August 25, 2012

getaway

mehmet tez'in yazılarını çok beğeniyorum. bu yılki efes one love felaketinden sonra ses çıkaran ender gazetecilerdendi, çok güzel bi kaç yazı yazdı. efes one love'ın ara ara facebook'ta "eee bayramınız nasıl geçti, festival de ne güzeldi di mi?" havasındaki seslenişleri sinirlerimi bozuyor. dalga geçermiş gibi. bu yaşımda alkolik muamelesi gördüm, festivalin kapısına linç ekipleri dayandı. festival güzel falan değildi?
allahtan pasif-agresif biriyim, yoksa şimdi bunları festivalin facebook sayfasına yaz, insanlar altına yorum yapsın, sonra itiş kakış onlarla "kardeşim ben bira içmeden dururum da kimin ne hakkı var yasaklamaya?" diye. ne güzel burdan söyleniyorum kendi kendime.

neyse, bugün mehmet tez'i okurken the music'i hatırladım sayesinde.

güzel gruptu, hem gitarlı hem danslı. yüksek sesle dinleyin, daha güzel oluyor. yıl 2002'ymiş, peheeyyyy!




ankara, bana sıkıntı veriyorsun

sıçrayarak uyandım bu sabah. çünkü sokağın ilersinde apartman yıkıyorlar ve bunu yapmaya sabah 8'de başladılar. bugün cumartesi.

o saatten beri de aynı gürültü devam ediyor. binayı tamamen yıktıklarında da inşaat gürültüsü başlayacak, inşaat tozu falan. biliyorum çünkü, burnumuzun dibindeki bi tanesi daha yeni bitmişti. şimdi bu başladı.
çıkıp fotoğraf çektim. flu çıkmış, uyku sersemiydim, kusura bakmayın.


kendi halinde bi apartmandı bu, şimdi otel ya da işhanı olacakmış. bu beni çok sinirlendiriyor. hemen solundaki bina da elçilik bu arada, eminim onlar da çok mutludur bu gelişmelerden.

neden mahalle olarak kalamıyoruz da illa ki her tarafımız işhanıyla otelle çevriliyor? neden bitmiyor bu ülkede inşaat? alt sokağımızda 2 tane otel var, çalışanları sigara içerek vakit öldürüyor, bomboş ikisi de. hemen dibimizde inşaatı biten işhanı, nerdeyse 1 yıldır kiralık ilanıyla duruyor, bomboş. çok ihtiyacı var yani bu semtin bi otele, bi işhanına daha.

şimdi aylarca kamyon, toz, gürültü çekeceğiz. ondan sonra da diktikleri çirkinliğe bakacağız. eski binaları yıktıktan sonra tabi ki bahçe mahçe bırakmadan bütün arsayı kaplayacak şekilde inşa ediyorlar yeni binayı. ve tabi ki eski binalardan daha yüksek inşa ediyorlar. çünkü şehircilik, belediyecilik falan ölmüş bu memlekette. mimar falan da kalmamış bu memlekette, sizi burnumuzun dibindeki gıcır gıcır kiralık işhanıyla başbaşa bırakıyorum. bu yamalı ucubenin mimarına diploma verenler, sizden de hiç hoşlanmıyorum.


sol alt köşe, bizim teras. bu kadar yakınız yani. tam karşısında da meyhane var bu binanın, orda içip içip bu binanın arkasında birbirlerini dövüyorlar. barbar kocamla polisi arayıp terasa çıkıyoruz, kahve, bira artık evde ne varsa içerek kavga seyrediyoruz, haftasonu eğlencemiz oldu bu. bi dahaki sefere video çekeceğim ki hep beraber eğlenelim.

August 24, 2012

gizemli paket açılıyor!


norveç'in küçük bi şehrinde tam 100 yıl önce belediye başkanına teslim edilen paket bugün açılıyormuş! teslim ederken içindekinin "gelecek nesillerin yararına bi şey" olduğu söylenmiş. 
paketi bugüne kadar saklayan müzenin küratörü "çok miktarda kağıt olabilir içinde ya da kağıda sarılı bi şey de olabilir" demiş. hafifçe ellemiş, bi yoklamış sanırım ahhahaha! çok hoşuma gitti.

milliyet gazetesi'ndeki haber şurda, ingilizce alt yazılı norveççe video da burda. türkiye saatiyle 18:00'de bu videonun bulunduğu adresten canlı yayın yapacaklarmış paket açılırken. 45 dakika kaldı! sanırım canlı videoya buraya tıklayarak ulaşabiliyoruz, şu anda kamerayı pakete sabitlemişler, insan gölgeleri geçiyor, flaşlar falan patlıyor.

bu aralar gördüklerim, duyduklarım, okuduklarım çok kalbimi kırıyor. bu önümüzdeki 45 dakikayı hayal kurarak geçireceğim, hayat 45 dakikalığına güzel bi roman gibi olsun allahım, çok şey mi istiyorum?

p.s açılma saati 19:30 olarak açıklandı şimdi, milliyet gazetesi'nin kurbanı oldum sanırım.
hooop! canlı yayın saat 18:30 itibariyle devam ediyor, tören falan var, bando gördüm, herkes çok şık. şu anda paketi açılacağı salona getirdiler.

August 23, 2012

bi takım yatmalar

kışın iyi de yaz mevsiminde bu insana yapışarak yatma huyu çok fena koko'nun.

çok sıcak bi sevgi bu. çok sıcak.

evde çektiğim her fotoğrafa bi adet kemiğin mutlaka dahil olmasına da söyleyecek bi şey bulamıyorum.

tom'un kartları

tom amca'yı bi süre önce yazmıştım, bugün baktığımda eline geçen kart sayısının 812'ye ulaştığını gördüm. SEKİZ YÜZ ON İKİ! ikişer üçer kart atıldığını bile varsaysak bu yüzlerce iyi insan manasına geliyor, bunu düşünmek de bana iyi geliyor.


bi teşekkür notu yazmış tom, haberi şurdan okuyabilirsiniz, ben de türkçe'sini yazayım buraya. aşağı yukarı şunları demiş:

"itiraf etmeliyim ki kart isteme sebebim ilk başta bencilce bir sebepti. şimdiyse bencillik dışında her şey olabilir. bunu, insanların birbirlerini başka bir ışığın altında görmesinin, bir kere daha sevgiyi paylaşmaya başlamalarının, birbirlerine saygı duymalarının ve anlamalarının, bir aile olarak, tek bir insan ailesi olarak biraraya gelmelerinin başlangıcı olarak görüyorum. umarım benim dileğim,  başkalarına da diğer insanlara yardım etmeleri konusunda ilham verir.

kız kardeşim bana elime en fazla bir düzine kart geçeceğini, belki haftada bir kart anca geleceğini söylemişti. üzerime yağan sevgi ve açıkkalplilik altında ezildim, ama son derece pozitif bi şekilde. herkese nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum. sevgi ve şükran en kuvvetli iki kelimedir.

herkese ama herkese, bütün samimiyetimle ve sevgimle, bütün kalbimle teşekkür ederim.

sevgiler,
tom."

gelen her kartı okuyup etrafındakilere gösteriyormuş. dileği gerçekleşmiş bence tom'un. organize edenlerin bu teşekkür notunu yayınlamaları da harika bi şey, işe yaramışız, kartlarımızı uzay boşluğuna yollamamışız demek ki.

bugün bi kart daha atayım.

August 22, 2012

oh oh kartlar kartlar!

ben gelen gelmiştir herhalde diye düşünüyordum ki bunları buldum posta kutusunda.

mavi balon, van gogh'lu kartı çok beğendim, görebileceğim bi yere koydum hemen. içinden bi de şeker çıktı, şu anda yiyiyorum kıt kıt kıt! çok teşekkür ederim, çok incesiniz.

gülşah, güzel istanbul manzarası için çok teşekkür ederim, ben de tanıştığımıza sevindim!

mine hanım! ortalık mis gibi sabun kokuyor! şekerleri yerim ama kalpli kurdeleyi saklarım diye hesap yaptım hemen. çoook teşekkür ederim, çok sürprizli bi kart yollamışsınız bana. umarım hayat hep şeker tadında geçer hepimiz için.

ve bi de süreyya hanım. sizin kartınızı açınca biraz ağladım, itiraf edeyim. süreyya hanım'a yolladığım kartta benim için de bi bodrum yürüyüşü yapar mı diye rica etmiştim. yürüyüş rotasını belirlemiş, bi de karta begonvil iliştirmiş. çok duygulandım ben, kumbahçe'de oturmuş kadar oldum. çok teşekkür ederim, begonviliyle birlikte hep saklayacağım kartınızı, beni inanılmaz mutlu ettiniz bugün.


eski şeyler

çağatay bey'in eski şeylere merakı aklıma getirdi, yazayım dedim. annemlerin urla'daki evinin bahçesinden bütün urla'nın beklediği gibi küp küp altın çıkmadı ama tabak çanak kırıkları, bi takım metal ıvır zıvır çok çıkıyor. atamadı annem bunları, "insanların tabakları, çatalları bak bunlar, ay canım canım" diye sevdi, en sonunda da bahçedeki deponun bi duvarında sergilemeye başladı.

bildiğiniz gibi urla'nın mübadele öncesi bi rum nüfusu vardı, bazen dedelerinin evini aramaya geliyor insanlar, çok acıklı hikayeler. geçen yaz annem bahçe kapısından bakan 4 tane kafa görünce koşup yakalamış, "aaaa alllaaaaşkına, vallahi olmaz, kalimeraaa" diye içeri almış, çaylar limonatalar sonrası, bu aşağıya fotoğrafını koyacağım tabak kırıklarını da göstermiş. bazılarının çöpü, başkaları için çok şey ifade edebiliyor.

camlar, porselenler.

bi başka tabak çanak grubu.

bunlar da metaller. çiviler, kulplar, saplar, at nalları.

August 17, 2012

süper kahramanlı prensesler


ah çok beğendim bu küçük kızı. hemen yazayım dediklerini.

1.kare: neden bütün kızlar prenses almak zorunda?
2.kare: bazı kızlar süper kahramanları sever, bazıları da prensesleri sever.
3.kare: bazı oğlanlar süper kahramanları sever, bazıları da prensesleri sever.
4.kare: neden bütün kızlar pembe şeyler almak zorunda da bütün oğlanlar başka renkli şeyler almak zorunda?

cevap veriniz çocuğa ahhahhhaa!

empati


günün çemkirmesini de yukarda bugünkü iletisini gördüğünüz zorunlu facebook arkadaşıma ithaf ediyorum. kendisi de sevgilisi de kocamın arkadaşıdır. istanbul'dan kalkıp düğünümüze geldiler, bu empati hassası kız, bütün günü benimle tek kelime konuşmadan ve arada masanın öbür ucundan gözlerini dikip bakarak geçirip geri döndü evine. sevgilisiyle küslermiş, o günü adamla barışmaya çalışarak geçirmeyi tercih etti. bize verdikleri hediyenin içinden de "en kötü gününüzde bozdurmamanız dileğiyle" diye bi yazı çıktı, empatik kız yazmış. o gün evlenen birilerine en kötü günlerini hatırlatmak da çok ince bi davranış hakikaten.
ben de bunları hissettim ve unutamıyorum facebook atarlısı kardeşim. çok tatlısın.

gemma correll

çok beğendiğim bi sanatçıdır. şu kendisi:


şunlar da bi kaç illüstrasyonu:





şurdan da web sayfasına gidebilirsiniz.





twenty years

radyo eksen çok placebo çalmaya başladı, acaba bi konser mi var yakın gelecekte diye şüphelenmeye başladım. son geldiklerinde çok eğlenmiştim kuruçeşme'de.

bugün aklıma bu şarkıları geldi. şarkıyı dinleyince de kardeşimle başbaşa geçirdiğimiz bi yılbaşı geldi, gittiğimiz yerde bu çalmıştı, ikimiz bağıra bağıra söylemiştk. "more than meets the eye" derken brian molko gibi elimizi gözümüze falan götürerek.

hayatımı kendisini özleyerek geçirdiğim kardeşim enki'aanım için ekliyorum.

that's the sight and that's the sound of it
that's the gift and that's the trick in it
you're the truth not i




August 16, 2012

mama kutusu

alışveriş sitelerinin birinde bu köpek maması saklama kutusunu gördüm. böyle bi şey almak istiyorum, çünkü geldiği koli kutusunun içinde duruyor mamalar, çok da ayak altında. bu evde böyle şeyleri depolayacağımız bi yer yok maalesef.

sonra ebatlarına baktım, çapı 29 santim, yüksekliği 34 santimmiş. acı acı gülerek çıtıt diye kapattım pencereyi. biz 15 kiloluk paketlerde alıyoruz koko'nun mamaları. bana santim değil metre lazım.

bi ara ulus'a, samanpazarı'na falan gidip düz bi çamaşır sepeti alayım ben. irisinden. teneke kutu merakım kadar sepet merakım da var çok şükür.

metro turizm

neden bu kadar ilgileniyorum bu metro turizm'le bilmiyorum. daha önce de yazmıştım. sahibi galip öztürk'ün uyuşturucu kaçakçısı bi adamla ortak otobüs firması kurmasıyla başlayıp içine milletvekilleri ve dahi mehmet ağar falan giren hikayesi şurda. tehdit, rüşvet, iflasa zorlama falan ne ararsanız var. türkiye'den kaçmaya çalışırken yakalanan galip öztürk için 145 yıl hapis istenmiş.

korkunç. üstüne bi de sürekli kaza yapıyor metro otobüsleri. çünkü umurlarında değil insan minsan. unutmayayım diye ilgileniyorum sanırım metro turizm'le. binmeyeyim, kimseyi bindirmeyeyim diye. o mahkemede 145 yıl falan almaz bu adam, bari biz unutmayalım nasıl biri olduğunu. saf saf otobüs bileti alıp sağa sola giden sıradan biri olarak bunu yapabiliyorum sadece.

geleneksel olarak yanan metro turizm otobüsü de koyayım, sonra gideyim. bu aşağıdaki otobüste 9 kişi öldü.


August 15, 2012

boyama kitabı

bill murray'li boyama kitabı çıkmış, çok beğendim! şurda gördüm. peki şu bill murray hikayelerini duydunuz mu; tanımadığı insanların partisine gittiği, insanlar eğlenirken evi süpürüp, çıkarken de "kimse size inanmayacak" dediği? ahhahaha! çok var bunlardan, gizlice yan masasındakilerin hesabını ödediği, süpermarkette rafların arasından fırlayıp su tabancasıyla insanlara saldırdığı falan. hepsi de bill murray'in "herkese anlatabilirsin ama kimse sana inanmayacak" demesiyle bitiyor.




August 14, 2012

neaa bedava mıı?!

söylemiştiniz ama inanmamıştım, postanede kartpostal varmış!

fatura yatırmaya gittiğimde gördüm, "senin için getirdik, istediğin kadar al mehi mehi" diye eğlendi postane çalışanları. aynı çalışanlar arada kek ve şeker de verdikleri için sesimi çıkarmadım. postane çalışanları karşısındaki tutumum yemek bekleyen bi sokak kedisiyle hemen hemen aynı.

netice itibariylen avuçladım kartları, 31 adet almışım. biraz utandım alırken ama şu anda çok mutluyum. nemrut var, izmir saat kulesi var, balıklıgöl ve semazenler de var. ptt şu anda biraz gözüme girdi.

aklınızda olsun yani, ptt'lerde bayram tebriği kartpostallar var ve bedavalar.

bunu da bildirdim, artık başka şeylerden bahsedeyim. içimiz dışımız kartpostal oldu ahhahahah!

mi padre esta loco

yağmurlukla denize giren babam olur. çok çılgınlı, atraksiyonlu biridir. sabahları 5'te kalkar, pijamasıyla çalışmaya başlar. yalnız genetik değilmiş bu maalesef.


bu erken kalkmalar boş vakit yaratır aynı zamanda. ben lisedeyken oyuncak ayıma sarmıştı babam. her sabah evin başka bi köşesinde başka bi kılıkta buldum ayımı. salonda güneş gözlüklü gazete okuyan ayı, kahvaltı masasında annemin cübbesini giymiş oturan ayı, bale tütüsüyle klozette oturan ayı. her seferinde kalp sektesi geçirdim "allahım bu kim evin içinde?!" diye. bi müddet sonra babamın dikkati dağıldı, başka şeylere sardırdı çok şükür.
biraz önce aradım, bağ bozumu festivaline gitmişler, üzüm güzeli açıklanacakmış, onu bekliyorlarmış annemle. sinirlerim bozuldu.

çok gıcık kaptım

söylenmeye geldim, gideceğim.

postcrossing'le amerika'ya yolladığım kart kızın eline ulaşmış, sisteme girmiş ama iki satır bi mesaj yazmamış bana.

kart istek listesinde beysbol, marihuana, grateful dead, gustav klimt ve nü resim vardı. ben de picasso'nun bu yanda gördüğünüz nü resmini yolladım. "arkasına sevdiğiniz bi şiiri yazıp ingilizce'ye çevirebilirsiniz" yazmış, üşenmedim onu da yaptım.
tamam resim biraz depresif belki ama bari bi "kartı aldım, çok sağol, kib bye" falan yazsaydın. suratsız.

benden bu kadar nü çıkıyor valla, o şiir de haram olsun sana. bok.

August 13, 2012

uzak postası

diğer zarfların arasında bi zarf dikkatimi çekti, ilk onu açtım zaten. jardzy'aanım sözünde durmuş!
ben o inekleri ısırır, akabinde o çayırda manyak gibi koşarım. sonra düşerim, kalkıp gene koşarım! resmen karta bakıp kendimi düşe kalka koşarken gördüm. ağlayan çocuktan ise gözlerimi alamıyorum. karşıma koyacağım sanırım, bakışarak halledeceğiz meselemizi.
yalnız 5 günde gelmiş kart bebekkhhh, hiç fena değil vallahi.


tebrik! tebrik!

bi posta daha tebrik geldi bugün!


vladimir, kart atmaya üşenmedikçe başka şeylere de üşenmemeye başlayacağımızı düşünüyorum ben. çok teşekkür ederim uzun uzun yazdığın için, çok sevindim.
karakitap, neşeli renkli kartı çok beğendim!
verbavolant'aanım, köpek kıçlı kartı çok beğendim, şiiri daha çok beğendim! ben de hayali sarılma yolluyorum burdan. sayıştay'ın 150. yılı kutlu olsun ayrıca!
sevgili nesrin, ness'in kelebekleri kadar papatyaları da güzelmiş, çok teşekkür ederim, uğraşmışsın oturup.
dilek, nilüferler için teşekkür ederim, hepimize bol bol küçük mucizeler diliyorum.
kağıt faresi, hikayene bayıldım, dedene ayrıca bayıldım! hep saklayacağım bu bahçeli macerayı, çok teşekkür ederim, çok incesin.
biraz şöyle biraz böyle, o zaman kasım'da görüşmek üzere! film izler, üzerine de kartpostal bakarız mesela.

ayh, ne çok teşekkür ettim. ama pek hoş oldu bu etkinlik. gene yapalım!



survival benim içimi kıydı

muse sevmem, kocam the barbarian ve arkadaşları arasında nedense dokunulmazlık mertebesine çıkmış vaziyette bu grup, anlamıyorum.

son albümlerinden bi şarkıları olimpiyatların resmi şarkısıydı, devamlı çaldı durdu. kapanış töreninde de arzı endam eyleyip bi kere de canlı ş'aaptılar. şarkıdan da nefret ettim, çünkü:

1. böyle marş gibi şarkıları sevmem. marş da sevmem, militer şeylerden hoşlanmam.
2. "hayat bi yarış ve ben kazanacağım" diye başlıyor şarkı. gerçekten de zeka ve yaratıcılık fışkırıyor her yerinden.
3. "affetmeyeceğim, intikam benim" gibi bi dizeyle tam olarak neyden bahsediyor bilmiyorum, burası herhalde 14 yaş grubu oğlanlara gaz versin, daha çok sivilce çıkarsınlar diye eklenmiş.
4. arkada bi koro var, ne diyorlar diye açıp bakmak zorunda kaldım. "fight, fight", yani "savaş, dövüş" falan diyorlarmış. yemin ederim "heil" diyorlar diye dinledim kaç gündür.

şarkıyı ekleyeyim.



her duyduğumda gözümün önüne şöyle bi resim geliyor.



August 12, 2012

bekliyorum


kızlar 1500 metreyi kazanınca gözlerimize inanamadık, barbar kocam conan bile duygulandı. üstelik güreş müreş de değil, bayağı atletizm! güreşi kaale almadığımdan değil ama geleneksel olarak güreşte halterde falan madalya almayı zaten beklediğimiz için. ki onlarda da şiştik bayağı bu olimpiyatlarda.

"allahııımmm bugünleri de gördük" sevincim, "yarabbi inşallah dopingli çıkmazlar" temennisine dönüştü bikaç gündür. bunu da lütfen türk atletlere olan güvensizliğime değil, bunca yıldır uluslararası müsabaka seyreden birinin temkinliliğine veriniz! ben dolu dolu sevinemezken gazeteler kötü kötü sevinmeye başladı. yok "çirkin ingiliz", yok "piste gömdük". bunlar spor ruhuna hiç yakışmıyor, bu erkek erkek tavırlar beni hasta ediyor. bizi de piste gömdüler oyunların başından beri, mindere yapıştırdılar, havuzda boğdular hatta?

bi emin olayım, türk bayrağı asacağım terasa, bekliyorum!

son bi şey daha, antrenör-sporcu evlilikleri beni oldum olası çok rahatsız etmiştir. antrenör ve sporcu arasındaki ilişkinin böyle neticelenmesi, bi çok sporcunun çocuk yaşta spora başladığını düşününce çok sinirlerimi bozuyor. ya da ben kötü niyetli biriyim bilmiyorum.

gertrude

ah çok güzel fotoğraf! çok güzel renkler!
köpeğin adı gertrude'muş, internetin derinliklerinde şuursuzca dolanırken bi çikolatalı mus tarifinin içinde buldum.


August 10, 2012

tom'a kart attım

postcrossing'de gördüm bu ilanı. amerika'da 70 yaşında ve KOAH hastalığının son evrelerinde bi amcanın tek dileği dünyanın her yerinden kartpostal almakmış. diyor ki ilanda, tom dünyanın kültürlerinden çok etkileniyormuş ama artık sağlığı seyahat etmesini engelliyormuş. hayatın ve dünyanın geçip gidiverecek olmasından korkuyormuş. ve dünyanın çeşitli köşelerini görebilmek için kartpostallar istemiş herkesten. turistik kart olur, doğa güzellikleri, insan yüzleri olur.

bu tom. ve köpekleri. ve pantolon askıları.
KOAH korkunç bi hastalık.



böyle şeylere hiç dayanamam hemen yazdım iki tane kart. ben de yazayım derseniz eğer adres şu:

Wish of a Lifetime
Attn: Tom Burgett
1821 Blake St. Suite 200
Denver, CO 80202
USA

arkalarına iki satır bi şeyler yazdım, deniz var burda, tarih var, koko selam söylüyor falan diye. bunlar da kartlarım.





August 9, 2012

güzel dövme

çok beğendim dövmeleri, ne zamandır bu kadar kendine has bi tarz görmemiştim. (bu "tarz" lafından da kusturmuşlar, gene yazarken farkettim.) dövmecinin adı xoil, fransızmış, burdan facebook sayfasına gidebilirsiniz.
gece gece oğlan gövdesi görmüş olduk hem.





urfa

bi kahve yazısı yazıp yolladım yeni açılan kahveli bloga, bakalım beğenip yayınlayacaklar mı? yazarken de urfa'yı özledim gene. bi aralar ekşi olmayan bi sözlükte yazmaya kalkmıştım, 6 sene önce urfa için şunları yazmışım.

iki fotoğraf buldum, o zamanlarki telefonumun kötü kamerasıyla çekmişim. gene de hoşuma gidiyor bu iki kare, heyecanla çekildiler çünkü.

gece kazı evine giderken sokak manzarası, dolunay olunca sokak lambasına gerek kalmıyor, ay ışığı kireçtaşını çok acayip hallere sokuyor.

bi sabah gözlerimi açıp bi baktım ki bu kedi'aanımla senkronize bi şekilde uyumuşuz gece. o arka bacağının özgür haline güldüm, sonra kalkıp çalışmaya gittim, o güneş iyice doğana kadar uyumaya devam etti. fotoğrafın açısı bi tuhaf, ben yer yatağında yatarken çektim bunu, kedi de dam duvarının üstünde yatıyordu.

koko

geceleri lazerli zombiye dönüşmesi dışında çok iyi bi köpektir.


August 8, 2012

cinayetli kitaplar

niye okuduğum kitapları yazamıyorum ben bi türlü, ne acayip?

şunları okudum geçen ay.

artık arı kovanına çomak sokan kız'ı anlatmaya kalkanı dövüyorlardır herhalde. şahsım adına hikayenin bitmesine sevindim. lizbeth'in fotografik hafızası ve dövüş sporlarındaki muvaffakiyetleri sinirlerimi bozmaya başlamıştı. ama avrupalı polisiye-macera kitabı okumak her zaman için serin bi hissiyat yaratıyor bende, hoşuma gidiyor.

james patterson'ın swimsuit'i türkçe'ye "bikini" olarak çevrilmiş. bi manken kızın mayo çekimleri sırasında ortadan kaybolmasıyla başlıyor, seri katilli bi şekilde devam ediyor. bu kadar fütursuz bi seri katil okumamıştım şimdiye kadar, hakikaten hiçbi şey umrunda değildi kitap boyunca. james patterson da seri bi şekilde yazıyor bu kitapları, eğlenceli okunuyor. çok şükür ki insanlar havaalanında falan alıp gittikleri yerde bırakıyorlar adamın kitaplarını, benim elime hep böyle geçiyor bunlar. swimsuit'i jardzy yollamıştı, hala eritemedim o koliyle gelen polisiyeleri!

bir cinayetin psikanalizi'ni sahafta gördüm, "cinayetliyse olur o zaman" diye aldım. kapağında "2007'de ingiltere'nin en iyi kitabı seçildi" yazıyordu, biraz da ona güvendim, hızla okuyup bitirdim, karakterleri arasında sigmund freud ve carl jung da olan hikaye 1900'lerin başında amerika'da geçiyor. katil kim diye okurken bi yandan da new york'un nasıl büyümeye başladığını, ilk zenginleri, ilk gökdelenleri, gündelik hayatı falan da okumuş oluyorsunuz. düğümler bi yandan psikanalizle, bi yandan da zeki bi dedektifin çabalarıyla çözülüyor. tavsiye ederim, güzel yazlık bi kitaptı.

normal koşullarda isteyene gönderirdim ama bu seferlik affediniz. kayınvalidem çılgınlar gibi polisiye okuyor, ona söz verdim! ve fekat çabuk okuyor, bitirince yollayabilirim.

August 7, 2012

hholimpiyat

olimpiyat şeysi yazmıyorum, yazayım dedim. akşamları seyrediyorum, o yüzden gündüz sporcularından pek haberim yok, senkronize yüzmeler falan yalan oldu hep.
geceleri gördüğüm bu iki sporcuyu çok beğendim:

1. alman cimnastikçi marcel nguyen. her türlü takla ve parendeye rağmen saçları hiç bozulmadığı için. bi de japonların cırbanlığı yanında efendi kaldı çocuk, sakin sakin madalyalar falan aldı. bunun için.


2. kenyalı atlet ezekiel kemboi. 3000 metre koşup bi de birinci olduktan sonraki küçük dansı ve beni duygulandıran neşesi için. ikinci gelen fransız atletin kucağına atladığında hafifçe ağlamış olabilirim. olimpiyat ruhu beni ağlatıyor.






küçükken hep rusları tutardım, artık tutmuyorum. mango kasa kuyruklarında dirsek yiye yiye bütün sempatimi kaybettim. dün akşam isinbayeva 3. oldu, için için sevindim. zaten yıllardır bi santim bi santim rekor kırıp her santimine ev-araba falan almasından hiç hoşlanmıyordum, spor ruhu böyle bi şey olmamalı. bu hislerimi kocam the barbarian ile paylaştığımdan beri her gördüğümüz rus kadın sporcu hakkında "mango indirimine koşuyormuş ehihihi" diye korkunç şakalar yapıyoruz. ve hayır, utanmıyorum bundan.

yihhhii!

kardeşimin yolladığı kartlar geldi bugün. çok güzel kartlar atar hep. norMeç macerasını ise şurdan okuyabilirsiniz.


ayının bakışlarına ve o arka ayağına kurban! gandhi'yi ikimiz de pek severiz, manidar kızkardeş kartları olmuş bunlar.

ayrıca türkiye'de birilerinin bu kart işine el atması gerekiyor, böyle kartlar yapanın en iyi müşterisi olurum ben.

boduru

bodrum'u çok severim, kalesini de (ayrıca khaleesi'yi de) çok beğenirim. verba volant eski bi fotoğrafını koymuş facebook'a, aklıma geldi.

en gerizekalı arkoooolojik anılarımdan biri bodrum kalesi'yle ilgili.

lisans öğrencisiydim, o zamanlarki en yakın arkadaşımla staj yapmıştık 4-5 ay bodrum kalesi'nde. INA yani sualtı arkeoloji enstitüsü'nün güzel bi gönüllülük programı vardı, hala vardır herhalde. günde 7 dollares ve yatacak yer karşılığı gidip işlere yardım edebiliyorsunuz, dalmaksa dalmak, restorasyonsa restorasyon. çok şey öğrendim ben orda. 7 dolar bodrum gibi yerde yetmiyor tabi ama kalacak yerde güzel mutfak falan vardı, idare etmiştik iyi kötü. arkeolojide evden destek gerekiyor bi miktar maalesef.

süper bi laboratuvar şefi vardı, her gün başka bi iş yarattı bize, her şeyi görebilelim diye. osmanlı batığı camlarını da yapıştırdım, uluburun batığı'ndan çıkma altın eserlere saklama kutusu da yaptım. bahsedeceğim günün sabahı da bizi kulelerden birine yolladı, elektrik süpürgesiyle toz alalım diye. fransız kulesi'ydi galiba, hatırlamıyorum şimdi. bu kuleler dışardan göründüğünden daha derindir, deniz seviyesinin altında da kayaya oyulmuş vaziyette devam eder. o elektrik süpürgesini laboratuvardan kuleye indirene kadar tavuskuşu saldırısı da dahil başımıza gelmeyen kalmadı ama en saçması bu değil.

işimiz bitti, çıktık akşamüstü, bira içelim bari diye kumbahçe tarafına bi yere gittik. böyle fotoğraftaki gibi denize karşı oturmuş, birileriyle sohbet ediyorduk. "tatilde misiniz?" diye sordular, "yok çalışıyoruz" dedik. "aa nerde?" sorusuna cevap olarak elimizle kaleyi gösterdik "aha şurda" diye, ki çok havalı buluyordum bunu yapmayı. ve o anda farkettik ki koskoca kulenin bütün ışıklarını açık bırakmışız, carıl carıl yanıyor lambalar.

sabaha kadar kıvranıp sabah ilk iş tavuskuşlarını, manyak horozları falan ite ite gidip ışıkları kapatmıştık. ilerleyen günlerde devasa bi küpün altında kaldığımız da oldu ama onun fotoğrafı var, bulunca yazarım.

hayatımın ilk güneş tutulmasını bodrum kalesi'nin burçlarından seyretmiştim, asla unutmayacağım, çok etkileyiciydi orda olmak.

yaaa işte para mara biriktiremedim ama böyle şeyler biriktirdim 16 senelik arkeoloji maceramda diyerek emekli amca gibi bitireyim yazımı. (emeklileri tenzih ederim, annem de emekli benim.)


deli mayolu kız

bunu, hintli bi arkadaşı kardeşimin facebook duvarına yapıştırdı. yeni seyrettim, siz de eksik kalmayın istedim.

hele hele.

Deli Mayolu Kız - Oh God, Did You Put Something In My Drink | Alkışlarla Yaşıyorum

ay tansiyonum düştü yemin ederim

geç yattım erken kalktım, kendime gelemedim. biraz önce verba volant bi gazete haberi yolladı, kaşım gözüm seğiriyor şimdi de. bi kahve daha yaptım kendime.

habere göre devlet resim ve heykel müzesi'ndeki eserlerden 202 tanesi kayıp, 46 tanesi sahteleriyle değiştirilmiş, 27 tanesinin ise sahte olma ihtimali çok yüksek. kayıplar arasında hoca ali rızalar, ibrahim çallılar, fikret muallalar, bedri rahmiler var. hatta bol bol bunlar var. bi tane de aivazovsky var.

geçenlerde osman hamdi bey'in okuyan emir'i ile birlikte ingiltere'de müzayedeye çıkmıştı bi aivazovsky resmi, kaça satıldığını yazıyorum şimdi: 3 MİLYON 233 BİN 205 STERLİN. ortada dönen paranın miktarını siz düşünün.

o müzayededen önce jardzy ile beraber sağa sola emailler atmıştık, "sattırmayın, siz alın osman hamdi bey'in resmini, lütfen lütfen!" diye. bana kültür bakanlığı'ndan okuyup okuyup anlamadığım bi email geldi en sonunda, "yurtdışında olduğu için ş'aaapamayız" diye. özel müzelerden cevap bile gelmedi.

devlet resim heykel müzesi'nden resimleri uçuranlar o müzede çalışanlardır, öyle etik metik davranamayacağım. başka türlüsü mümkün değil, toplam 275 (İKİ YÜZ YETMİŞ BEŞ!) resmin ortadan kaybolmasının başka izahı yok. gözümde birinci dereceden sorumlusu da o müzenin müdürüdür, bizzat suça karışmadıysa bile göz yumduğu ya da daha fenası farkına varmadığı için. yazıklar olsun. resmen hırsızsınız.

yeri gelmişken hakaret edeceğim bi diğer grup da eser kolleksiyonerleri. hayat size güzel, nerden aldığınızı açıklamak zorunda değilsiniz, zaten kimsenin umrunda değil, kanunsuz yoldan eser satın alan bütün kolleksiyoner, siz de lağım faresisiniz.

çürüyen bi ülkenin her tarafı eşit çürüyor, bunu bi kere daha anlamış oldum. memleketimi başkalarıyla karşılaştırmaktan hiç hoşlanmıyorum ama yukarda bahsettiğim osman hamdi bey'in okuyan emir resmini şans eseri ingiltere'de bi müzede görmüştüm. müzayede haberini duyunca o müzeye de email attım "neden satıyorsunuz resmi?" diye. gelen cevap şöyleydi, "müzayedeye çıkan bizim osman hamdi'miz değil, bizim bütün resimlerimiz halka açık bi kolleksiyonun parçasıdır ve biz resimlerimizi satmayız. okuyan emir hala sergide duruyor, umarız gene gelip ziyaret edersiniz."

nasıl bi görsel koyacağımı bilemedim, bi tane aivazovsky koyuyorum. anca google'dan bakarız zaten.
gemiler gidiyor limandan. geri de dönmezler.




August 6, 2012

pazartesi

hava bi acayipti bütün gün. kapalı ama sıcak. sıcak ama rüzgarlı.


koko uyumadığı anlarda uzaklara baktı gizemli şekillerde. mr. spock da o tarafa bakıyor hep.


ben de koko'nun toynaklarıyla biçtiği çarşafları diktim. çarşaf ucuz bi şey değilmiş, bunu evlendikten sonra farkettim.


bu küçük dikiş setini çok seviyorum, iyi ki almışım.


kaktüsün saksısını değiştirdim. çok ağır oldu, koyacak yer bulamadım.


kafamın içi çıfıt çarşısı olmuş, bi de bunu farkettim.