July 31, 2013

Uçan Kaya, Evlendiren Kaya

Burası Frig Vadisi'nde allah bilir tam olarak neresi. 2009 ilkbaharında üj-bej günlüğüne gitmiştik öğrencili hocalı bir grup olarak. Memleketin coğrafyası çok acayip!


Bu aşağıdaki de yürüyüş rotalarından birinin sonunda vardığımız "Kibele'nin tahtı". Rivayete göre buraya oturan bekarlar tez zamanda evlenirmiş. Kibele öyle bonkör bir tanrıça çünkü, bolluk bereket sever. Son ana kadar oturmadım "Yok yeaaaaaaa ne evlenmesi pffff" diye, sonra baktım ki herkes oturuyor, şöyle kıçımın azıcık ucuyla oturdum ben de. Biri fotoğrafımı çekmiş.


Ha ne oldu sonra? Bir sene içinde evlendim ben, bu fotoğraf çekildiğinde tanışmıyorduk bile. Tahta beraber oturan iki kız arkadaşım aynı evi paylaşmaya başladı, üstelik iki ayrı şehirdeki iki ayrı evi paylaşıyorlar, öyle böyle ev arkadaşlığı değil anlayacağınız. (Tabi ki büyük çoğunluk hala bekar, burası yazının boş vaatler bölümüydü.)

Frig dönemi çok hakim olduğum bir dönem değil, fakat bu vadi beni çok etkilemişti. İnsan ve peyzajın birbirini bu kadar şekillendirdiği başka bir yer görmedim. Her kıyıdan her köşeden bir şeyler fırlıyor, kayalar havalarda uçuşuyor, oturup kalkınca evleniyorsun falan. Bayağı fantastik.

Yalnız bahar güneşi açık alanda pis yakıyor, haberiniz olsun. Dövmelerimden biri de yeniydi, ciğer gibi yandım ben bu gezide. Cilt kanseri olursam onun da sorumlusu Kibele, buraya yazmış olayım.

July 30, 2013

Adriyatik

Kartpostal arkadaşım Adi'den geldi 2 hafta falan önce galiba, yemin ederim hiç kafa kalmadı bende. Neyse evet, Adriyatik'te deniz feneri. Pulları da çok beğendim, ayılı ve kalpli. Ankara'da sıcak bir yaz gününü yaşıyor olabilirim ama Adriyatik'te deniz feneri hayal etmeme engel değil bu.

"Olanları her gün okuyorum, iyi misiniz ailece?" diye sormuş Adi, iç güveysinden halliceyiz diye cevap yazdım, yollarım bugün. Bu arada geçen ay, Portekiz'den çok acayip bir kart geldi, ağladım okuyunca, sonra yazarım belki. Ya da yazmam bilmiyorum, korktum şimdi Portekizli kardeşimin başına gelebilecekler yüzünden ahahah!

Kolaj yapayım dedim, eni-boyu bir tuhaf olmuş ama baştan başlayamayacağım, ders çalışmaya dönüyorum. Şu anda deniz kenarında olanlarınıza da çok gıcığım, bari dipten kum çıkarın benim için.



July 28, 2013

Mori-ya da Fosforlum

Arkadaşım S. bir süredir kedi almayı düşünüyordu, ev arayan kedi ilanlarına bakıyorduk hep birlikte. Geçen hafta bu fotoğraftaki çocuğu almaya karar verdi, çocuk da bohçasını alıp geldi.

Aşağı yukarı 1 yaşında, bizim okulun kampüsünde ağaca tırmanmış ağlarken bulmuşlar. Evden atıldığını düşünüyor bulanlar, çünkü tüyleri bembeyaz ve yumuşakmış, her şeyden de çok korkuyormuş. Dört ay ev aradıktan sonra S. o yuvarlak kafaya, devasa üzüm gözlere falan vuruldu. Yapabilir miyiz, yapamaz mıyız falan derken 2 gündür beraberler.

Bazı kediler evde yaşamak için doğuyor bence. Sen maceralar yaşa, 4 ay bir evde altı kediyle barın, apar topar kalk gel hiç tanımadığın başka bir eve yerleş, sonra mırıl mırıl şarkı söyle camdan bakarken! İnanılmaz sakin, uslu ve yumoş bir kedi. Adı bundan böyle Mori. Kafanızı karnına gömüp uyumak isteyeceğiniz cinsten.

Dün bakmaya gittim, gitmişken kumunu da temizledim. Yoldan da 2 paket ördekli ıslak mama aldım, eli boş gitmeyeyim diye. Böyle böyle dostluğumuzu pekiştiririm diye hesaplıyorum. Dün gece de bir takım fotoğraflarına ucuzundan efekt ekledim.


Dişi aslında ama olsun gender-bender teyzesiyim ben onun. Romantik ince bıyık yakıştı bence. 

Velhasıl, sokaklar kedi dolu, bir tanesi hayatınızı güzelleştirebilir, evde yumuşak bir rüya gibi dolanır, ruhunuza iyi gelir. Belki zor zamanlarınızda elinizi bile tutar. Nazara gelmezsiniz, zira bildiğiniz üzere fosforlu gözlü kediler telekinetik nazar dalgalarına karşı kalkan vazifesi görüyor, bilimsel olarak ispatlandı bu. 



July 26, 2013

Genşşler Toplanmış

Kartondan Direnişçi geçenlerde Uykusuz'un içinden çıktı, hemen oturup yapıştırdım. Elimin uzanacağı mesafede 3 ayrı tip yapıştırıcı, 5 çeşit de yapışkanlı bant var. İtlik kopukluk zor zanaat.

Arkeolojik kazılarda genelde karın tokluğuna çalıştım bunca yıldır. Fotoğraftaki iki kedi herhalde bir kazı ekibinden aldığım ilk ve son hediyedir. Gözüm gibi bakıyorum, hediye eden çift de harika insanlardır, nevi şahsına münhasır ikisi de, bir Alman ve bir Amerikalı.

Bu çift aynı zamanda 4 sene kadar önce bir yaz, kardeşimi Kudüs'te mahsur kaldığı yerden kurtarıp Ramallah'a taşıdı, üzerine bir de yatacak yer ve yemek temin etti. Bunlar olurken ben Maraş'taydım. Çekmeyen telefonlar, kayıp cüzdanlar falan içeren bir hayli gerizekalı bir hikaye. Nasıl buldular birbirlerini hala bilmiyorum, kafamda canlandırdığım sahnede Reinhard sisler içinde belirip kardeşimi kurtarıyor.

40 dakika sonra Güvenpark'ta Ethem için toplanma var, onun ve diğer çocukların aileleri orda olacak anladığım kadarıyla, Ethem'in 40'ı münasebetiyle. Oraya gidip mi ağlasam, evde mi ağlasam bir yandan çalışırken, bilmiyorum. Spor ayakkabılarımı giyeyim bir, öyle karar veririm.

Şu anda bu çalıyor:

July 25, 2013

Ramazan Pidesi

Oha resmen pide yaptım!

Leylak Dalı'nın pide macerası için buraya, tarif için de şuraya tıklayabilirsiniz.

Bayağı büyükçe bir pide çıkıyor tariften, daha önce hamurla uğraşmadıysanız bile yapabilirsiniz gibi geldi bana.

Ekmek yapmakta insana iyi gelen bir şey var.




Cereyan Yapıyor

Yenmeyen kemikler, çarpan camlara itinayla sıkıştırılır.

Koko biraz bozuldu ama sesini çıkarmadı. Köpek kemikleri, kahverengi "doğal" ve beyaz "sütlü" olmak üzere ikiye ayrılıyor ama sizi de bu batağa çekmeyeceğim.

Yaban hayatı biyologu bir arkadaşım var, dağlarda vaşak kakası aramak için köpek lazımmış, Koko'yu teklif ettim. Biraz yaşlı kaldı yavrumuz, önce eğitim varmış, sonra kaka arama. Gene de çok çaresiz kalırsa haber vermesini tembihledim.

Bundan bir önceki telefon konuşmamızda annemlerin bahçesine düşen yavru şahini ne yapacağımızı sormuştum aynı arkadaşıma. Vaşaklar, şahinler falan arasında da kardeşimi gecenin bir saati sıkıştığı yerden kurtarmışlığı var. Hakkımda ne düşündüğünü merak ettim bunları yazarken. 3 sene önce de çocuk projemize yardım etmişti. Eli yüzü düzgün, auralı bir biyologtur, üstüne yapışan kız çocuklarını teker teker indirmek zorunda kalmıştık. Hormonlar çok acayip şeyler.

Masamı topladım, Koko uyuyor. Leylak Dalı'nın şurda anlattığı Ramazan pidesinden yaptım, mayalanmasını bekliyorum. Sanırım bugünün beşinci kahvesini içiyorum, bana mısın demiyor artık kafein. Şöyle bir uğradım, gideyim de biraz daha çalışayım ben.

July 24, 2013

Kutsal Suyun K'si, Belki de S'si

Annemle babam Midilli'den kart atmış, dün geldi. Agiassos böyle tepeye kurulmuş, güzel bir yermiş. Önemli olan önü değil arkası zaten kartın.



Annem dinler tarihine meraklıdır, romantiktir falan, beni kartpostalla tanıştıran da bizzat annemdir. Kısaca ne yaptığını yazmış, babama yazacak yer bırakmış. Babamın ise dikkatini artık ne dağıttı o anda bilmiyorum ama posta kutusunun önüne çömüp güldüm bir süre. Ay aslında dikkati falan dağınık değil, çocukluğumu şu tür esprilerle harcadı çünkü: "Baba kedi nerde?" "K harfinin orda."

Velhasıl, gittiler gezdiler, kutsal sudan da içmişler. Midilli en güzel adaymış, öyle dediler. Evethh.

Tatlı Rüyalar

Bugün Leylak Dalı'yla Cermodern'de buluştuk. Kakara kikiri, limonata, kahve falan, sonra da Hacettepe Güzel Sanatlar Öğrencilerinin Mezunlar Sergisi'ni gezdik. Leylak Dalı da yazdı sergiyi, şurdan bakabilirsiniz.

En çok beğendiğim bu aşağıdaki üç kavanoz oldu, içlerinde kum, çakıltaşları ve kağıttan hayaller var. Yağmur Sarıaltun yapmış, "Tatlı Rüyalar".



Pop-up çocuk kitabı görünce heyecanlandım, Özlem Aytekin'in kitaptan fırlayan kız çocuğunu, tavşanını, köpeğini falan çok sevdim.


Göker Kurular'ın her gün çapulanlar için özenle tasarlanmış motorcu kaskını çok havalı buldum.


Bana en çok hitap eden işlerden biri Adnan Anıl Çabuk'un "Pas pas"ı oldu sanırım. Gerçi eve gelen giden yok, kapıyı en çok çalan insan su getiren abi ve onu da seviyorum ama olsun, görünce ehi ehi diye güldüm. Kağıttan nazik hayallerden kırık camlı paspasa nasıl vardım, ben de anlamadım; içimdeki hödük, içimdeki çocuğun ensesine şaplağı yapıştırmış olabilir. ("İçimdeki çocuk" esprisi yapan bir ben kaldım değil mi dünya üzerinde?)


Yeri gelmişken sergiyi önce gezen, akabinde de yıkan adamdan da bahsetmem gerekiyor. Selam falan verince bizim gibi mazbut sanatsever sandık, meğer sanat bölümünde hocaymış. Bu "hocalığını" tanıdık tanımadık herkese bahşeden insanlar benim uykumu getiriyor. "Çok yetenekli çocuklar var, umarız hepsi istedikleri işleri bulur. Zira sanatla, güzel fikirle para kazanmak zor" dedik, çalışan kazanır-elması kızarır ayarında bir cevap verdi. Biraz kaçtık, sonra Hoca Bey dokunduğu her şeyi devirmeye başladı. Ben çıkışa doğru hızla ilerlerken Leylak Dalı'nı bir panonun arkasına saklanmış, sessizce gülmekten ikiye katlanmış vaziyette gördüm gözümün ucuyla. Hiç durmadan devam ettim yürümeye, o sessiz kahkahalar devasa bir çığa dönüşürdü ve ikimizin de sonu olurdu.

Leylak Dalı'nın verdiği kitabı (bakınız yandaki fotoğraf) ve Cermodern'den aldığım ayracı (gene oraya bakınız) çantama atıp kızgın Ankara güneşi altında yürüdüm, kendimi barbar kocamın dükkanına attım. Yastığımın altında Alper Canıgüz'ün Cehennem Çiçeği var, bitince kedilere başlayacağım.

Ayraçta diyor ki, "Bugün bir-iki köprü yakmak için iyi bir güne benziyor". Köprüler yakılmak, yollar yürümek, bazı paspaslar üzerinden atlayıp geçmek için vardır.

Hiç bu kadar uykum gelmemişti, barbar kocam televizyonda zombi öldürüyor, ona bakarak koltukta uyurum diye hesap yaptım hemen. En kötü günüm böyle olabilir, bence bir mahsuru olmaz.

July 22, 2013

Yıllar Sonra Kumsalla İmtihanım, Ekstradan Yavru Kedi

Geçenlerde denize girdik biz, ben 3 sene, barbar kocam da 6 sene sonra ilk defa. Yazları ya denize uzak yerlerde kazıdaydım ya da evde tez yazmakla yazmamak arasında vicdan azabıyla yuvarlanıyordum. Neyse, yüzebilmek mümkünmüş.

Yıllar içinde kemik torbasından tombulluğa terfi ettim, o arada bikiniden mayoya da terfi etmem gerekti. Kurumayan bir şeymiş mayo.

Ayakta durup kendimi kurutmaya çalışırken bir yandan da kocam the barbarian'a heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyordum. Sonra bir baktım beni gömmeye başlamış. Ne zaman su kenarı bir yere gitsek "Girsene, bir gir çık bence, girsen girersin, ooo valla bak!" deyip durur, en sonunda arkadaşlarımız niyeti bozduğuna karar verip beni uyarmıştı "Bu kadar ısrarın arkasında kesin bir plan var." diye. Burdan size de sesleniyorum, ortadan kaybolursam su kenarlarında arayın beni.

Daha önce yazmıştım, annem Urla'da öksüz yetim kedi yavrusu buldu diye. Büyümüş ve haydutluğun sınırlarını zorluyor her gün biraz daha. Uyuyan köpeklerin kulaklarını dişliyor, kapıların arkasında pusuya yatıp gelen geçene saldırıyor, hem kedi hem köpek maması yediği yetmezmiş gibi bir de kahvaltı masalarına dadanıyor. Pirinç kadar dişleriyle çiftli ekmek çalmaya çalışırken gördüm. Çalabilse nereye götürecekti merak ediyorum.

Annem adını isabetli bir şekilde "Canavar Cenifır" koymuştu, zerre umrunda değil adı falan. Şahsı hakkında sarfettiğim en kibar ünlem "seni küçük vampir!" oldu, öbürlerini yazamam, utanıyorum. Gece yatakta kitap okurken yatakla duvar arasından füze gibi fırlayıp kafama indi, hala düşündükçe sinirlerim bozuluyor.

3-5 günlükken kucağımıza düştü, iki köpekle büyüdü. Ne insandan korkuyor, ne köpeklerden. Trafikti arabaydı, en ufak bir fikri yok. Bu sebeplerle sokağa geri dönmesi mümkün değil, mecbur bir formül yaratıp hane halkına katacağız. Bakalım, kısmet.

Bir fotoğrafını daha koyup gidiyorum, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Bildiğiniz taciz bu.


July 20, 2013

Dün Gece Kuğulu Park


Dün gece Kuğulu Park'taki foruma gittim. Davetli konuşmacılar vardı, İhsan Eliaçık'ı dinlemek istiyordum çok. Ethem'in abisi de konuşmacılardan biriydi, ona moral olsun, kalabalık olsun, yalnız olmadıklarını bilsinler istedim. Yalnız değilmişim, 1000 civarında insan toplandık parka, oturacak yer yoktu. Köpekler, çocuklar, kilimini alıp gelenler. Kuğularımız geri geldi, etrafı bulutlu güzel, parlak bir ay vardı. Bana iyi geldi dün gece.

Ethem'in abisinin çok güzel bir huyu var, nasıl yapıyor bilmiyorum ama ne zaman konuşurken duysam hep karşısındakini teselli ediyor. Haftalar önce "durankadın", Ethem'in vurulduğu yerde durmaya başladığında koşup gitti eşlik etmek için. Soranlara "Çok üzgündü, acısını paylaşalım, destek olalım diye gittik." dedi, acının büyüğü kendisinin değilmiş gibi. Dün gece de foruma gelenlere yalnız olmadıklarını söyledi. Ben evden Sarısülük ailesi yalnız hissetmesin diye çıkmıştım, o böyle deyince ağladım biraz çimenlerin üzerinde.

Ethem'in cenazesi için Kızılay'da toplananlara polis müdahale ettiğinde adını vermeyeceğim bir kadın miletvekili (Emine Ülker Tarhan değil, böyle de hedef göstermeyen, adil biriyim) çantasını kolunun altına sıkıştırıp Sıhhıye istikametinde topuk-popo-depar atarken Mustafa Sarısülük bir Toma'nın önüne çarpı şeklinde yapışmış, durdurmaya çalışıyordu. Bu sahneyi de unutamıyorum.

İhsan Eliaçık ise bir rakstar! olmuş, alkış kıyamet bitmek bilmedi. İbadetin tanımını yapmanın devletin işi olmadığını söyledi. "İbadet, ibadet eden kişi ne derse odur" dedi Alevilik üzerinden örnek verip. Hayatı için endişeleniyoruz ailece, ilahi meselelerden böyle ferah bahsedenlerin evine bombalı kitap yolladıkları bir memlekette yaşıyoruz zira. Allah korur diye umut ediyorum, başka da kime emanet edilir böyle bir adam bilemiyorum.

Parkın etrafı polisle çevriliymiş gene, bir adet de Toma varmış. Çöktüğüm yerden görmedim. Gidip mısırcının önünde sıraya girdim, birer mısır yedik barbar kocamla. Sonra forum dağılmaya başladı yavaş yavaş. Bu "Faşizme karşı omuz omuza!" yıllardır söylene söylene yıpranmış bir slogan gibi gelebilir ya da yaşınız çok gençtir, bir şey ifade etmiyordur. Faşizm bir siyasal ideolojidir, elma gibi elinizde tutamıyor olabilirsiniz ama mahallenizin parkında her biri fikren bambaşka yerlerden gelen insanları dinler ve mısır dişlerken etrafınız polislerle çevriliyse siz de faşizmle burun burunasınız maalesef. Yapılacak tek şey de sımsıkı kenetlenmek, yan yana durmak. Zor bir şey değil, bir yandan mısır bile yenebilir.

July 19, 2013

Terasta Bir Takım Numaralar

Koko'ya salamlı dondurmasını vermek ve çiçekleri sulamak üzere terasa intikal ettim, güneş batmaya başladı o arada.

Bazı boş saksılarda yabani otlar bitince acıyıp onları da sulamaya başlamıştım. Bir tanesi gelincikmiş meğer, bugün açıvermiş.


Domatesler fena değil, sabırla bekliyorum. Biberlerde pek hareket yok, o yüzden fotoğraflarını çekmedim. Ayrıca mütemadiyen şüpheler içindeyim, biberler gerçekten biber mi?


Böyle böyle şeyler işte.

July 10, 2013

yeryüzü iftarı


Stormtrooper olsam, şu en sağdaki olurdum. İşaret parmağımı rendeledim dün, fırsat yakalamışken dram yaratmaya çalıştım, kimse kaale almadı. Ne zaman yemek yiyeceklerini sordular. Kardeşim manzara karşısında biraz öğürmüş olabilir. Biraz ama.

Ben kendime mutfak aletleriyle saldırırken annemle babam neşe içinde Midilli'ye gitti. "Nereye gidiyorsunuz be?" sorularını duymamazlıktan geldiler, bayağı kedileri köpekleri komşularına emanet ederek falan tüydüler. Ezelden beri yaşadığım "oha-kesin-geri-dönmeyecekler!" fobisini bastırıp buzdolabı mıknatısı ve çok pahalı değilse turistik bez çanta siparişi verdim. Sonra telefonları çekmez oldu. Ege'de yaşamanın dayanılmaz hafifliği.

Son senelerde Ramazan hep kazı zamanına denk geldi, aklıma inatla oruç tutan ve zaman zaman bayılan işçilerimiz geliyor hep. Üç kuruş yövmiye için bütün gün sıcakta taş taşımak ama oruçtan da vazgeçmemek. Çok saygı duyuyorum, bayılan olunca gölgeye taşınır, isteğe tabi olarak su verilir ya da verilmez. Güneydoğu'da hayat, bu taraflardaki hayattan daha acımasız bazı zamanlar.

Bu yandaki gibi hazırlanmış tepsiler Urfa'da pek popülerdi, ben en son oralardayken. Evde istediğiniz gibi hazırlayıp ekmek fırınına götürürsünüz, bir kağıda tepsinizi tanımlayan birkaç kelime yazıp elinize tutuştururlar, şu kadar saat sonra gel diye yollarlar. O kadar saat sonra gidip pişmiş tepsinizi teslim alırsınız, yanında lavaş mavaş da alırsınız. Ekmeğin parasını alırlar, pişirme parası falan istemezler. Vermeye kalksanız anlamazlar zaten neden öyle bir şey yaptığınızı, hakaret kabul ederler, bozulurlar.

Her kazının kendi adetleri, kuralları oluşuyor zaman içinde. Bütün kazılarda geçerli olan ender kurallardan biri, 3 öğün yemeğin hep birlikte yenmesidir mesela. Öyle tabağınızı alıp bi kenara kaçamazsınız, o sofraya illa ki herkes oturur, aç olsa da olmasa da. Yanındakiyle küs de olsan, karşındakinden nefret de ediyor olsan, o tabaklar elden ele dolaştırılır, yanındakilerin de bardağına su koyarsın.

Yemek yemek biraraya getirir.

Ekiple yemeğe oturmadığım ender bir kaç günde çok hastaydım hep. Ama onun da çözümü bulundu tabi. Yemek masasının dibindeki iki ağaca gerili hamağa taşıdılar beni ve koluma bağlı serumu. Ben hamağa yattım, serumu ağacın dalına taktılar, yattığım yerden hem antibiyotiğimi aldım hem sohbete dahil olabildim. Aslında önemli olan yemek de değil sanırım, önemli olan masa!

Genşşler bu akşam Güvenpark'ta sofra kuracakmış, dün akşam İstanbul'da yaptıkları gibi, "sponsorlu, pahalı otel iftarlarına karşı halkın sofrası". Oruç tutmuyorum ama yemek yapabiliyorum, sofrada oturmayı da çok seviyorum. Bütün bu direniş günleri benim için inanılmaz bir öğrenme süreci oldu. Kendimi eşitlikçi, özgür düşünceli zannediyordum, halbuki hala atabileceğim adımlar varmış, bazı konularda kalıplarım darmış.

Bu yüzden pötikareli masa örtümü alıp gidiyorum. 20:30'da Güvenpark'ta. İstanbul'da ilişmediler, umarım burdaki de tomasız geçer. Özellikle Toma 2'yi bir kere daha görürsem çantamla küt küt vurmaktan korkuyorum. Evine git Toma 2, yuvana dön, seni görmeden sigara alamaz oldum. Sen git, kuğular geri gelsin.

July 2, 2013

Omzumda Bir Kesik El

Annemle babamın bazen haberleri seyrederken neden ağladığını gerçekten anlamam için geçtiğimiz ayı yaşamam lazımmış. Neden evde sürekli tartışma programlarının seyredildiğini falan, insan sesine ses olacak birini ararmış meğer. Bazen yere düşen bir çocuğun acısı hayat boyu seninle yürürmüş. Anlıyorum sanıyordum, hiç de öyle değilmiş, bazen nefes alamıyorum, o yüzden artık biliyorum.

14 yaşındaymışım, o zaman da aklım almadı, hala da almaz. Tanımadığın, oturup birlikte bir çay içmediğin birinden nasıl nefret edersin? İşi şiir yazmak olan bir adamın hayatta ne günahı olabilir? 18 yaşında folklorcü bir çocuktan ne istersin?

Nefret yeni bir şey değil bu memlekette. Karşısında da hep şiir var, bu blogda ise her sene 2 Temmuz'da hep aynı şiir var.

Patetes

Ayrancı'daki organik pazara gidecek olursanız ikiye ayrıldığını görebilirsiniz. Kalabalık kısımda organik sertifikalı meyve-sebze tezgahları var, bir kenarda yanyana dizili suran az sayıdaki tezgahta ise Ankara ve civarında doğal ürün yetiştirenler satış yapıyor. Bir kenarda usul usul sigara içip kendi aralarında sohbet eden amcalar ve teyzeler.

Bu yandakileri pazarın o kısmında bulup aldım. Erişteler ıspanaklı, bir kaç çeşidi daha vardı. Mantı da etiketinden anlayacağınız üzere domatesli-patatesli. İkisini de çok beğendim; vejetaryen olalı 5 ay oldu, zaman zaman ne yiyeceğimi bilemez hale geliyorum, bunlar pek makbule geçti. Aynı amcadan kuzukulağı, taze soğan falan da aldık.

Eve gelince "Yaa ne güzel, etiket falan da basmış üşenmeyip!" diye kendi kendime sevinirken "patetes"i gördüm, bir fena oldum, içim memleket sevgisiyle doldu, neden olduğunu halen anlayabilmiş değilim.

Bunlar bitsin, yeniden almaya gideceğim.

Mistır Spok'un Tebeşirden Kalbi

Akşamüstü hava tuhaflaştı, soğudu. Barbar kocam, elindeki hortumu mikrofon yapıp "Dünyanın sonu geldi, neler hissediyorsunuz?" diye röportaj yaptı.


Geçen haftalar içinde eve gelip giden arkadaşlarımdan kalan hatıralarla avundum.
Biri gece uyuyamayınca bunu yapmış, gizlice panoma asmış.


Başka biri de kitaplığa tebeşirden kalbini nakşetmiş.


Polar giydim, oturuyorum. Tuhaf hisler içindeyim.