February 26, 2013

through the deep, dark wood

en sevdiğim grup the veils yeni albüm çıkardı, ön-sipariş başlamış. kendime bi adet ısmarlayacağım bugün. ilk single aşağıdaki, ben çok beğendim, evdekiler gözlerini devirdi.

February 25, 2013

oscarlarda pek bişiy olmadı

gerçi ben de çok hazırlıksız yakalandım oscar törenine bu yıl, filmlerin çoğunu seyretmedim. bazılarını seyretmeye elim varmadı. falan filan. gene de oturduk 6'ya kadar, daha doğrusu adele şarkı söyleyene kadar. adele'i çok beğenip yattık.

sonrasında zaten çok şaşırtıcı şeyler olmamış. jennifer lawrence'a sempati duyuyorum, filmleri seyretmediğim için hiç bi fikrim yok haketti mi haketmedi mi ama en azından meryl streep yoktu.

kapaklanmış ödülünü almaya çıkarken. kaldırmaya hugh jackson ve bradley cooper koşmuş. öyle olacaksa ben her gün kapaklanırım.



tören de mehhhh kategorisindeydi benim için, aklımda sadece charlize theron kaldı. kuğu gibiydin çarliz, ailece çok beğeniyoruz seni meaaaşallah.

February 22, 2013

hoşçakal sucuk!

et yemeyi bırakalı 1 ayı biraz geçti. zaten hiç bi zaman çok iyi olmadı aramız, bari sucuğu salamı da çıkarayım hayatımdan dedim. mızmızlıktan değil, tadını ve kokusunu sevemedim etin, yediğim bütün et mamülleri de baharat doluymuş zaten, sonradan farkettim.

etle olan ilişkimi annem yamulttu aslında. "hiç bi şey yemiyor, bari köfte yesin" diye köfte-inek bağlantısını tamamen sildi kafamdan. ya da hiç kurulmadı o bağlantı. uyandığımda kazık kadardım. çok saftirik bi çocukmuşum allahım.

deniz mahsülü yemedim hiç, arada ayıp olmasın diye yediğim toplam 3-4 balık ve nedense izmir'de değil de ankara'da alıştığım midye dışında. geriye kalanların zaten kaşları, bıyıkları ve antenleri falan var, asla yapamadım.

barbar kocam, tavuk yiyeyim diye önce haşlayıp ardından kızartıp nihayetinde de fırına falan veriyordu. bi de sosa falan bulanınca zaten tavuk olmaktan çıkıyordu. ondan sonra da sofrada yiyiyor muyum diye bakmalar, "yahu yok bunda kemik falan, nerden çıkarıyorsun" demeler, aile saadetimiz söz konusuydu.

sonra bi de hiç aklımdan çıkmayan bi hikaye var. anneannemin çiftlikteki danası. erken doğmuş, kışı çıkaramaz diye evin içine almış annaaanem. sonra da bi kediye dönüşmüş dana, gel'den git'ten anlayıp annanemi çarşıya pazara falan takip etmeye başlamış. sonra nasıl köfte yaparsın bu hayvandan?

bütün bu ahval ve şerait içinde bıraktım et yemeyi sessiz sessiz. dışarda yemek yerken zorlanacağımı düşünüyordum, çok da korkunç değil. her yerde makarna ve hatta erişte falan var. geceleri de mercimek çorbası ve kaşarlı tost var. herkes kokoreç yerken biraz bozuluyorum ama olsun.

February 21, 2013

kartpostal kardeşliği

postcrossing üzerinden bulduğum 4 tane kartpostal arkadaşım var, düzenli olarak kartlaştığımız. biri hırvat bi oğlan ve dünyanın en güzel şehrinde yaşıyor. biri çok komik alman bi kız, çok uzun yazıyor, hoşuma gidiyor okumak. finlandiya'dan hevimetalci bi ergen var, konserlerden bahsediyoruz. bi de kaliforniya'da müzik eğitimi alan piyanist bi japon kız var, en son machu picchu'dan kart attı, aklımı kaçırıyordum sevinçten.

demem o ki, değişik insanlardan kart almak güzel ama düzenli kartpostal arkadaşlığı daha güzel. kısacık da olsa bi sürü şeyden bahsedebiliyorsunuz, hatır sorabiliyorsunuz. yani ady olmasa hırvatistan'da rovinj gibi bi yer olduğunu nerden bilecektim? bakınız rovinj:


blog komşularımdan delikitap bi etkinlik düzenlemiş, katılanlar birbirleriyle eşleşecek ve her ay birer kart atılacak. detaylar için şuraya bakabilirsiniz. hemen yazdırdım kendimi, sizin de haberiniz olsun istedim.

sevgililer gününü nasıl sabote ettim?

çok gerizekalıyım.

babylon'daki paul banks konseri için taaa aralık ayında bilet aldım, bakınız bilet no:39. konser günü ankara'da uçağa binerken biletleri evde unuttuğumu farkettim. biletix'i falan aradım, yapabilecekleri bi şey yokmuş, öyle dediler. mecbur gidip bi daha bilet aldık istanbul'da. (çok kötüsün biletix.)

bütün günü barbar kocama "çik izir dilirim" diyerek geçirdim. yani bi sevgililer gününü de böyle geçirdim. bi de istiklal'deki bi ayakkabıcıda gül verdiler. onu da kitabımın arasına koydum.

konser çok güzeldi.

ertesi gün barbar bey'in işleri vardı, benim yoktu. arap turistmişçesine dolandım beyoğlu'nda. firuzağa kahvesi'ne oturup kulaklıkla müzik dinledim, gelen geçene baktım. sonra da yan masada zeki demirkubuz'un oturduğunu farkettim. geceleri rüyalarımda evimi soymaya kalktığından bahsetmek istedim çok ama bi arkadaşıyla kanserden ve nietzsche'den bahsediyorlardı. mesajla taciz ettiğim bi arkadaşım "ona uzun ve manalı bak, anlar o zaman" dedi. bakamadım. kulaklıklarımı taktım. 20 tane falan da çay içtim o arada. hava çok soğuktu ve yağmur yağıyordu.

gece gezdik beyoğlu'nda. gümbür gümbür müzik çalan bi barda, gecenin bi saati kedi vardı içerde. bayağı tombul ve yumuşak tüylü bi kedi. kucağıma geldi, biraz da onla oturdum. sonra çıkmak isteyince kalkıp kapıyı açtım. böyle şeyler sadece istanbul'da oluyor sanırım.



geceyi kocam the barbarian'ın özel yaptırdığı, nerdeyse alkolsüz mojitoyu içerek bitirdim. mojitodan ziyade meyve salatasına benziyormuş, fotoğrafı görünce güldüm.


kalan vaktimizde hızlıca kapalıçarşı'ya gidip sahte çantalara, kuyumculara falan baktık manasızca. kapalıçarşı'nın tavanlarında yer yer rutubet lekeleri var, birileri baksa ne güzel olur. inci pastanesi'nin yeni yerini bulup profiterol yedik 5 dakikada. terkos pasajı'nda ihraç fazlası penye karıştırdım biraz. otellere karşı ilgisi olan arkadaşım S.'ye otel kağıdına mektup yazıp postaya verdim. galatasaray'ın ordaki postanede inanılmaz tatlı bi han'fendi çalışıyor, onca işin arasında pul seçtik, yapıştırdı zarfa.

böyle geçti yani geçen haftanın bi kısmı, bi kaç şey var yazmak istediğim, onları yazayım bari şimdi.

February 8, 2013

arabanın kaputuna vurunuz!

arabayı çalıştırmadan kaputa bi vurunuz ki soğuktan kaçıp oraya sığınan bu yavruların başına felaketler gelmesin.

takip ettiğim bloglardan birinde okudum bugün, bu yandaki tekiri zor yetiştirmişler veterinere, derisi yüzülmüş, kemikleri kırılmış. yazıyı şurdan okuyabilirsiniz.

sokakta hayat zaten zor, bu meseleyi yayarsak etrafımıza, faydası olur diye düşündüm.

February 6, 2013

alo necdet abi nerdesin?

ankaralı taksicilerle aram iyi çok şükür. en favori hikayem, ben arkada ağlarken hiç sesini çıkarmadan beni eve getiren, ben inerken de "lütfen üzülmeyin, hiçbi şey için ağlamaya değmez" diyen taksici. birine alan bırakmanın, nezaketin falan doruk noktasıydı.

geçen cuma çok tatsızdı ankara, tunalı'ya indik, arkadaşım S. ile buluşup yemek yiyecektik. biz buluşamadan annem aradı, "eve dönün amerikan elçiliği'ni patlattılar" diye. akabinde de bi yarım saat panik atak geçirdim, S.'nin yürüyüş rotası üzerinde çünkü elçilik. aradım açmadı, soğuk terler falan derken aradı, bi sonraki sokaktan döndüğünü, yolda olduğunu söyledi. buluştuk, eve falan da dönmedik, oturup yemek yedik. böyle konularda kaderci olduğumu farkettim, intihar bombacısıyla aranızda 1 sokak varsa yapabileceğiniz pek de bi şey yok.

ayrıca prensip olarak korkup eve kapanma taraftarı değilim.

neyse, eve dönmek için yoldan geçen bi taksiye bindik. necdet abi çıktı taksici. meğer kendi çapında şöhretli biriymiş ama biz hiç denk gelmemişiz.

şeker ikramı:


kolonya ikramı:


neşeli gözlük ikramı:


çiçekler falan hep taksinin çiçeği, bizle bi alakası yok. "ooooo bayram sabahı gibi oldu" dedik, inerken arkamızdan "iyi bayramlaaar" diye esprisini de yaptı.

son zamanların en güzel insanlarından biri necdet abi'nin kartvizitini de ekliyorum aşağıya, zarfıyla falan. şurda da hakkında yapılmış bi haber var. çok şükür hayat hep berbat değil.


February 5, 2013

eve döndüm

slash ve yanında myles kennedy, çok güzeldi. tam vaktinde çıkıp 2 saat durdular sahnede, yıllar benim yanlarıma kulplar eklerken slash'i alnından öpmekle yetinmiş. maaşallah, canavar gibiydi.

myles kennedy de ne güzel bi insanmış! uzaktan bakarak edindiğim intibalar hep doğruymuş allahım, şahane bi rock vokalmiş. daha da meşhur olsun, evine bol bol ekmek götürsün gibi temennilerimiz oldu kendisi için.

13 yaş grubu rakçı çocuklar vardı, yakaladıklarımı önümüze geçirdim. hem ezilmesinler hem de daha iyi görsünler diye. ben o yaşlardayken annem izin vermiyordu böyle şeylere.

kostümümü giydim, botlarım 30 kilo falan çektiğinden biraz acılı oldu, hala bileklerim sızlıyor. ama gene olsa gene giyerim, vardı öyle yaşıtım boğazlı kazaklı kadınlar ortalıkta. böyle konserlere, düğünlere falan kazakla giden insanları hiç anlamıyorum. hani bi laf var ya, "çalıştığın işe göre değil, çalışmak istediğin işe göre giyin" diye, hayat çok kısa yahu, yaşlanıp gideceğiz. bazı yaşıtlarım hiç eğlenmiyor, üzülüyorum. (yok yahu, ne üzüleceğim, sıtkım sıyrıldı uyuz insanlardan, bana ne.)

konser çıkışı taksim'e tırmandık küçükçiftlik park'tan, yol boyu konuştum. şunlardan bahsettim:

1. ergenlik ikonumu gördüm, daha ne isterim.
2. bu kadar iyi bi konser beklemiyordum, parayı basıp sahne önü alsaymışız hiç pişman olmazmışız.
3. bok gibi günler yaşıyoruz, en azından şahsım adına, etrafımda olup bitenler beni çok mutsuz ediyor. bu 2 saate ve akabinde yaşadığım artçı şok mutluluğa ihtiyacım vardı. hem tamamiyle bencil sebeplerden hem de "allahım çok şükür daha ölmemişiz, umut var" diyebilmek için.

taksim'de sağa sola bulaşıp dolandık barbar kocamla. babylon lounge'ın önünde sigara içerken bana yanımızda duran kızları gösterdi, "bak onlarda da motorcu botu var" diye, şarladım hemen "özür dilerim ama benim botlarım 15 yıllık, ben zımba moda oldu diye böyle giyinmiyorum" diye. anlayacağınız çok gaz aldım konserden, beni bi süre idare eder bu.

sözlerimi babamla aramızda geçen bi telefon konuşmasıyla bitirmek istiyorum. kardeşimle istanbul'a placebo konserine gitmiştik, ertesi gün babam aradı:

babam: nasıldı konser? güzelmiş galiba, gazetede okudum.
ben: evet baba, çok güzeldi.
babam: plak gibiymiş değil mi?
ben: ne?
babam: böyle kaset gibiymiş?
ben: ne kaseti yahu?
babam: kaset gibi çalmışlar.
ben: (nihayet meseleye uyanmak) ay evet evet, kaset gibiydi aynen!

müzik olmasa n'aapardım bilmiyorum.