October 29, 2012

madem bayram, neden sevinemiyorum ben?

çıkıp bayrak astım terasa, mahallede toplam 3-5 eviz bunu yapan. huzurlarınızda "yazıklar olsun" demek istiyorum. oturduğum yerden görebildiğim 2 otel ve onlarca işhanında hiç hareket yok, halbuki hep asarlardı.
ne orduya özellikle bayılırım ne de törenlerden hoşlanırım ama tarih çok önemli bi şey, hatırlamak da öyle. zamanında direnen ve ayaklanan bi milletin bunu farklı koşullarda gene yapabileceğine inanmak istiyorum, tarih bana bu umudu veriyor, sonra akşam haberlerini seyrediyorum, yatağa girip bi kaç sene uyuyasım geliyor. kurumsal şeylere, organizasyonlara falan da inancım kalmadı. hepimiz günlük hayatımızla direniyoruz artık, aldığımız kararlarla, yapıp ettiklerimizle.

çok eski bi arkadaşım urfa'da çocuklar için arkeoloji projesi yapmak istiyor, bütün saflığıyla bana sorduğu sorulardan biri şu: "kazdığımız yerin 8000 yıllık olduğunu nasıl söyleyeceğiz?". almanya'daki meslektaşlarım böyle şeyleri yüksek sesle söylememesini tavsiye etmişler. böyle görünüyoruz yani dışardan. çünkü işin uzak ucunda ilk insanın kaç yaşında olduğu, evrim falan var. ki 8000 yıl önce bildiğiniz köy hayatı vardı bu topraklarda,  8000 yıl insanlık tarihinde kısacık bi aralık. bilimin reddedilmesine ayrı bozuluyorum, buraların eski sahiplerinin binlerce yıllık emeğinin, dişleriyle tırnaklarıyla çabalamasının, keşfetmesinin, eşekler gibi çalışmasının silinip atılmasına ayrı sinirleniyorum. bu noktada yapabileceğim şey susmamak. bu işe eski insanları merak ettiğimden başladım, bunca yıldır çok severek ve eski hayatlara çok saygı duyarak çalıştım, o hikayelerin anlatılması gerekiyor. benim de anlatacak ehliyetim var.

ne güzel, bayram günü sinirli yazı yazmak. polis biber gazı sıkmış meydanda toplananlara, gazetecilere. ama şu anda anıtkabir'e yürüyorlar, kıssadan hisse: direnirsek barikatlar kalkar.

yıllar önce silkinip ayağa kalkan ve hep birlikte işgale direnen herkesin önünde saygıyla eğiliyorum bi kere daha. cumhuriyet bayramımız kutlu olsun.

October 25, 2012

young again

oh oh oh paul banks'in yeni albümünden ilk video çıkmış. ne yapsa çok beğeneceğimi tahmin ediyorum zaten, videoyu da beğendim. sonlara doğru yakantopta çocukları çat çat şişlemesine güldüm meh meh diye.

October 23, 2012

kokorakis doberkakis

ben ölmeden'de gördüm, hemen denedim. atilla taş'ı yunanlara iteleme çabaları sonunda bu noktaya gelmiş, şurdan kendiniz yapabiliyorsunuz.

geçen hafta boyunca çaldığı ekmek somunları ve jelibonlar, çöpten çıkardığı ekler paketi ve dün gece yatakta sağıma soluma batan oyuncaklar yüzünden koko'yu yunanlara iteliyorum.



pazartesi şeyleri

hastanenin otoparkında kaderine terkedilmiş idrar örneği.


koko'nun kartpostallarımı, pullarımı falan sakladığım kutuya usulca bıraktığı kemik.


koko'nun kendini yalarken dalıp dışarda unuttuğu dili.


October 20, 2012

martılı rüyalar

zeki bey'le bakışarak ütü yaparken sesi de dahil olsun dedim sahneye. youtube'da bu aşağıdaki videoyu buldum. "inleyen nağmeler", çok sevdiğimden olacak, sıklıkla kafamın içinde çalarken bulduğum bi şarkıdır. daha önce yazmıştım, bi kere yanlış söyleyince asla düzeltemiyorum, benim versiyonumda şarkı şöyle gidiyor: "inleyen nağmeler ruhumu sardı, bir rüya ki orda hep martılar vardı". eveth.

videoda zeki bey, şarkıcı kızın sahnesini çalıyor çaktırmadan. ama o kadar bedbaht ki içinden fırlayıveriyor inleyen nağmeler. gerçek hayatta zeki bey'in önünde şarkı söylemeye cesaret edenin alnından öper, elini sıkar tebrik ederim. kızın donup kalmış şaşkın yüzünü uzun süre unutabileceğimi zannetmiyorum, bi pudralayıvereydiniz bari. ama her halükarda yaşasın eski türk filmleri!




October 19, 2012

çocuklar kitap okuyacak!

gülşah'ın blogunda gördüm biraz önce. "harran'a kitap yolluyoruz" kampanyası. yollayacağımız kitaplar 20 okulun kütüphanelerine dağıtılacakmış. eğer bi mng kargo şubesine gidip 128176984 no'lu müşteri numarasını belirtir ve şanlıurfa kitap kampanyası için kitap yolladığınızı söylerseniz kargo ücreti almayacaklarmış. kitapların gideceği adres "Kız Meslek Lisesi/Harran/Şanlıurfa".

ben bu hafta sonu bi koli yaparım bence, kalbimin sahibi urfa'nın çocukları kitap okusun diye. zaten kendimi bildim bileli çocuk kitabı alan biriyim, gidecekleri yer varmış o kitapların.

fotoğrafı projenin facebook sayfasından aldım, şurdan bakabilirsiniz, beğenebilirsiniz. ben hemen çok beğendim.


flamingo huzur veriyor

dün arkadaşım s. ile buluştuk, üstelik tunus caddesi'nde çok güzel bi yere gittik ama fotoğraf çekmek aklıma gelmedi. gaga manjero'nun çok güzel bi bahçesi var, yemekler de lezzetli. pek hoş oturuluyor. s. ile bi miktar kitap değiş-tokuşu yapıp bi hayli de sohbet ederek ayrıldık. ben barbar kocamın tükkanına gittim, ordan da kitap mitap bakarız diye tunalı'ya yürüdük.

mehmet murat somer'i leylak dalı tavsiye etmişti, hop-çiki-yaya polisiyelerini okumaya başladım. buse cinayeti ve peygamber cinayetleri'ni çok beğendim. bu yeni çıkan "pembe tütülü amiral"i görünce atladım üzerine.

boksör böcek'in yazarı ned beauman'ı ntv'de görmüştüm, istanbul'a gelmiş, yeni romanı için çalışacakmış falan diye. "ingiltere'nin en iyi yeni yazarlarından" yazmışlar kitabın arkasına, okuduktan sonra yazarım hislerimi buraya. karakterlerden birinin 1.50 boyunda, dokuz ayak parmaklı, eşcinsel, yahudi bir boksör olması, yani bunların hepsinin aynı anda olması beni gerdi biraz, oscar adayı film gibi. ama okumadan söylenmeyeyim.

flamingo pastanesi, ki en asil duyguların pastanesidir, vitrindeki sacher keklerle bizi kendine çekti. kaldırımda akordiyon çalan adam ve kızıyla beraber sahte bi parizyen hava içinde yedik keklerimizi.

flamingo'nun içini yeniden düzenlediler, aklım çıkmıştı o çirkin flamingolu vitrayları kaldırırlar diye. çirkin mirkin, ben çok seviyorum o vitrayları. kaldırmadıklarını görünce sevindim. sonra barbar kocama flamingo'nun esas gizli hazinesini gösterdim.


zeki bey, marilyn monroe'ya fatiha okuduktan 6 yıl sonra flamingo'da bi kek yemiş. beğenmiş de anlaşılan.  bizim evde afiyette midir diye merak ediyorsanız, çerçeveyi yaptırdım, baş köşeye astık. fotoğraftan pek anlaşılmıyor, çerçeve gümüş rengi ve oldukça kabartmalı. tabi ki.


sahne ışıklarının eksikliğini çekmesin dedik. böyle yani vaziyetler, gideyim de evi toplayayım biraz, zeki bey'e ayıp olmasın.

October 16, 2012

okulda neler oluyor?

şimdi durum şu, bizim binada her katta tuvalet var, anahtarımızla açıp giriyoruz. geleneksel olarak da içeri girerken anahtarlarımızı kapıda bırakıyoruz, "içerde biri var" dermiş gibi. geçenlerde bilinçli olarak tuvalete kilitleyen kadın ortaya çıkmış ahhhaha, ay çok fena!


bizim binanın ofis kapılarından ilanlar, halka açık mektuplar falan eksik olmuyor hiç ama bu kadar acayibini ilk defa gördüm. altından bi yanlış anlaşılma çıkarsa çok komik, çıkmazsa korku filmi gibi olur. fotoğrafa kan lekelerini ben ekledim.

i'm crazy about music, beautiful music, beautiful sounds

henry'nin gençliğinde çok eğlenceli biri olduğunu anlatıyor kızı, sokakta yürürken durur çocuklarıyla dans edermiş. şarkı söylemeye ve müziğe bayılırmış.

sonra kendi içinde kaybolmuş işte, alzheimer bu sanırım. 10 yıldır bakımevindeymiş, kendi kızını bile tanımaz vaziyette. bi ipod takmışlar kulağına, içinde sevdiği şarkılar olan.

henry'nin nasıl kendine geldiği, müzik hakkında neler dediği, bayağı şarkı söylemesi falan aşağıdaki videoda. arada konuşan dr. oliver sacks, "uyanışlar" kitabının yazarı, filmi hatırlıyorsunuzdur, robin williams'lı, robert de niro'lu.



bence de bütün dünyanın müziğe ihtiyacı var. hep söylerim kardeşime ve barbar kocama, olur da başıma bi şey gelirse, sakın fişimi çekmeyin, ben eninde sonunda uyanırım. uzun sürer belki ama kesinlikle uyanırım. yeni çıkan albümleri falan çalın bana, bunlar hep işe yarar. yaşlılığımda yalnız da kalabilirim, onun için de buraya yazmış olayım, biriniz bi ipod getirin bana lütfen.

October 11, 2012

merhaba gri ankara

sizlere ofisimden sesleniyorum, yağmur yağıyor dışarda.
gece uyuyamadım doğru dürüst.
bi beslenme çantam eksik, içinde haşlak yumurtayla falan, öyle hissediyorum kendimi. sanki hasta numarası yapmışım da annem yutmamış gibi.
bu romantik fotoğrafı sabah çektim.
eve gidip kek yapsam.
gelişme raporu yazıyorum, bunu yaptığıma inanamayarak, şu anda doçentleri profesörlere bölüp gayri safi milli hasılayla falan çarpmam gerek, yapamıyorum. çünkü kim doçent kim değil bilmediğimi farkettim. eveth.
bi yürüyüşe çıkayım bari çarşıya doğru, kırtasiyeye bakar, marketten muz alır dönerim. evet bunu yapayım. şemsiyesiz çıktım evden. artık mecburen ofiste sürünen, üzeri okul logolu sirk çadırını alacağım yanıma. yetmezmiş gibi bi de parlak yeşil.

October 10, 2012

October 8, 2012

zeki müren ve m.m.

antika pazarını şöyle bi çabucak gezdik. algıda seçicilik en sevdiğim psikolojik şeylerdendir (şeyler?, ay neyse.), her yer kartpostal doluydu. lakin 3 liradan aşağı fiyat söylemediler, ben de kolleksiyoncu olduğumu düşünmüyorum, o yüzden almadım kartpostal. bu kolleksiyon meselesini bi düşünmem lazım.

gelelim aklımı kaçırdığım dakikalara. şu aşağıdakini bi tezgahta gördüm, fiyatını sorduk, antikacı amca da benim kadar heyecanlanmış olacak ki öyle az buz bi rakam söylemedi. uzaklaştık. yarım saat sonra geri döndük, kocam the barbarian pazarlık yaptı, anlaştığımız rakam ne beni ne antikacıyı çok memnun etmedi. ama almasaydık ben kendime gelemezdim.



zeki müren, marilyn monroe'nun mezarında fatiha okuyor. antikacının dediğine göre geçenlerde vefat eden bi müzisyenin evinden çıkan onlarca fotoğraftan biriymiş, arkasında 1963 yazıyor.

istikamet çerçeveci, bi ikonaymış gibi asacağım duvara, her geçişte bi fatiha da ben okuyacağım, ikisinin ruhuna.

bi pazar, iki hadise

dün sabah koşa koşa ayrancı pazarı'na gittik, pazar günleri organik gıda satıyorlar. bi de her ayın ilk pazar gününe denk gelirseniz antika pazarı da oluyor.

bi miktar sebze meyve, yoğurt, zeytinyağı, bakliyat falan aldık. barbar kocam bütün tavuk aldı, ben öyle şeyler yapamam. evde dolaba kaldırırken hayvanın bacağındaki kılları gördüm. "ütülerim ben onları ahhahha!" dedi, bu ütü meselesini bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.

kahverengi pirinç yeni girdi bizim mutfağa, ben çok sevdim. pek öyle bildiğimiz pilav gibi olmuyor. kısır muamelesi çekiyorum ben, içine mısır, bezelye falan da ekleyip soğuk yiyiyorum.

ilk defa yoğurt aldık, daha denemedim. elmalar yemin ederim rüya gibi, o kadar lezzetliler ve o kadar güzel kokuyorlar ki!

temennim her pazar günü üşenmeden kalkıp organik pazara gidebilmek, o kadar sık gitmeyi başaramadık henüz. bi diğer temennim de aldıklarımızı çürütmeden tüketmek, hayatta en bozulduğum şeylerden biri gıda malzemesi israfı.

antika pazarını da gezdik, onu birazdan yazacağım. heyecanlı bi şey oldu çünkü!

pazardan dönüp kıllı tavuğu dolaba tıktıktan sonra ben koşa koşa kızılay'a indim. hayvan yasasını protesto mitingi için. yeni tanıştığım bi arkadaşım var, onlar kalabalıkça bi grup halinde gidiyordu, kendimi ekledim gruplarına.

sakarya meydanı'nda toplanıldı, sloganlar atıldı. güzel köpekleriyle gelenler vardı, makas aldım. sivas kangalı vardı bi tane, yarabbi ne güzel köpekler onlar, ne efendi, ne kocaman. bi tane de sokak köpekliğinden eve terfi etmiş oğlan çocuğu vardı, ben kulağını kaşıdım, karşılık olarak kolumu dirseğime kadar yaladı. kendimi çok özel hissettim ahhahhaha!

gene unutup çıktığım için evden, bi düdük daha aldım ordan. yandaki fotoğrafta da acil durum kedi bıyığı yapımını görmektesiniz.

çok kalabalık olduğunu söyleyemeyeceğim, başka bi yerde toplananlar da varmış, neden bi araya gelinemedi anlamadım. derneklerle ilgili anlayamadığım çok şey var zaten, kendini düzeltmek yerine başkalarını düzeltmeye çalışarak pek bi yol alınamıyor, bi araya gelinemiyor sanırım.

dobermanlı pankartlar gördüm, kalabalığı yarıp gidemedim yanlarına. tek başıma başa çıkamazdım ama kocamla birlikte koko'yu götürebilirmişiz aslında. gerçi hala emin değilim o kalabalıkta sakin durabilir miydi.

akabinde sakarya'da bi şeyler içip eve döndüm. polis araması yoktu bu sefer, sağımı solumu elletmeden protestomu yaptım yani anlayacağınız.

şimdi antika pazarında bulduğumuz küçük hazineyi yazayım.

October 6, 2012

domatesin de içi var

andy ellison'ın blogunu görmeniz lazım, çok acayip. bi hastanede MRI teknisyeni olarak çalışıyormuş, nerden aklına geldi bilmiyorum ama sebzelere meyvelere MR çekmeye başlamış. gözlerimi alamıyorum, hastasıyım işiyle eğlenen insanların. bu alttaki domates.



bu da mısır.


bi adet de ayçiçeği.


defteri dürüp yollayınız

bugün d&r'da dolanırken gördüm bunu. moleskine, katlayıp yollayabileceğiniz, kendinden zarflı not defterleri yapmış. uzun uzun yazmak isteyenler için.

October 4, 2012

bi grup kaktüs

yaa ne güzel, sağlıklı kaktüsler maktüsler. saksılar da bi arada güzel durmuş, halbuki ben gidip almam kahverengi benekli saksı.
bu sukulent cinsi bitkiler bizim evde serpildi nedense, alışık değilim mutlu bitkilere, irkiliyorum.
şurdan aldım fotoğrafı.


bu sade toprak saksılara da zaafım var, çok da güzel eskiyorlar. bu fotoğraf da şurdan.


wildest moments

sarı kafalı soulmeytim bulmuş bu şarkıyı, bütün gün dinledim.

October 3, 2012

uçan hollandalı, 2 kadeh ouzo, bi karnaval

meh meh meh, postacı apartman kapısını açtırıp tüydü, ben de aşağı koştum hemen.

bu seda'nın yunanistan'dan attığı kart, ouzo'lu. kart gelince otomatik olarak sirtaki de yapmaya başladım, yunan kartlarının öyle bi özelliği var, sirtakili ehihiihi.

seda bi de şu aşağıdakini yollamış, çok heyecanlandım, arkasına yazdıklarına da güldüm, allah hepimize zihin açıklığı versin! bu dünya güzeli bykris kartpostallarını sinem yazmıştı geçenlerde blogunda, şurdan okuyabilirsiniz. 

bu ikisi de banu'dan. arkalarında çıkartmalar bile var, çok sevdim ikisini de, çıkartma peşinde koşarken yalnız değilmişim şu hayatta, şükürler olsun! çok beğeniyorum kitap kapağından kartpostal fikrini, insan sırf bunları biriktirebilir.

bu sonuncu da "kartpostal arkadaşı olalım mı?" talebiyle beraber hırvatistan'dan geldi. adi'yle daha önce de değiş-tokuş yapmıştık, hemen atladım teklifine. kart da güzel, pulları da. rijecki karnavalı her yıl düzenleniyormuş, son gününde de "pust" dedikleri bi kuklanın yüzüne karşı o yılki suçları ve günahları okunup bi salla denize yollanıyormuş, denizin ortasında da ateşe veriliyormuş. pust'u genelde politikacılarla özdeşleştiriyorlarmış. 

karnaval ocak ve şubat aylarına yayılıyormuş, geçen sene pust 17 ocak'ta ortaya çıkmış, 19 şubat'ta da yakılmış. güzel seyahat planı olur bu aslında.



October 2, 2012

koala

eski nesil koalalardan, şurda buldum. küçükken benim de vardı aynısından, annemle sokağa çıkmadan özenle takardım yakama, çantamın sapına falan. fotoğraf çok hoşuma gitti, vahşi doğa içinde küçük bi ev koalası!

fondaki eski nesil akrobatlar için de tuğba'ya çok teşekkür ederim, el birliğiyle renk geldi biraz buralara.


give me your heart and your soul

mimlenince heyecandan aklımı kaçırıyorum, o furyaya bi türlü dahil olamadığım için herhalde. hem de bu seferki müzikli mim, cihan'a çok teşekkür ediyorum, kolları sıvayıp başlıyorum.

Sesinizin çok güzel olduğunu farzedin ve ideal sahne performansınızı tarif edin.(Hangi şarkıyı söylerdiniz,nasıl giyinirdiniz,size kimler ya da hangi aksesuarlar eşlik ederdi?)

ben bunu zaten gündelik hayatımın içinde sürekli hayal ediyorum, dolmuşta giderken falan. her şey çok rakınrol, deri pantelon giymişim ama feminenliğimden de ödün vermemişim, grubumda kız basçı ve yakışıklı gitarist var. böyle ayaklı mikrofonla çılgınca şarkı söylüyorum. söylediğim şarkıya bazılarınız inanamayacak, zira bu grubun arkasından insafsızca atıp tutuyorum ama yemin ederim bu şarkı kendiliğinden gelip yerleşti bu hayale. çok da güzel oldu.




Özel bir gününüzde bir koro ya da özel bir kişi sizin için sürpriz bir parça hazırlamış.Parçanın özelliği sizi tarif etmesi.Hangi parça olurdu bu? 


o kadar çok şarkı, o kadar çok an var ki. bazı geceler beni tarif etmiş olan şarkıları kimse bilsin istemem mesela. ama şu aşağıdaki nerde çalsa üzerime alınırım.




İçinizde kalmış,söylenmemiş bir takım şeyler var.Uygun şartların biraraya geldiğini hayal edin.O kişiye(yarım kalmış bir aşk,kırgın olduğunuz bir dost vs.) duygularınızı anlatabileceğiniz bir fırsatınız var.Ona hangi şarkıyla duygularınızı anlatırdınız? 


böyle şeyleri ben anlatamam, morrissey anlatır en güzel. this world, i'm afraid, is designed for crashing bores.




Sizi şu an okuyanlara göndermek istediğiniz parça? 




içimden bu geldi. adettendir mimleyeyim ben de, kaale almazsanız bozulmam. valla.

pınarbiraz şöyle biraz böyle, seda, semmma, gonca, cessie, çağatay bey, leylak dalı, joy, enki, nesrin, saçaklı, tuğba yazarsanız hem okurum hem dinlerim.



October 1, 2012

urla, çok acayip bi yersin

anneme kart atmıştım, dün arayıp bahçede 8 parça halinde bulduğunu söyledi. niye bahçede yahu diye düşündüm bikaç saniye, sonra posta kutularının çalındığını hatırladım. benim gördüğüm urla böyle bi yer, bahçe duvarından posta kutunuz çalınır, evin numarası çalınır (evet evet, o saçma sapan teneke plakadan bahsediyorum), kapıya sıkıştırılan kartpostalı yırtıp bahçeye atıverirler. bunları deneyimlemek için urla'nın içinde oturmak gerekiyor, yoksa haftasonları iskele'de katmer falan yerken hayat çok güzel. allah insanı yaban kasaba hayatıyla sınamasın, çok fena.

bu aşağıdakileri son gelen posta yığınından seçtim.

geçen haftanın en beğendiğim kartı. mucha'nın la fleur'ü almanya'dan geldi.

sarı kafalar rusya'dan.

bu da son zamanların en perişan kartı, endonezya'dan 28 ağustos'ta başladığı yolculuğu bi kaç gün önce bitti. çok hırpalanmış yollarda. ama volkanik kayalar, yeşil sakin sular, insan daha ne ister hayattan?

haydi bakalım

güzel bi hafta, güzel bi ekim ayı temenni ediyorum hepimiz için. olmadı çizgili süveterleri çekeriz, n'aapalım.
resim şurdan.