret ediyor, tozdan görünmüyor.
evin içi toz doldu, burnunu yakıyor insanın.
yağmur yağsa bari, gerçi çamur yağacak gibi bi his var içimde ama şu toz inerdi bi miktar.
uzun ağaçları kenara çektim, koko'yu içeri soktum, hadi bakalım.

skirtus maximus

verba volant uzun etek postu yazınca tekrar gündeme geldi mesele. bi süredir güzel bi uzun etek arıyordum, nedense bu sezon hepsi bele oturuyor, bana olmadı onlar, detaya girmek istemiyorum! en sonunda tunalı'daki pasajlardan birinde buldum bi tane, hem terzi hem dükkan, acayip bi yer. sanki içerde dikiverip dışarı askıya fırlatıveriyorlarmış gibi, dükkanın adı ya damalı ya da gamalı, hatırlayamadım. herrrneyse.

uzun etekleri en çok deri ceketle seviyorum. olmadı kot ceketle. eveth.






su iç, meyve yi


dışarda hem güneş hem fırtına olmasına rağmen artık bahar gelmiş gibi davranmaya karar verdim (nerdeyse 23 nisan oldu be, el insaf!), bahar ezelden beri bütün kültürlerde kutlanır, doğanın uyanışı, bereketli yağmurlar falan; her şey bi yana, insaflı bi mevsim bahar, insancıl, sırf o yüzden sevinebilir insan.

bi yandan da yeni başlangıçlara müsait. siz 20 maddenin kaçına müsaitsiniz? 
dün temizlik yapmış olmanın rahatlığıyla klasik müzik radyosu açtım, 15 ve 16'yı aradan çıkardım. küçük hesaplar, küçük hesaplar.

girls gone wild

o en sondaki sessizlik çok feci.

kucak buzağısı

bu resim dobermanları pek hoş bi şekilde özetliyor. o geriye yapışmış kulak, surattaki o ifade, o dokunaklı gözler, o havada kalmış arka ayak, kucağa çıkmanın dayanılmaz mutluluğu.
kızı ayrıca tebrik ediyorum, nasıl kaldırmış o küçük buzağıyı halen anlayabilmiş değilim.


helloğğğğ

bi çaydanlığa güleceğim hiç aklıma gelmezdi.
haydi bakalım, kimler 30lu yaşlarını sürmekte, çıksın ortaya eheheh.
şurdan 51 dolares verip alabilirsiniz. ben şahsen vermem, bazenleri pinti biriyim.

April 16, 2012

mavi mutfak

çok beğendim mutfağı.


3 boyutlu siklop


hayatımda ilk defa 3D film izledim geçen cumartesi. ankamall'deki imax salonunda titanların öfkesi vardı, ona gittik. hayatımda seyrettiğim en dandik filmlerden biriydi. bi de cyclop türkçe'de kiklop olarak geçer, siklop değil canım tercüman kardeşim. hatta küklop, y harfinin üpsilon olmasından kelli. öbürünü şöyle cümle içinde kullanabiliriz belki, "titanların öfkesi çok siklop bi filmdi". ne bileyim, belki.

3D çok acayipmiş yalnız, tuttu beni film, "allahım kusmasam bari" diye ilk yarısını gergin gergin seyrettim. üzerime gelen taşlardan falan kaçmaya çalıştım, her tarafım patlamış mısır oldu. mide bulantılı bi eğlence oldu ama etkilendim valla. giderim bundan sonra hep, batman gelecekmiş zaten.

gelecek sezon film fragmalarında hobbit vardı, aniden shire'ın çimlerini görünce gözlerim doldu. resmen ağlamaklı oldum. sanki kardeşim on yıldır kayıpmış da yeniden bulmuşum gibi heyecanlandım. bi yandan burnumu silerken bi yandan da peter jackson'ın bu yaptığının film yönetmek değil sevap işlemek olduğunu düşündüm. aralık'ı bekliyoruz artık, naapalım, 8 ay da geçer, "ordaydık ve şimdi burdayız" deriz.




çizgili kapı, suratsız köpek

kapıyı nasıl boyayacağınızı anlatıyordu aslında ama fotoğrafa çok güldüm. köpeğin suratındaki o ifade, kedinin o ninja gibi gelişi.

bizim bazı kapılarımızın üzerinde tırmık izleri var, hem de zombi saldırısına maruz kalmış birinin paniği derinliğinde izler.
artık kapı mapı kapatmaya kalkışmıyoruz zaten, anladık ki köpeğimiz kişisel alıyor kapalı kapıları.

kapıyı beğendiyseniz şurda tarifi var.

bahçe durumları

havada bi değişiklik var ama nedense "bahar geldi" demeye dilim varmıyor bi türlü. terasa çıkıp bitkilerimizi teftiş ediyoruz ara ara. şunlar oldu.

öldü sandığımız güzel renkli ağacımız çiçek açtı.

bayağı çiçek açtı hem de.

öldü sandığımız sarmaşıklar da pıtrak vermiş. çok zavallı vaziyetteler, inanılmaz cılızlar falan ama olsun, yaşıyorlarmış.

bi sonraki hedefim patates ve soğan ekmek. annem urla'da patates hasadı yaptı geçen yaz, saksıda olur mu bilmiyorum ama bi deneyeceğim.
onun dışında hava bi uyuz, parçalı bulutlu en sevmediğim halidir havanın, bi açık bi kapalı.
terastan aşağıdaki dairenin tavanına su akıyormuş, usta bekliyoruz bi yandan.
falan filan.

April 13, 2012

iyi ki doğdun, iyi ki bana yapıştın!

hayatımızın ışığı, kıl dökme makinası koko'muz geçen hafta sessiz sedasız 2 yaşını doldurdu. demek ki 22 aydır beraber yaşıyoruz, ilk gün kucağımda tir tir titreyen yuvarlak bobi suratlı yavrunun şimdi geceleri yatakta gözüme yumruk atıyor olmasını düşündükçe "ne bok yedik biz allahım??" hisleriyle doluyorum. ne yalan söyleyeyim köpek bakmakta öyle parental hisler bulamadım ben. daha ziyade asla kurtulamayacağınız öküz bi ev arkadaşıyla yaşamak gibi bi şey.

biraz önce mesela, annesel hislerle dolup terasa çıktım, güneş varken oynayalım biraz diye. koko karşı apartmanın terasındaki komşulara kuduz gibi havlamaya başladı, ben de aynı anda bu sabahın mahsülü kakaya bastım.

terliklerim makinada yıkanır, ben de bu satırları yazarken koko iki ayağının üstünde doğrulup aynı anda hem güvercinlere hem de çamaşır asan başka bi komşuya havlamakta. 5 dakika da bi de bana gelip dışarının suyunu açayım da hortumla oynayabilsin diye ağlıyor.

22 aydır tek başına tuvalete gidemeyen, huzur içinde iki lokma yemek yiyemeyen, gece yatakta sağından soluna dönemeyen, kocasıyla yanyana oturamayan biriyim ben. koltuklarımız kıl ve yırtık içinde, ayakkabılarımızdan donlarımıza, telefonlarımızdan cüzdanlarımıza kadar kemirilmedik eşya kalmadı. 22 aydır hayatta en sevdiğim şeyleri üst raflara kaldırıyorum, kaldırdım mı diye emin olamayıp geceleri yataktan fırlıyorum ter içinde.

niye böyle bi hayatı seçtik, en ufak bi fikrim yok. insan neden bu kadar yapışık, bu kadar muhtaç, bu kadar manipülatif bi yaratıkla beraber oturmak ister halen anlayabilmiş değilim.

hayvan sevgisi lanet gibi bi şey. "top nerde?" deyince gidip topunu getiriyor diye seviniyorum, budur bütün kazancım bu ilişkiden. bi de kışın arkadan kaşıklıyorum yatarken, süper ısıtıyor. gideyim de bi evi süpüreyim, bahar malum tüy dökme mevsimi.

iyi ki doğurmuş seni canavar annen koko, sen olmasaydın derli toplu bi hayatımız olurdu, çok şükür öyle steril insanlar değiliz.

behold! macramé is back!

makrame fikri, annem ve arkadaşlarının bluzlarına palto vatkası taktıkları su dalgası permalı günleri hatırlatsa da neon makrame çılgınlığından eksik kalmayalım. beyaz saksılarla daha havalı duruyor, şurda kolay bi tarifi var. 



April 12, 2012

damatlık

damadın kuulluğu sinirlerimi bozdu. devamı miss moss'ta.





there's thunder in our hearts

bez çantalara dayanamıyorum, biraz önce bu yandakini aldım. hafif bi suçluluk duysam da "ne gerek vardı bi bez çantaya daha!" diye, gelse de taksam diye yerimde duramıyorum.

ilk başlarda okula falan takarken artık gece çıkarken bile bez çanta almaya başladım. dünyanın en rahat şeyi olduğunu düşünüyorum şu aralar.
sizi kolleksiyonumdan en sevdiğim parçalarla başbaşa bırakarak gidiyorum.




bunu etsy'den almıştım, salak gibi makinaya attım, hafif çekti ama hala çok beğeniyorum.

bunu verba volant doğumgünümde yolladıydı, bi aydır her yere bununla gidiyorum. sanatsal filli.

bu da on yıllık falandır, topshop'tan almıştım, hala tepe tepe kullanıyorum, hem sokağa hem markete.

bi de giderayak yeni çantanın şerefine şarkı koyayım, kalbinde hala gökgürültüsü olan herkes için. you and me, won't be unhappy.


April 11, 2012

time is fart

yıllaaaar önceydi, istanbul'a gitmem gerekti, hiç kalmak istemediğim bi evde kaldım bikaç gün.
ben sempozyuma gitmek için sabahın köründe kalkarken ev sahibim ve avantgarde arkadaşları yeni yatmış olurdu.
bi ara dolaba bi şişe yakut attım, acıyı azaltır diye.
o akşam eve geldim ayaklarım yürümekten zonk zonk zonklayarak, ben daş-kemik-doprak falan dinlerken herkesler hüseyin çağlayan'ın (hussein chghgahagahalayan) katlanıp uçak falan olan eteklerine bakmaya gitmişti. masanın etrafında çok sanatsal oturmuş bundan bahsediyorlardı. herkes çok enteresandı anlıyor musunuz? herkesler çok değişikliydi, fikirler havada uçuşuyordu. bi çişimi yapıp geliyim dedim, döndüğümde eve 2 tane kız gelmişti, önlerinde benim şarabım açılmış ve yarılanmış halde duruyordu, kızlar öpüşüp durmaktaydı, anında ayaklarımın zonklaması kafama doğru ilerledi. yetmezmiş gibi sessizliğin içinde bi kızın şunu dediğini duydum; " ay biliivv in taym yağğne."
istanbullu her boku bilen gençlik, çok uzun zamandır sizden hiç hoşlanmıyorum.

her işte bi hayır vardır


sambadiiii

gotye fırtınası dindi mi bilmiyorum, nasıl başladı onu da çok anlamış değilim, o arada şunu buldum. 87 milyon kere izlenmiş youtube'da.
sağdaki sakallı grup üyesinin tişörtleri satılmaya başlamış, çok güldüm.
videoyu çakayım aşağıya.
kız da güzelmiş.
bugün her zamankinden daha da sığ biriyim.

caine's arcade

9 yaşında bi oğlan çocuğu, babasının yedek parça dükkanının bi kenarına kartondan oyun salonu kurar. bayağı biletli miletli. bayağı kartondan. 1 dolara 4 turluk bilet, 2 dolara ise tam 500 turluk fun pass vaad etmesine rağmen rağmen sinek avlayan dükkanın ilk ve tek müşterisi arabasına yedek parça almaya gelen bağımsız filmci nivan mullick olur. mullick ufaklığa sürpriz yapmaya karar verir ve bi flash mob organize eder.


Caine's Arcade from Nirvan Mullick on Vimeo.


ağladım seyrederken, burnum aktı, delik tarafı silemedim, bu da benim dramım. caine'e bi mühendislik diploması aldırabilmek için para da toplanmaya başlamış, ay hadi inşallah diyerek bu yazıyı bitiriyorum.

April 9, 2012

ryan as people's hero

daha önce yazmıştım, ryan gosling new york'ta kavga ayırıyor falan diye, meğer fenomen olmuş. artık bayağı süper kahraman gibi takılıyormuş, en son bi kızı taksinin önünden çekip ezilmekten kurtarmış. şurdan okuyabilirsiniz.
daha güzeli, kurtarılan kız "tamam ryan gosling beni kurtardı ama biraz abartmıyor musunuz?" temalı bi yazı yazmış.
internet çok acayip bi yer, new york da bi o kadar acayip.