September 27, 2012

tom amca'dan haber var!

tom n'aapıyor acaba diye merak ediyorsanız, şuraya bi tıklayın lütfen.
tom da kimdi yahu diyorsanız, o zaman buraya tıklayın önce.

80 ülkeden 1421 kartpostal gelmiş! yukardaki linkte tom'un kartlarıyla birlikte nefis fotoğrafları var, birinizin güzel istanbul kartını gördüm elinde. 9. fotoğraftaki medusalı multi view de galiba benim kartım. arkasına koko'yu çizmiştim ve sanırım biraz ağlıyorum şu anda.

çok güzel yaptık biz bu işi bence!

bi soru


bilmiyorum.
belki kıvanç tatlıtuğ biliyordur.

davuk, kitap, pul, taa çin'den bi ballad

leylak dalı tavsiye etmişti hop-çiki-yaya polisiyelerini, geçen gün gidip aldım üç adet. iki tane alıyordum, pantolon askılı sahaf amca "bu kadar temiz 2. el bulamazsın, bunu da al" diye can yayınları'ndan çıkanı da verdi. daha başlayamadım, hala ihsan oktay anar'ın yedinci günü'nü okuyorum geceleri. bazı yerlerinde bayağı yüksek sesle güldüm, çok güzel.

çok kitap birikti, bi kitap kulesi de benden çıkar. o arada masam da eski haline döndü, çeşitli hayvanlar, defterler, gıda maddeleri ve başka şeyler. belki de asla derli toplu bi masada çalışamayacağım gerçeğini kabullenip hayatıma öyle devam etmem lazım. bilmiyorum. bu tavuk beni düşüncelere gark etti.

bugün 4 kartpostal, 1 adet de müzik cd'si geldi. cd'yi çalıştırmayı beceremedim henüz, itunes aklını kaçırdı "ne yapmaya çalışıyorsun anlamıyorum" diye.

kartpostalların iki tanesinde çok güzel pullar vardı, onları koyayım aşağıya.





bu çin'den.

bu da amerika'dan.

çin'den gelen kartın arkasına bu aralar en çok dinlediği şarkıyı yazmış emilin, onu da dinleyelim gitmeden, romantik. san'atçının adı wanting qu. video küçük bi tokatla başlıyor, ayrılık şarkısı diye tahmin ediyorum.






gene hayvan yazısı

bu hayvan hakları yasası değişiklikleri beni bi kaç sebepten geriyor. şu saate kadar değişiklik teklifini bulup da okuyamamıştım, ceren'in yazısında iki tane link var, ordan okunabiliyor. facebook'tan takip ettiğim çeşitli hayvan derneklerinin sayfalarına bakıyorum, bu protesto toplantıları eşzamanlı, her şehirde bu pazar günü ama bazı yerlerde ankara için nedense 7 ekim yazmışlar.

bu teknik sıkıntılar bi yana, bu "tehlikeli köpek cinsleri" tanımı beni inanamayacağınız kadar korkutuyor. yeni teklifte 4 köpek ırkı sayılmış, sonra da eklenmiş "ve bunlar gibi tehlikeli köpek ırkları" diye. böyle listelere dobermanları da ekliyorlar, derdimi kime anlatabilirim bilmiyorum. geceleri bize sarılıp uyuyan, çocukları sırtına bindiren köpeğimizi almaya kalkarlarsa ne yaparız bilmiyorum. sokakta her zaman tasmalı, her zaman bize yapışık yürüyen ve en büyük hadisesi bazen insanların alışveriş torbalarına burnunu sokmak olan köpeğimizi ve bizi, köpek dövüştüren aşağılık insanlardan ayırabilecek mi bu kanun?

bu şahsi dertlenmem. bi yandan da böyle kanunların meseleleri yeraltına indirdiğini düşünüyorum. urla'nın göbeğindeki evinin bahçesinde horoz dövüştürdüğünü gözlerimle gördüğüm, her hafta başka bi iri köpeği bahçesine bağlayan, sonra o köpeği arabayla gelen birilerine verip yeni bi iri köpek getiren adamı defalarca şikayet ettik, gelip köpeği aldılar, pitbulldu. adam bahçesindeki pitbullun kendisine ait olmadığını iddia etti, "haa öyle mi, peki o zaman, kib byeee" diye kapandı konu. ertesi gün yeni bi köpek geldi bahçeye. bu adamı, ağaca yarım metrelik iple bağladığı pitbullun yüzüne tarım ilacı sıkıp eğlenirken gördüm ben. sonra neden köpek agresif diye merak ediyoruz? ya da mesela koko'yla çıkıp dvd almaya gittiğimizde, dvd'ci oğlanın "aaabi benim de pitbullum var, dün akşam bi oynamışız, duvara çarptım, sert oynamayı seviyorum ben ehemehe" demesini ne yapacağız? hiç bi canlının duvara çarpılmaktan zevk alacağını zannetmiyorum.

başka bi hikaye, arkadaşımın komşuları bu insanlar. ergen oğulları istiyor diye eve köpek alınmış ama dini inançları gereği evin içinde barındırılmayan, oğlanın da hevesi geçince balkona atılmış, yaz-kış bütün gün o küçücük balkonda kendi kakasına bulanmış vaziyette ağlayan köpek ne olacak?

geceleri süper kahraman kostümüyle sokağa çıkıp bütün bunları düzelttiğimi hayal ediyorum. parasını bastırıp istediğiniz hayvanı alabildiğiniz sürece daha çok köpek acı çeker, insanlar huzursuz olur sokaklarda. barınaklardan hayvan sahiplenecek yapıda insanlar da değiliz, çankaya belediyesi barınağı'nın sayfasına bırakılan yorumların %80'i cins köpek soruyor, "rotvaynır var mı, goldın var mı?" diye. o rotvöynör, o cnmmm goldınnn çHoq tatlıaaa falan bi kaç ay sonra gene sokakta, ben size söyleyeyim.

bu benim karamsar tarafım. iyimser tarafımı alıp o mitinge gideceğim, hala hangi gün olduğuna tam olarak emin olamasam da. daha iyi kanunlar hazırlanabilir, daha iyi barınaklar yapılabilir, hep birlikte buna kudretimiz olduğunu düşünüyorum. ömr-ü hayatımda bi kere daha "ördeğe tecavüz eden adam" diye haber okumak istemiyorum, bi keresi bile çok fazlaydı.

September 26, 2012

bayılırım canlı renklere

takip ettiğim bi blogda gördüm, çok hoşuma gitti. miss moss, new york moda haftası'ndaki bi defilenin elbiselerini ukraynalı bi halk sanatçının resimlerinin üzerine oturtmuş. elbiseler mara hoffman, resimler maria primachenko. resimleri keşfettiğime daha çok sevindim.





September 24, 2012

burnunda metalle Devlet memurumu olacakmış

başlığı olduğu gibi aldım, milliyet gazetesi okuyucu yorumudur. haberin kendisi de şurda. bi adayı, burnunda hızma var diye kpss sınavına almamaya kalkmışlar. resimden anladığım kadarıyla da minik bi nokta kızın burnundaki, öyle halka falan da değil. haberin bi kısmı bu zaten, araba anahtarı var diye sınava giremeyenler de olmuş.

yorumu yazan kardeşimle karşılıklı çay içerek konuşmak isterdim. "devlet"i büyük yazmana gerek yok ama soru ekini ayırman lazım diye başlardım. akabinde de çok sıkılırdım herhalde konuşmaktan. daha düşünürken sıkıldım.

haberin resmi bu aşağıdaki, milliyet'ten aldım. kız, hızmayı çıkarıp girmiş sınava. ben çıkarmazdım, zaten nasıl çıkaracağımı da bilmiyorum, vidalı midalı bi şey. fotoğrafa bakarken aklıma kardeşimle gittiğimiz kürtaj yasası protesto mitingi geldi. üzerimi arayan kadın polis iki göğsümü de avuçlamıştı. "n'ooluyoruz?!" diyebildim sadece, kolumdan tutup itti beni miting alanına doğru. üst arama prosedürü böyle midir bilmiyorum ama taciz böyle bi şey, onu biliyorum.


bi dip boyası için ne kadar ileri gidersiniz?

hafta sonu bunlar oldu.

1. bazen yan masalara laf atan biriyim. dün akşam tan'la tanıştım bu şekilde. sıkıntıdan annesinin çantasını kafasına geçirmişti. zamanında masaların altında, bitiştirilen sandalyelerin üstünde, garsonların kucağında falan uyumuş bi çocuk olarak bi şeyler yapmam gerektiğini düşündüm, barın menüsünden origami yaptım. tan efendi sınırlı origami becerilerimi ziyadesiyle takdir etti. sonra telefonda balon patlatmaca oynadık, ben kaybettim. valla bilerek kaybetmedim. tanımadığım masanın çocuğunu oyalama çabalarım karşılığında tanımadığım masa, peçeteden gül hediye etti bana. iyi bi alışveriş oldu.

2. ordan kalktık, barbar kocama ve barbar arkadaşına kahve ve tatlı ısmarlamayı teklif ettim. kocamın önüne şu geldi.


genç kızlık hayalleri kadar pembe pasta. barbar arkadaşımız meseleye şöyle nokta koydu: "aaabi hello kitty'i yiyiyorsun". ben stil sahibi biri olduğum için şeftalili tart yedim. barbar arkadaşımız barbar olduğu için zifiri kahve içti sadece.

3. özgür ruhlu kuaför emre bana ulus'ta randevu verdi. pazar günümün ilk yarısını veterinerde (koko'nun çene mantarları), öbür yarısını ulus'ta gece çalışan kızların gittiği bi kuaförde saçlarımı boyatıp emre'ye çemkirerek geçirdim. yemin ederim param olsa kuaför açacağım, "al senin bu dükkan" diyeceğim, ikimiz de rahat edeceğiz. ama ordan da kaçar kesin. kendi dükkanından kaçtığı da oldu, olmadı değil.

saat 00:27, hadi hayırlı haftalar olsun, hava sıcak olacakmış.


September 22, 2012

geçen haftanın kartları 2

aralarından seçtim, çünkü postcrossing forumunda arı gibi çalışmamın neticesi olarak çok kart geldi bu hafta. 

bu kotovasiya kartında çok gözüm vardı, postcrossing'de favorilerim arasındaydı. yollayan kıza dünyanın en uzun teşekkür mesajını yazmış olabilirim.



bu aşağıdaki kart da gene favorilerimdendi, rusların bu kartlarını çok beğeniyorum, bizde de olsa keşke. meşhur rus yazarlar var, yemekler var, çok güzeller. arkadaki damga kartın ön yüzüne geçmiş sandım önce ama öyle değil. benim kartı damgalamışlar postanede, sonra üzerinde başka kartlar damgalanmış, onların izi çıkmış. rus postane çalışanını bi elinde votka şişesi, öbür elinde damga, kalinka söyleyip kart damgalarken hayal ettim ehihihi.



bu alttaki japonya'dan, bu seriden başka bi kart favorilerimdendi, bunu alınca da çok sevindim. junzo terada japon bi sanatçıymış, bu serinin adı "happy animal time".



barbar kocam japon postcrossingçilerin el yazılarına hayret etti, hazır bi font gibiymiş. çok düzgün yazıyorlar hakikaten ama el yazısı gibi de değil, enteresan. pulları da çok güzeldi, o yüzden arkasını da koydum kartın. bakınız;



romanya'dan danut'la değiş-tokuş yapmıştım, boğaz köprüsü, sultanahmet falan yollayıp karşılığında aldığım kartlardan biri bu aşağıdaki. merhaba vlad, ehehehhe.



son olarak da roald dahl kartı. yazdığı çocuk kitapları olsun, büyükler için kısa hikayeler olsun, kalbimde çok ayrı yeri olan biri roald dahl. bu seriyi royal mail çıkarmıştı, hem yazarı hem de hikayelerin illüstratörü quentin blake'i anmak için. çok güzel pulları da var. royal mail internetten de satıyor her şeyi, alsam mı diye düşünüyordum, böyle gelince daha kıymetli oldu.



bunların dışında çilekler, kirazlar, sırt üstü yatan tekirler, natürmortlar, şelaleler, boz ayılar, milli parklar var. 2 haftadır doğru dürüst ilgilenemiyorum, o yüzden bu ayın geri kalanı pek kart geleceğini sanmıyorum. o arada bu elimdekilere bakarım ben zaten. bu kartpostal meselesi son zamanlarda burnumu soktuğum en güzel şey oldu.

geçen haftanın kartları 1

önce arkadaşlarımdan gelenler.

bu ikisi leyla'dan. kart attığını biliyordum ama gene de görünce çok heyecanlandım! bu, kartpostal atmanın en güzel hallerinden biri, "buralara geldim ben, bunları gördüm, sana yolluyorum" hali.



bu da tuğba'dan geldi, taaa cezayir'den. hafta içi tuaregler'den bahsetmiştik, sonra ben gece oturup internetten okumaya devam ettim. çok güzel geleneksel dövmeleri olduğu farkedince oraya saplanıp kaldım, bilimsel araştırmamın şiştiği yer oldu orası ahhahaha! meilleurs voeux, best wishes demekmiş bu arada.


bu da pek kıymetli leylak dalı abla'mdan. bu botanik çizimleri çok seviyorum, en son akasya ağacını fasulye sanmış olmamın üzerine de manidar oldu ahhahahah! evethh. elim titredi herhalde, yamuk taramışım kartı.


September 21, 2012

laynıl

hehehe, bu neşeli akademisyen benim ofisin çaprazında ikamet etmekte. kapısında bunu görünce ben de kopardım bi tane.

bahtıma bu çıktı. şimdi içimden şarkıyı söylüyorum ve kendimi durduramıyorum. yarabbi.

elma ekşiymiş yalnız

mütevazi ikinci kahvaltım. hobbit olsaydım ağlardım herhalde çeşit azlığı karşısında. kantin kekleri kuruydu, almadım. ama ağaç mağaç, çim vardı en azından. tam 11'de yedim.

üstüne öğle yemeğine de çıktım, brokoli ograten yemeye kalktım. neler neler ograten yedim ben bugüne kadar, gel gör ki brokoli çok kötü bi fikirmiş.

yarın bu "patatesli, ziyadesiyle lezzetli, tuzlu kek" tarifini deneyeceğim. burdan tarife bakabilirsiniz, fifiri usta'nın mutfağından, denenmiş tarifler. hobbit gününe yakışır bi kek olacağını düşünüyorum.

hafta sonu için tek hedefim berbere gidebilmek, şu an için tek hedefim de açık havaya çıkabilmek. kayıt onayı vermem gereken 3 kişi kaldı, sistem çöktü. kibar harflerle yazılmış "en kısa zamanda geri gelecek" yazısına bakıyorum bi saat kadardır.

akasya olduğunu tahmin ettiğim bi ağaç gördüm kampüste, fotoğrafını çekip koyacağım, bakalım öğrenmiş miyim akasyayı.

ikinci kahvaltı, öğünlerin en mühimi!

hobbit'in yayınlanmasının 75. yıldönümü kapsamında "ikinci kahvaltı" günü bugün. dünya çapında yerel saatle 11:00'da ikinci kahvaltılar edilecek! benimki biraz acıklı olabilir, okuldayım çünkü. ama önemli olan ruhu yakalamak. bi kek, bi çay ayarlarım diye düşünüyorum. acısını yarın "hobbit günü"nü kutlarken çıkarırım.


September 18, 2012

yihhi!

keh keh keh, hiç ummuyordum ama dobermanlı kart gelmiş. gerçi değiş-tokuştan geldi ama olsun, buzdolabına mıknatıslayacağım hemen, j.'nin koalasıyla arkadaş olurlar diye tahmin ediyorum.
dobermanlar kuyruklu ve kulaklı kalsın temennisiyle resmi ekliyorum. ayucuk.


bunlar da pulları;


susanne'nin bu kıyağının altında kalmayayım, bi kenarda kıymetli kartlarım vardı, onlara bi ş'aapıyım ben. ay çok heyecanlandım.

bi film, bi şarkı ve başka şeyler

dün akşam wild bill'i seyrettik, beğendim ben. konusunu yazayım, belki ilginizi çeker.

bill 8 sene sonra uyuşturucu, adam öldürmeye teşebbüs gibi suçlarla girdiği hapisten çıkar, anneleriyle sandığı 2 çocuğunun onca yıldır bi başlarına yaşadığını farkeder. anne başka bi adamla basıp gitmiştir, çocukların biri 11, öbürü 16 yaşındadır ve ne çocuklar baba ister ne de bill'in babalık yapmak gibi bi niyeti vardır.

o arada sosyal hizmetler duruma uyanır, çocuklardan büyük olan koruyucu aileye gitmemek için bill'i tehdit ve ikna eder: sen bize bakacakmışsın gibi davran, ben de hapisten çıkar çıkmaz eski günlerine döndüğünü polise ihbar etmeyeyim.

bu zorunlu babalık müessesesi çerçevesinde olaylar gelişir. küçük mutlu anlar, dramlar, gençlik aşkları, ingiltere'nin fakir tarafı ve normal insanların dünyasından kendine küçük bi parça isteyen bill'in başına gelenler.

oynayan herkesi pek beğendim. andy serkis'i küçük bi yan rolde görünce güldük, en son sanat belgeselinde van gogh olarak seyretmiştik. meh meh meh her rolün adamı diye takdir ettik mr. gollum'u. andy serkissssssss. ehihihiih.

yarın güzide üniversitemizde kayıtlar başlıyor, kişilik bölünmesi çerçevesinde sekreterlik de yaptığım için gidip kayıtlara bakacağım. dı özgür ruhlu kuaför emre, tam da korktuğum gibi gene ayrılmış son çalıştığı yerden. en azından telefonu çalışıyor diye sevindim, pazar gününe randevulaştık, bi arkadaşının dükkanında bu kafamın tepesinde havaya dikilen 2 tel beyaz saçtan kurtaracak beni.

2 tane mektup arkadaşım var artık benim, postcrossing forumundan buldum, onlara cevap yazmam lazım. katrin'le müzik zevkimiz uydu, kai'la da hayattan beklentilerimiz. k.'lerden amerikalı olanının mektubun sonuna "obama'ya oy vereceğim ben" diye eklemesi hem hüzünlendirdi beni, hem hoşuma gitti. ben nasıl dandik bi film seyredip elçilik yakan kuduz biri olduğum düşünülsün istemiyorsam, o da obez ve aptal bi amerikalı olduğu düşünülsün istemiyor demek ki. hayat, bizi nelere mecbur bırakıyorsun. ha obama çok mu şahane diyor olabilirsiniz, en azından hakaret etmiyor herkese. benim standartlarım çok düştü geçtiğimiz yıllar içinde ahhahaha!

gideyim bari. çinli bi kıza çok süper karışık cd yaptım, onu yollayacağım, 3 tane de kart var atmam gereken. kızılay'dan çerçevelettiğim reprodüksiyonları alayım. giderken şu çalıyor çinli kız miksinde, siz de dinleyin.

morrissey geliyor ve diyor ki, beni yaşayan bi ölüye dönderiverdin.



September 17, 2012

bi bük, bi kapı

arkadaşlarımın yolladığı kartlara daha çok seviniyorum. bu ilk kart sarı saçlarından kendisi suçlu olan soul-meytimden. arkasına kazıdan kaçıp deniz kenarında kahve içtiğini yazıp kartı kaçtığı kazının ana üssüne yollamasını bilhassa takdir ettim ehheheh. makinadan da geçirtmemiş, pul yapıştırmış sarmanım benim.

çok güzel palamut bükü manzarası, da tarayınca bi renkleri soldu, niye böyle oluyor acaba?

bunu da deniz elden teslim bıraktı cumartesi günü, alaçatı kapısı. bu kartın da renkleri daha koyu aslında.

elden teslim diye pulu yok zannediyorsanız, yanılıyorsunuz!

halis mulis el yapımı sonbahar serisi üstelik. 

September 13, 2012

krom sarısı ve yalnızlık

yarın için sunum hazırlıyorum ama 2 dakika durup şunu yazmam gerekiyor. bi süredir bi BBC belgeseli seyrediyoruz, "power of art - sanatın gücü" diye. 1600'lerden başladı, her bölümde başka bi ressam ya da heykeltraştan bahsediyor ama döneminin geleneklerinden sıyrılmış, söyleyecek bi lafı olan, aykırı sanatçıları seçmişler hep.

dün akşam van gogh'lu bölümü seyrettik, ben böyle sanatçı buhranlarını, o meşhur kulak kesme hikayesini bi kere daha dinlemek gibi beklentilerle oturdum, ki severim van gogh. kim sevmez ki zaten, herhalde en çok ismi bilinen ressamlardan biridir. ve fekat BBC, BBC'liğini yaptı ve beni çok çarptı bu bölüm.

deliler gibi kitap okuduğunu bilmiyordum mesela, şekspir'i falan hatmettiğini, yalnız olduğunu, sevilmek istediğini. bazen günde birden fazla resim bitirirmiş, öyle fışkırıyormuş içinden resim yapma isteği. hiç resim eğitimi almamış. ve kardeşi theo'ya yazdığı mektuplar tabi. mektupları biliyordum ama mesela hep şöyle imzaladığını bilmiyordum; "ever yours with a handshake", çok istedim türkçe karşılığını yazayım ama bilemedim nasıl çevrilir. böyle deli gibi mektup yazmak nasıl bi histir, anladığımı düşünüyorum.

ruhu huzur bulamamış, en sonunda kendini vurmuş. bunla ilgili de türlü tevatür dolaşıyor, öldürüldüğünü iddia edenler var. son sözü "the sadness will last forever" olmuş, "hüzün sonsuza kadar sürecek". mezarı paris'te bi yerlerde, yanıbaşında da kardeşi theo yatıyor, van gogh'tan bi sene sonra ölmüş o da.

belgeseli hazırlayan sanat tarihçisi simon schama bu aşağıdaki resmini anlattı en sonunda, neden çok önemli olduğunu. resmin ortasındaki hiç bi yere varmayan yol, hiçe sayılmış perspektif kuralları, bakanı içine alan buğday tarlası ve geliyorlar mı gidiyorlar mı belli olmayan kargalar. sonsuz yalnızlığın ve hüznün resmi.


resimleri kimselerinkine benzemeyen, yalnız ve üzgün van gogh'u bi kere daha bağrıma bastım dün akşam. geçen kış bi müzede "vazoda ayçiçekleri"ni görmüştüm van gogh'un, bütün hüznün yanında resmen hayat fışkırıyordu resimden, bu ikisini aynı anda nasıl resmedebilir insan hala anlayamadım.
belgesel dizisini seyrettikçe ne kadar çok resmi dünya gözüyle görme fırsatım olduğunu farkettim ve çok şanslı hissettim kendimi. bi şey için şükran duyacaksam bunun için duyabilirim hiç düşünmeden.

ever yours, always with a handshake,

fermina.



September 12, 2012

pullardan neler öğrendim

yeni kartları koyayım. bunlar hep kişisel değiş-tokuş.

bu ukrayna'dan, chufut-kale ortaçağ'dan kalma bi mağara-kentmiş. yulia uzun uzun anlatmış tarihini kartın arkasına, çok hoşuma gitti.

pulları da çok güzel, romantik.

bu da tayvan'dan, ressamın adı georges seurat'mış. kartpostalın solukluğunu arkasına yapıştırdığı rengarenk pullarla telafi etmiş bence. ben severim impresyonist, güneşte solmuş olsa da.


bu aşağıdaki de adi'den geldi. adi, kartpostal kolleksiyonu yapıyor, türkiye'den kartı yokmuş, geçenlerde yolladım, bugün de onun yolladığı kart geldi. rovinj oturduğu yermiş, çok kıskandım, hırvatistan çok güzel görünüyor allahım! adi'nin blogu şurda, bakmak isterseniz.

bunlar da pulları. krsto odak yugoslav bi kompozitör ve teologmuş, igor kuljeric de hırvat ve o da kompozitör.

gugılladım pulları, sonra da yutubladım. sizi sağdaki pulda gördüğünüz kuljeric'in borges için bestelediği milongayla başbaşa bırakıyorum. piyano sevmem diye kardeşim hakaret eder bana ama yaylıları severim. müzik yapmak çok acayip bi şey, böyle şeyler besteleyebiliyor olsaydım, egom dağları yıkardı herhalde.






September 10, 2012

2009'da çin malı oyuncak gibi bozulmuştum ben

böyle de komik biriyimdir, fotoğrafta alana giriyor olduğumun altını çizmek için yaptığım hareketlere dikkatinizi celbederim.

bu fotoğrafta şu anda olduğumdan 15 kilo falan zayıfım, zira dizanteri/kanlı ishal olduğunu tahmin ettiğim bi takım işler gelmişti başıma. her şeyin 2 serumla tedavi edileceğine inanan biri olduğum için asla öğrenemeyeceğiz teşhisi. serumları yedim, bi miktar da sanırım atlar için üretilmiş ishal kesici yuttum, sonra hasankeyf'e gittim. burası orası.



pek güzeldi her şey. sonra kazıya dönünce gene çığrından çıktı, çünkü ben gerizekalı gibi 300 litre falan açık ayran içtim burda, kuzu muzu bi şeyler yedim. ben pek et yemiyorum norrmel hayatımda. ama işte buralara gidince sabah kahvaltısını urfa biberinden mamul salçayla falan yapıyorum. sonra gene hastane, tuvaletin önünde yatmalar, ağaç dalına asılı serumla kazıda çalışmalar falan. 2009 yılı bu, çok amazon bi yazdı benim için. bi daha da bu kadarını yapamam herhalde, o kudret damarlarımdaki kanda mevcut değil artık.

günün kartları

ben geceleri pek hoş çalışıyorum, yalnız o saatlerde bi şeyler taramam gerekirse acıklı oluyordu, çünkü evde scanner yoktu. (bugün yunan tez danışmanıma "mabadından alevler çıkararak çalışmak" diye türkçe bi deyim olduğu konusunda ısrar ettim, sinirleri bozuldu.)
bi scanner almıştım, babama bıraktım. geçenlerde gidip alışveriş merkezindeki en ucuz ve dolayısıyla en tombul scannerı aldık. yer yaptım ona masamın yanında, birbirimize alıştık sayılır. vesileyle kartpostal da taramaya başladım. şunlar geldi bu ara:

bu postcrossing numaralı kart, official diyorlar kartpostalcılar. ukrayna'dan. 6 günde gelmiş, çok şaşırdım.


bunlar da pulları; zeplinli, antarktikalı. o daldakiler de fasulye galiba, kiril alfabesi çok gizemli.


bu da postcrossing kartı, rusya'dan bi çift göndermiş, ivan ve tanya. bana güzel bi şarkı tavsiye etmişler, çok sevindim, balinalı teşekkür kartı yolladım.


pullarını da koyayım. bu kart, geleneği bozmayıp 53 günde tamamlamış moskova-ankara yolculuğunu.


bu da bugün geldi, postcrossing forumunda yaptığım değiş-tokuşlardan. tayvan'dan buraya varması 10 gün sürmüş, hiç fena değil vallahi.


ilk arkeolojik kartım oldu bu terrakota asker, çantamdan çıkarıp çıkarıp baktım bütün gün. yüzüklerin efendisi olacaktı televizyonda, ona bakayım bari biraz.

"spinning on that dizzy edge"

arkeoloji teorisi, bazen çok zorlamasın, bazen de çok özenti. bu fotoğrafta da çok atarlısın. ki beğenmişim zamanında. satır altı çizen halimden hiç hoşlanmıyorum. huyum değildir pek çizmek.
bu kitabı da 4 yılda 1 falan açıyorum, vicdan azabı gibi dolaşıyor benle yıllardır.
bunun dışında;
- berbere gitmem lazım hem de çok acil.
- ya bi kartpostal blogu açacağım ya da burayı dönüştüreceğim, bilmiyorum. bu çok acil değil.
- d&r'da sepetten 5 liraya aldığım polisiye çok güzel çıktı, hayretler içindeyim.
- bayağı sonbahar geldi ankara'ya, buna da hayret ettim, yaz hiç bitmeyecek gibi geliyordu.
- ben gene böyle kitaplarla boğuşurken the cure konseri kaçırmıştım, o kadar üzülmüştüm ki annem bile üzülmüştü.

şunu ekleyeyim gideyim, en sevdiğim 3 the cure şarkısından biri.




September 4, 2012

tıracektori

kardeşim Z. "abla artık bi şey yaz da şu solan güllere bakmayalım" dedi. o sebeple yazıyorum.
kardeşim yüksek lisans tezini verdi bu arada. başlığında hem "democratization" hem de "emerging trajectories" falan geçiyor. daha başlığı okurken zorla ders çalışan çocuklar gibi ağlayasım geldi. sonra önsözünü okudum, gözümün önünden yıllar geçti, tanıdığımız insanlar yaşlandı, bazıları köprülerden atlayarak hayatımızdan çıktı gitti. ağlamaktan önsözden ileri geçemedim henüz. darısı başıma diye haykırmak istiyorum, aşağıda resmini gördüğünüz kukuletalı çocuk yüksek siyaset bilimcisi oluyorsa benim de artık bu doktorayı bitirmem lazım sanırım.

cingöz.

güzel kartpostallar geldi o arada. postcrossing'de rusya, ukrayna, çin ve belarus'a yolladığım kartlar bi türlü varmadığı için şiştim, bu forum da ne acaba diye postcrossing forumuna üye oldum. ordan gelen ilk iki kart şunlar:


alttaki renkli kartı yollayan kız üşenmemiş, girip favori kartlarıma bakmış, bunu bi yerlerde beğenmiş olduğumu görüp aynısını yollamış bana. bu yetmezmiş gibi bi de saçaklı'aanım son zamanlarda gördüğüm en güzel kart listesine çot diye giren şunu yollamış:


ahhahahhaa! çok güzel değil mi ama? bi de şu aşağıdaki güzel bahçe kartpostalı geldi, irlandalı mektup arkadaşım, kahraman hayvan hakları aktivisti wendy'den.


olan biten her şeye kulaklarımı tıkadım. arada market, kırtasiye ve postaneye gitmek için evden çıkıyorum. bi süre böyle yaşamayı düşünüyorum, mümkün olduğunca az insan temasıyla. tuğba'nın cezayir'den attığı kartı bekliyorum, gelince mektuplu cevap yazacağım, jardzy'e yollayacak komikli bi şey olur mu diye bakınıyorum arada, bazen kardeşimle konuşuyorum, aşağıdaki kedilere mama indiriyorum, tanımadığım insanlara kartpostal yazıyorum. daha başka bi şey yapamayacağım, böyle bi "mehhhhh" hali çöktü üzerime. belki mevsimsel deprazyondur. bakalım.