January 30, 2014

2012 Efes One Love'daki Gavur Kız, Sana Sesleniyorum! / You Know Who You Are!

Kapanacak bir hesabım, alınacak küçük bir intikamım var müsaadenizle. Hatırlarsınız 2012 yazında kalkıp Efes'in sponsorluğunda One Love Festivali'ne gitmiştik, alkollü içecekler çotank diye yasaklanmıştı. Kazık kadar insanlar olarak terbiye edilmiş, hizaya sokulmuş ve civardaki tek tekel bayisini zengin etmiştik. Şöyle yazmışım eve dönünce:

"okumuşsunuzdur, efes one love festivali'nde alkol satışı yasaktı. 33 yaşında evli barklı biri olarak bira içip içmeyeceğime başkalarının karar vermesi beni çok sinirlendiriyor. son dakika alınmış 4 adet kombine festival bileti sahibi biri olarak bu yasağı kapıdan girerken öğrenmem de çok güzel oldu. n'ooldu peki, dışarı çıkıp eyüp halkının kıymetli kaldırımlarında bira içtik, daha mı iyi oldu? daha mı az rahatsız oldular? ben de bi çok şeyden rahatsızım, o ne olacak? ben de halkım, sıradan biriyim, öbür %50'yim anlaşılan, ben ne olacağım?"

Böyle isyanlar, sızlanmalar falan. 

O gün girdik içeri, çimlere oturduk, öğlen vaktiydi henüz. Küp gibi oturmuş kalmıştık ki bir gavur kız sahnenin önünden yerlerde oturan kalabalığa doğru yürümeye başladı, bir yandan da avaz avaz bağırıyordu hepimize "Hepiniz koyunsunuz! Fakyu! İçki yasak sesinizi çıkarmıyorsunuz! Fakyu fakyu fakyu!". Böyle orta parmaklı falan, hiç tanımadığı etmediği biz diğer festivalci insanlara. İçime oturdu, unutamadım o küçük ve çılgın şovu.

Sevgili agresif festivalci kız, sen geçen yaz aylarını hangi ülkede hangi festivalde falan geçirdin bilmiyorum ama burdaki o bir kaç ayı sana armağan ediyorum. Orta parmakları da geri alabilirsin. Çok yardımcı oldun gerçekten hepimize, biz zavallı doğulu gariban müzikseverler senin gibi nevrotik yol göstericiler olmadan birer hiçiz çünkü.

Biraz geç oldu ama bizim burda adet böyle, fakyu tuu.

En güzel şarkıyı da kendime ve bu aşağıdaki beşliye armağan ediyorum. Common people deyince aklıma başka bir şey gelmiyor artık.



Joan Baez Dinleyip Bulmaca Çözüyorum. Eveth.

Coenler'in son filminden sonra bir folk müzik dalgası sardı beni, yalnız da değilmişim, baktım Zihnin Arka Sokakları yazdı, ben de yazayım istedim.

Joan Baez'in sesine ne aşinaymışım, güldüm kendi kendime. Öyle bir kaç isim var, o zamanlar taze olan dimağıma yer etmiş evde çalına çalına. Annemle babamdan da birer müzikofil (var mı bu kelime? audiophile? uydurdum mu?) çıkmazmış, hep aynı plaklar, aynı kasetler.

Fotoğrafta meşhur Washington yürüyüşünde Dylan'la şarkı söylüyorlar, şu Martin Luther King'in "Bir rüyam var" konuşmasını yaptığı özgürlük yürüyüşü. Joan Baez 22 yaşındaymış o gün, ben 22 yaşında "Ankara'dan nefreeaat ediyoruaam" diye ağlıyordum evde.

Sonra geçen yaz bize de selam çaktı Baez, yarısı İngilizce yarısı Türkçe şu videoyla:



Plak dolu ortalık, plakçalarımız yok. Teyzemden kalma bir portatif  "5 çayı partisi" pikabı var, iğnesi kırık, sağı solu yamuldu sıcaktan ve bakımsızlıktan. Şöyle sabah kalkıp bir Dylan plağı, bir Zeki Müren plağı koysaydım, çay demleyip çiçekleri sulasaydım. Şu aralar tek hedefim 70'li yaşlarında emekli bir teyze gibi yaşamak, kare bulmaca biriktiriyorum, camdan komşuların teraslarını dikizliyorum, mektup yazıp memleketin halinden ve gençlerin dangalaklığından şikayet ediyorum.

Kalkıp evi süpüreyim bari, köpeklerin döktüğü tüyün miktarını kelimelerle anlatmak mümkün değil. Her gün bir yavru köpek kadar tüy topluyorum. İnsafınız kurusun.

January 27, 2014

Öfh.

Bu benim kolum, dün gece sıcak tencereye yapıştırdım. Tam bir gerizekalı olduğuma kanaat getirmeyin diye kitapların önünde çektim fotoğrafı. Kısmen gerizekalıyım.

Mısır patlatmıştım tencerede, kaseye dökerken oldu. Geçtiğimiz senenin son günlerinde gene patlak mısır yerken 20 yaş dişimi kırdığımı da göz önüne alacak olursak belki de eve mısır sokmamam gerekiyor. Kırık diş ve yanık kol ikilisinin yanına ne eklenebilir diye düşünüp ürperdim.

Zavallı dişimi çekti doktor, bütün evsiz barksız dişler nereye gidiyorsa ordadır şimdi. Dün gece bir adet de çorba kasesi kırdım, bozuldum biraz, seviyordum o parlak kırmızı kaseyi.

Neyse, sokağa çıkıyorum şimdi, kase almam lazım. Belki kurşun da döktürürüm zira asla sakar değilim, üzerimde göz var çok afedersiniz.

Bileğimdeki şans ipi de 2. senesini doldurdu, şans iplerine bakan mercii neresiyse onlara da teessüflerimi bildiriyorum. Dalga geçiyorsunuz benimle herhalde.

January 26, 2014

Mısır, Yün, Güzel Esnaf, Kazak

Dün akşam çay içip kedi sevmeye Deniz'e gittim, şansıma ıspanaklı börek de varmış.

Mısır iyice tüylenmiş, yürüyen bulut gibi bir şey olmuş, çok yüz vermemekle beraber ara ara gelip sağımı solumu kokladı, beni köpek sanmış olması çok muhtemel. Çantamdan oyuncak fare çıkardım, iyice kafası karıştı, o arada bir kaç makas almayı başardım.

Deniz'in bir battaniye projesi var, şurdan çizimlerine göz atabilirsiniz. Renkli kareler bitişip battaniye olacak, bazı karelerde çeşitli hayvanlar var, hayvanları benzetip benzetemediğini test ettik. Deniz kareleri kaldırıp gösterdi, ben hayvanı tahmin ettim, sadece balinayı salyangoz sandığıma göre proje olması gerektiği gibi ilerliyor diye karar verdik. Fotoğraf çekmek aklıma gelmedi, belki o bloguna koyar bir ara.

Yün atkım yokmuş benim, kalkıp Güvenlik Caddesi'ndeki yüncüye gittim, yukarı taraftakine. Tek hedefim dışardaki sepetlerden alabildiğim en ucuz düz renk yünleri almaktı. Fiyatını sordum, 1,5 liraymış. 3 yumak alıp kasaya gittim, birden " aaa bu 100 gramdan fazla o yüzden 3,5 lira, bu da cart curt olduğu için 2,5 lira" oldu. Sırtım ürperdi, gözüm seğirmeye başladı. Sevgili yüncü abla, eminim o yün 100 gramdan fazladır ve gerçekten 3,5 liradır ama ben çok gıcık kaptım. Çok özür dileyerek bir daha alışveriş yapmayacağımı burdan bildirmek istedim.

Esnaf mesnaf demişken, dün J.'nin blogunda gördüm, güzel esnaflardan bahsedebileceğimiz bir site kurmuş 2 genç. http://www.guzelesnaf.com adresine gidip başkalarının hikayelerini okuyabilirsiniz, kendi güzel esnafınızın hikayesini yazıp gönderebilirsiniz. Hep şikayet mi edeceğiz, işini iyi yapanlara da iltifat edelim fikri, çok güzel bir fikir. Ben de hemen taksici Necdet Abi'yi yazıp yolladım, yayınlandı bile.

Bir de Kazova Tekstil işçilerinden haber verip gidiyorum. Daha önce de yazdım, hatırlamak isteyenler için hikayeleri şurda da var.

Artık gidip kazak alabileceğimiz bir dükkanları var Şişli'de. Merkez Mahallesi Abide-i Hürriyet Caddesi Hanımefendi Sokak No:4/A tam adresleri.

Patronları kaçarken iyi durumdaki makineleri de götürdüğü için kırık dökük ne varsa onlarla üretim yapıyorlar. Anladığım kadarıyla yeni makine alabilmek, bu dükkanın masraflarını çıkarmak ve kendi ayakları üzerinde durabilmek için esas şimdi desteğe ihtiyaçları var.

En havalı desteği Bask ve Küba genç futbol takımları atmış, forma siparişi vermiş Kazova'ya. 15 Şubat'ta Havana'da oynanacak dostluk maçında o formaları giyeceklermiş.

Dünkü açılış etkinliğine katılan ve kazaklarla küçük bir defile yapan Ece Temelkuran, Tuba Ünsal ve Met-Üst'ün de dahil olduğu "meşhurlar"ı da çok takdir ediyorum. Ben anca 3-5 kazak alıyorum, onlar bambaşka bir etki yaratıyor.

(Fotoğrafı arkadaşım yolladı, o da sanırım Vasıf Kortun'un sayfasından almış. Referans vereyim, üstüne yatmayayım.)

Çok şükür yağmur yağıyor Ankara'ya, umarım daha da yağar. Sonra yazın susuz kalınca leğen meğen diye çirkinleşecek ortalık, şimdiden Melih Gökçek'in atacağı tweet'leri düşünüp darlanıyorum.


January 24, 2014

Kitaplı Mim

Cessie kitaplı bir mim yapıp beni de işaretlemiş, kaç gün oldu, onu yapayım hemen. 10-20 sene önce okuduğum kitapları da buralara yazacak kadar hatırlamıyorum, mecburen son dönem okuduklarımdan bahsedeceğim.

1- Şimdiye kadar okuduğunuz kitaplardaki en gerçekçi ikili ilişki hangi kitapta ve kimler arasında oldu?

Yeni okudum, "Sen Dünyaya Gelmeden"de Gemma ve Diego'nun halleri beni mahvetti. Gemma'dan ziyade Diego'ya takıldım, tanıdığım 3 kişinin bir vücutta birleşmiş hali gibiydi, çok eski ve çok masum şeyleri düşünüp ağladım okurken. Allah herkesin hayatına bir Diego, olmadı 1/3 Diego denk getirsin, her kıza iyi geleceğini düşünüyorum. 

Alternatif olarak "Amanvermez Avni"nin Avni ve Arif Efendi çiftini yazmam lazım, onlara da bayıldım. Pek hoş bir usta-çırak ilişkisi, Avni'nin hafif naletliği ve Arif'in harikulade efendiliği, okuması çok zevkliydi.

2-Kitaplarda hangi tür insan tipinin yer almasını istersiniz?

Tür tip. Valla mesela "Ejderha Dövmeli Kız"ın Lisbeth'ine ilk kitapla başlayan sempatim Lisbeth her boku becerdikçe bir tür baygınlığa dönüştü. Zaman zaman herkes gibi kafası karışan, kaldırıma takılıp düşen, gerizekalı bir laf edip "ben nasıl söyledim bunu?" diye dertlenen karakterler okumak isterim. Ama sonsuz depresyonlara da gelemiyorum ("Hızlandıkça Azalıyorum"un ana karakteri, adını unuttum), gereğinden fazla detaya da ("Kapalıçarşı Cinayeti"nin Berna'sının kayıp duran hijyenik pedi gibi mesela). 

3-Hangi iki kitap türünü birbirine karıştırmak istersiniz?

İyi bir polisiyeye ne karışsa okurum, cinayetli otobiyografi olsun mesela, onu okuyayım. 

4-Betimlemeler ne derece önemlidir?

Yüksek derecede önemlidir. Ne bileyim, okurken ayırmıyorsun ki "şura betimleme bura diyalog" diye, iyi yazar betimlemeyi de iyi yapar, kötü yazarın zaten yazdığı hiçbir şey kendini okutmaz. Betimleme olmasa nasıl anlayacağız nerde olduğumuzu, havanın nasıl olduğunu, kahvenin iyi olup olmadığını, karakterlerin nasıl insanlar olduğunu falan? Haa uzunu var kısası var betimlemenin diye mi şaapmak gerekiyor bu soruda? Öyle şeylere takılmam ben, uzun olsun ama iyi olsun, farketmez yani. Biri beni alsın bu sorudan, hem atarlandım hem de kendimi durduramıyorum ahhahhaha!

5- Kitaplarda ana karakteri en gerçekçi kılan ve onu sevdiren özellik nedir?

İyi kurgulanması, yoksa mesela Florentino Ariza'nın Fermina Daza'yı büyük bir aşkla 51 yıl 9 ay 4 gün beklemesi olacak iş mi? Sanırım mesele ne kadar gerçekçi olduğu değil, gene yukarda bahsettiğim gibi yazarın iyi yazması. Mehmet Murat Somer'in polisiyelerindeki karakterler ne kadar iyi yazılmış tipler, ne fazlası ne eksiği var, aklıma o geldi bir de. İsterdim ki Rus klasiklerinden falan örnekler vereyim burda, okuduğum 3-5 tanesini hayal meyal hatırlıyorum, çıka çıka bu çıktı benden, kusura bakmayın.

Bu ahval ve şerait içinde Leylak Dalı çok daha kapsamlı cevaplar verir bence bu sorulara, Tuğba tatilde olduğu için bilmiyorum vakit bulur mu, Saçaklı'yı sırf taciz etmek için mimlemiş olayım, Zihnin Arka Sokakları Bey'fendi zaten mimlenmiş Bayansilvia tarafından, Mino yaparsa ne güzel okurum. Bazılarınızı mimleyip duruyorum, yapmıyorsunuz. Yukarda bahsi geçenler mim yapan blog yazarları, sonra neden ben yokum diye bozulmayın, zaten tuhaf bir şekilde sinirleniyorum sorulara cevap yazarken, üstüme gelmeyin ahhahahha! Neden sinirleniyorum ama yaa, ne biçim insanım ben?

Halbuki ne kadar sevimli biriyim.



Şarkılı Film

Efendim geçen çarşamba kalktık sinemaya gittik, Kızılay Büyülü Fener'de salı-çarşamba halk günü, biletler 10 lira. Arkadaşım S.'yi halk günü de halk günü diye bunalttım, nüfustaki yaşımız değil belki ama ruh yaşımızın bir hayli uyuştuğu kalabalık bir grupla Coenler'in yeni filmini izledik.

Benim solumda arada sırada çantasındaki cam şişeyi çıkarıp su içen bir han'fendi, S.'nin sağında da göbeğini hoplatarak ve tıkanarak gülen, filmdeki şarkılara eşlik eden, sanırım Ankara'nın en neşeli sinema izleyicisi bey'fendi oturuyordu. Bundan sonra halk günü dışında gitmem ben sinemaya, gerçek sinema meraklıları öyle yapıyormuş, bunu anladım. Üstelik 5 lira kardayım, kahve içip milföy paylaştık o 5 liralarla Akman Pastanesi'nde.

Filmi çok beğendim, Bob Dylan'ın ilk albümüyle ortalığı yıkmasından kısa bir süre öncesinde geçiyor, folk şarkıcısı Llewyn Davis sürekli akşamı geçirecek bir yer bulmaya çalışıyor New York'un kara kışında, araya bir Chicago yolculuğu giriyor, ne kendinden emin ne de folk müziğin geleceğinden. Bir de sarman bir kedi var işin içinde. Coenler bir akbabayla çalışmanın bile kedilerle çalışmaktan daha kolay olduğunu, illet olduklarını anlatmışlar, güldüm çok bu karşılaştırmaya.

Oscar Isaac nefis oynamış, diğer karakterler de harikaydı her Coen filminde olduğu gibi. Çok sinirli Carey Mulligan, saftirik Justin Timberlake filan. Oscar Isaac şarkıları da kendisi çalıp söylemiş, uyuz bir izleyici olarak en çok bunu merak etmiştim. Müziklerde kısmen Mumford&Sons parmağı da var. Efsanevi müzisyen ve prodüktör T Bone Burnett filmin tamamının bir folk şarkısı olduğunu söylemiş; bizi alıp olaydan olaya taşıyor, sonra başladığımız yere bırakıyor.

"Inside Llewyn Davis" ya da "Sen Şarkılarını Söyle" böyle biraz melankolik, bol bol müzikli, yer yer sarkastik bir film, ben çok sevdim. Şarkı söylemek deyince, Reha Erdem'in yeni filmi "Şarkı Söyleyen Kadınlar"ın da fragmanını izledik, o 2-3 dakikada bütün yaşam enerjim uçtu, içim büzüldü, filmdeki kadınlar inleyip bağırdıkça koşarak kaçasım geldi. Açık ara en sevdiğim Türk filmi "Korkuyorum Anne"nin yönetmeni diye beğenmelere doyamıyorum ama insan insana bunu yapmaz bence. Fragmandan yola çıkıp bütün filmi de eleştiremem ama ben içinde at ölen filmleri seyredemem.

Evet neyse.



January 19, 2014

Pazar Pazar Gene Çok Hainiz


Çünkü nasıl ben tek başıma dünyadaki bütün Türkler'in yapıp ettiklerinden bizzat sorumlu değilsem Hrant da bütün Ermeniler'i temsilen yaşamıyordu. Çünkü acıları yarıştırmak, çarpıştırmak zorunda değiliz. Çünkü sırtından vurdular, 7 sene olmuş, adalet yerine gelmedikçe hepimizin iyi niyeti, temiz kalbi ve namusu suistimal ediliyor. Çünkü biz bir kısım kanı bozuk hain, bu memleketin ürkek güvercinlerinin yanında durmak istiyoruz. Çünkü sana ne be kardeşim.

Profil resmini değiştiren çocuk gittiğim kazıların birinden tanıdığım biri, yorum yapan tosunu tanımıyorum, zaten önemli değil. Yukarda yazdıklarımla çelişmek pahasına yazıyorum bunu, yorum yapan tek başına bir grup insanı temsil ediyor. İçin için Hrant'ın hakettiğini düşünüyor, kendi kanıyla gurur duyuyor, hain olmadığını düşünüp seviniyor çünkü o Azeriler'e üzülüyor, çünkü Azeriler Türk. Yolda çevirip sorsan kaç Azeri Türkiye'nin yavrusu olarak anılmak istiyor acaba ya da umurlarında mı? Mesela benim kanımla Hrant'ın kanı arasında benim bilmediğim farklılıklar mı var, benim din hanemde İslam yazıyor falan diye? Kaldırımın üzerinde kırmızı, normal insan kanıydı benim televizyondan gördüğüm.

Ve o altı delik ayakkabı, ah o ayakkabı. Ah benim tosunum, sen bilmiyorsun bizim babalarımız başka türlü insanlar. O görmemiştir bile o deliği çünkü daha önemli işleri vardı, yazacak yazıları vardı. Sapı çıkan gözlüğünü bantla sarıp çalışmaya devam eden babalar bunlar, hayatları boyunca şu ya da bu sebepten kenara ayrılmış, işinden olmuş, uzaktan parmakla gösterilmiş, cezaevine falan girmiş babalar. Vicdanı olan insanlara hayat çok zor buralarda.

Velhasıl, bu kan üzerinden, İslam ve Türklük üzerinden yaptığınız kanırtmalar bir işe yaramıyor, birleştirmiyor, ayırıyor. Ayrılmak istemiyorum kimseden. Kan kan kan dedikçe aklıma Nazi deneyleri geliyor, irkiliyorum. Bu topraklarda bin yılların şarkıları, kokuları, hayaletleri var, sen istiyorsun diye tek-tipleşmez, hizaya girmez. Madem çok eminsin soyunun sopunun Anadolu'ya giren atlılara dayandığına, onlar geldiğinde buralarda zaten hayat vardı, kadim krallıkların sağa sola dağılmış çocukları vardı, köyler vardı; ocaklar yanıyor, bacalar tütüyordu. Bugün yediğin yemekte, konuştuğun dilde izleri var, teorik olarak sen de sonradan gelmesin, spiritüel olarak hepimiz misafiriz bu dünyada.

Onlarca yıldır tıkır tıkır çalışan bir mekanizma var, hedef gösteriyor, besliyor, vurduruyor, kırdırıyor. Sonra kurşun atan da yiyen de şerefli oluyor. Git bir oralara bak ne boklar yiyiyorlar. Benim hainliğimin tespit müessesesi sen değilsin.

January 18, 2014

Stay-Bir Başka Rihanna Cover'ı

Bu "cover" meselesiyle iyice aklımı bozdum. Rihanna'nın "Stay" şarkısıyla da, kızı instagram'dan falan takip ediyorum, biraz müsaade etsem benden bir sapık hayran çıkar bence.

Patti Smith söylemiş şimdi de şarkıyı, bir-iki hafta önce 67. doğum günü konserinde. Böyle böyle efsane olunuyor demek ki, sükunetle, ağırbaşlılıkla, başkalarının şarkılarını daha da güzelleştirerek ama sahibini ezmeden, tam tersi iltifat ederek.

Zor zamanlarımızda bizi yalnız bırakmayan Patti Smith'e nice güzel seneler, şuraya giderseniz bu şarkıyı ve o gece söylediği başka cover'ları indirmek de mümkün.



January 17, 2014

"Sen Dünyaya Gelmeden"


Annemin facebook hesabını karıştırırken takıldım bu fotoğrafa, ben ortadaki en kısa çocuğum, 1980'lerin başları herhalde, Edirne-Yeniceçiftlik'te. Yugoslavya'dan göçen ailenin çoğu buraya yerleşmiş zamanında, ekip biçmeye devam etmişler. Fotoğraftakiler annemin kuzenlerinin çocukları, Çiftlik'e ilk ve son gidişim bu fotoğrafla belgelendiğinden kelli doğru dürüst kimseyi tanımıyorum. Ama bakın ne kadar mutluyum ayçiçeklerinin arasında.

Ankara'da hava açık ve güneşli, böyle ayçiçeği tarlalarında koşturtacak kadar mutlu bir sıcaklık yok tabi ama buna da şükür. Bozkır iklimiyle barışık bir insanım.

Arkadaşım S. bir kitap verdi geçenlerde, Margaret Mazzantini'nin "Sen Dünyaya Gelmeden" romanı. Ben büyük ihtimalle önüne arkasına bakar ve "ayh romantik kadın romanı herhalde" diye rafa bırakırdım. Bu yüzden insanın arkadaşlarının olması iyi bir şey, ben ne kadar önyargılı ve kazkafalıysam S. de bir o kadar maceralara açık ve iyi bir okuyucu.

Olaylar Gemma'nın ağzından anlatılıyor, tezi için Bosnalı bir şairi araştırmak üzere Saraybosna'ya gelen İtalyan bir kadın. Geri dönüyor, tekrar geliyor, aşkı buluyor, onunla ne yapacağını bilemiyor. Seyahatler, Bosna'da patlayan savaş, bir çocuk meselesi, birbirinden güzel karakterler.

Kimse kahraman değil, kimse film yıldızı değil, senin benim gibi insanlar, insanlığın test edildiği durumlar içinde senin benim gibi davranıyorlar. Gerçi bilmiyorum sniper'lar eğlencesine insan avlarken kaçımız makyaj yapıp yıkıntılar arasından işe giderdik, o Saraybosnalılar'a mahsus bir özellik, Mazzantini o ruhu kusursuz bir şekilde anlamış ve anlatmış. Şehri de, insanları da; savaşta da, barışta da.

20 sayfa kadar kaldı bitirmeme, bir kaç kere usul usul ağladım. En son ne zaman kitap okurken ağladım hatırlamıyorum. Tanıdık bir şeyler vardı, bildik hisler. Savaş sahnelerine de ağlamadım bu arada, savaştan tamamen bağımsız kavuşmalar, ayrılıklar, küçük diyaloglar falan ağlattı beni.

Filmi de varmış, Gemma'yı Penelope Cruz oynuyor, benim gözümün önüne daha kırılgan, daha az hayat dolu bir kadın geldi hep okurken. Filmi seyretmedim, bilmiyorum tabi.

Oscar adaylarına baktım açıklanır açıklanmaz, çoğu film sinemalarda oynamıyor, bozuldum biraz. Bir kısmı ödül töreninden önce girecekmiş gösterime ama buralara hiç uğramayacak olanlar da var, artık korsan yollarla ulaşacağız mecburen.

Dün gece Gravity'i seyrettik, fena değildi, öyle sonsuza kadar hatırlayacağım bir film de değildi. Sandra Bullock'u seviyorum, hoşuma gitti onu böyle iyi çekilmiş uzaylı bir filmde seyretmek. Annem geldi biraz önce, ona da açtım, seyrediyor şu anda ve her şeye itiraz ediyor "neden öyle yaptı, neden böyle dedi" diye. Bir kase mısır patlatıp verdim, daha fazla itiraz etmemesi umuduyla.

Gidip ütü mütü bir şey yapayım bari, bu hafta da bitti.

January 15, 2014

KuirFest Başlıyor Ama Her Şeyin Bir Çaresi Var


Efendim, bıkmadınız mı yani bu hayattan? Bakın herkes eşit, cinsel kimlik falan tamam ama düzelebilirsiniz. Üstelik Amerikan Shitty, ay, Shetty firması araştırmış yane.

Bunu barbar kocam buldu dün akşam, hemen ilgileneceğini düşündüğüm arkadaşlarıma yolladım, aldığım cevapları buraya yazabileceğimi sanmıyorum. Bir tanesini iş nedeniyle mahsur kaldığı doğu şehrinden halıya dürüp kaçıracağıma söz verdim, biraz aklı yatar gibi oldu ama homofin kullanmayacakmış, çok istiyorsam ben çeşitli yollarla kullanabilirmişim. Kurtaramadım yani kimseyi yaşadıkları zorluklardan.

Neyse, 16-23 Ocak arası Ankara'da KuirFest var, belki Homofin stand açmak ister. Kızılay Büyülü Fener'de film gösterimleri, Tayfa Kitapkafe'de söyleşiler, atölye çalışmaları ve yine film gösterimleri var. Bakın başka bir sinema değil, Büyülü Fener, boşuna tepinmiyoruz semt sinemaları yaşasın diye. Aşağıya programı ekliyorum, büyütmeyi beceremezsem linki şurda.


17'si akşamı Kite'da Nuri Harun Ateş konseri var, Bay Kafası Karışık Kontrtenor muhteşem sesiyle hem kendi şarkılarını hem de başkalarının şarkılarını söyleyecekmiş, repertuarı için gönül tellerini titreten bir çıfıt çarşısı diyorlar. Ben ilk defa dinleyeceğim, ne zamandır da dışarı çıktığım yok, heyecanlandım biraz.

Nasıl oluyor çıfıt çarşısı diyorsanız benim gibi, aşağıya da bir videosunu ekliyorum. Cuma akşamı gelirseniz eğer biz uzun ve irice bir çiftiz, hemen farkedersiniz; ben büyük ihtimalle giyinirken vur denince öldüreceğim için lateks gıcırtılarını ve simli-parlaklı izleri de takip etmeniz mümkün. Konser 21:00'de, Kite Güvenlik Caddesi'nde eskiden Overall'un olduğu yerde, giriş 10 lira ve bir bira dahil.

SONRADAN NOT: Konser Kite'dan Noxus'a alınmış, Noxus Selanik Caddesi 78/A'daymış. Haydi bakalım.



January 14, 2014

Oha Yeni Kitap?

İhsan Oktay Anar'ın yeni kitabı çıkmış, hiç haber vermiyorsunuz?

Fotoğrafı idefix'ten arakladım, ön sipariş 17 Ocak diyorlar. Yedinci Gün'ü daha yeni okumuş gibiyim, bir senede kitap mı yazmış allahım sen aklıma mukayyet ol!

Heyecanlandım biraz, ev de kitap doldu taştı, gözüm doymadı bir türlü. Çok okursam eritirim stokları, yani zaten Ankara'ya güneş doğmuyor günlerdir, mütemadiyen kalın bir grilik içinde yaşıyoruz. Yerimden kıpırdayasım yok, artık kış depresyonuna bile girmiyorum, öyle manasızca camdan dışarı bakıyorum. Kış depresyonu da bir nevi aktiviteymiş benim için, gene biraz hareket oluyormuş, onun yerine gidip kahve makinasının düğmesine basıyorum.

Evet neyse, yaşasın yeni kitap, umarım güzeldir. Yedinci Gün'ü de beğenmeyenler olmuştu, halbuki benim kıh kıh güldüğüm yerler falan olmuştu gece yarıları yatakta okurken. Ön siparişe mi girsem yoksa bekleyip kitapçıdan mı alsam? İdefix paketleyip yollayana kadar haftalar geçer, ben en iyisi gidip insan gibi alayım.

Halet Çambel


Halet Hanım'ı kaybettik iki gün önce, bir şeyler yazmak istedim çünkü beni çok etkiledi, onun gibi insanlar pek yok artık. Yukardaki fotoğrafta nasıl da güzel. 1916 doğumluymuş, nerdeyse 100 yaşını görecekti, hep derler açık havada çalıştıkları için arkeologlar uzun yaşar diye. Halet Hanım'ın durumunda nicelikten değil nitelikten bahsetmek gerek.

Sorbonne'dan mezun bir arkeolog, Türkiye'yi o meşhur 1936 Berlin Olimpiyatları'nda temsil etmiş, eskrim dalında. Jesse Owens'ın atletizm dalında 4 altın madalya alıp Hitler'i delirttiği olimpiyatlar. Koca bir stadyumun Führer'i selamladığı bir organizasyonda "aşağı ırk"tan bir şampiyon olmak.


Peki Türkiye'den gelen 20 yaşında gencecik bir kız olarak Hitler'in davetini reddetmek? Halet Hanım, Hitler rejiminine hükümet yolladığı için geldiklerini, kendi istekleri ile asla gelmeyeceklerini söyleyerek gitmemiş Hitler'le tanışmaya. Gene eskrim dalında yarışan Suat Fetgeri Aşeni ile olimpiyatlara katılan ilk Türk kadın sporcular olarak tarihe yazıldı isimleri.


Halet Hanım Hitit çalıştı hayatı boyunca, Helmut Bossert gibi efsane bir isimle Hititçe'nin çözülüp okunmasında parmağı var. 1950'ler gibi erken bir dönemde "eserler bulundukları yerde sergilenmelidir" diye ayak direyen, kocası alaylı mimar Nail Çakırhan'la Karatepe'de bir açıkhava müzesi yaratan da Halet Hanım'dır. Çoğunluğun derdi tapınak mapınak, güzel eşyalar bulmakken kültürel miras meselesine dertlendiği için zamanının bir hayli ilerisinde bir bilim insanıydı, etikti, haklıydı, arkeolojik vicdanı vardı.

Anadolu'nun doğusu 1950'lerde arkeolojik olarak ölüydü, okuduğum bir makalede bu bölgenin ikliminin çok sert olduğundan, bu yüzden de tarihöncesi dönemlerde kimsenin buralarda yaşamadığından bahsediyordu biri. Halet Hanım bu talihsiz saptamalara pabuç bırakmadı, 1963'te Chicago Üniversitesi'nden bir bilim adamını da yanına alarak eşek sırtında gitti doğuya, tek tek tespit ettiler höyükleri, kayıt altına aldılar, kazılar başladı.


Halet Hanım çalıştığı toprakları ciddiye alan, seven, bu kültürü önemseyen biriydi. Kendi jenerasyonundan bazı arkeologlar ve tarihçiler gibi "Bütün dünya Türk'tür" hezeyanlarına kapılmayacak kadar da zihni berrak bir bilim insanıydı.


Mimarlık diploması olmadığı halde dünyanın en prestijli ödüllerinden Ağa Han Mimarlık Ödülü'nü kazanan Nail Çakırhan'la 70 yıl kadar evli kaldılar, oturdukları dünya güzeli Kırmızı Yalı'yı Boğaziçi Üniversitesi'ne bağışladılar.

Benim için bir kahraman, kızların da harika işler yapabileceklerinin kusursuz bir örneği, 98 yıllık bir ömrün nasıl yaşanması gerektiğini gösteren bir rehber Halet Hanım. Hem kendi kuşağı içinde hem de şu anda aktif çalışan kuşaklar içinde tüm kalbimle saygı duyduğum bir kaç isimden biri.

Değiştirdiği hayatlar, yeniden hayat verdiği eski halklar, yetiştirdiği kuşaklar, dünyanın en güzel topraklarına verdiği bir ömür ve güzel yüzü önünde saygıyla eğiliyorum. Duyduğum hayranlığı ve kalbimi sıkıştıran üzüntüyü kelimelerle anlatmanın imkanı yok.

January 13, 2014

Afganistan Sofrası

Geçen cumartesi annemlerle Afganistan Sofrası'na gittik. GMK Bulvarı üzerinde, Kızılay tarafına daha yakın, No:24/2'ymiş, binaların ikinci katlarına bakarak yürümek suretiyle bulmak da mümkün. Sanırım aşçısı eskiden Afgan elçiliğinin aşçısıymış, öyle bir elçilik bağlantısı var ama debdebe beklemeyiniz, son derece mütevazi bir yer.


Bencil bir tip olduğum için kendi tarafımdan çektim fotoğrafı. Etyemezler için bu çelav var, bir de yoğurtlu patlıcanlı badenjan burani. İkisi de inanılmaz lezzetliydi, kırıntı bırakmadan yedim. Etyerler için seçenekler daha geniş, çeşitli kebaplar mevcut. Annem karışık kebap tabağı yedi, babam baharatlı maharatlı tavuk baget. Bütün etler çok lezzetliymiş, baharatlı uzun ince bir köfte var, özellikle onu çok beğendiler. 

Sofraya ekmek gelir gelmez "AMA NAN? AMA ÇAPATİ? AMA PİDE?" diye ağladık, pide soran cahil benim, annemle babam daha havalı insanlardır. Yokmuş nan-çapati-pide, çünkü belediye tandır kurmalarına izin vermiyormuş, ikna olmayarak bozulmaya devam ettik. Bildiğimiz tırnak pide de olurdu yani, bu bakkal ekmeğini görünce kalbim kırılıyor benim. 

Tek üzüntümüz bakkal ekmeği olsun gerçi, çok memnun kaldık gıdalardan. Garson da genç bir oğlan, güleryüzlü ve sevimliydi. Yemekten sonra çay geliyor, isteyene normal siyah çay, isteyene demlikte yeşil çay.


Bu yeşil çayın Afganistan'dan geldiğinden şüpheleniyorum, sormayı da unuttum ama içtiğim en güzel yeşil çaydı, berrak ve yumuşak.

Üç kişi yiyip 40-50 lira civarı bir hesap ödedik, ben çelav ve badenjan yemeye giderim gene, yolunuz düşerse bir deneyin.

January 11, 2014

Halk, falan?

Eş durumundan facebook arkadaşı olduğum insanlar var, bir tanesini özellikle sessiz sessiz izliyorum, zira kendisi bile farkında olmayabilir ama "ulusalcı-beyaz-türk" nüfusunun kusursuz bir örneği. (Anneme not: vatanını seven gibi değil, kötü kötü ulusalcılıktan bahsediyorum gene anne.) Geçenlerde Cumhuriyetçi, laik, demokrasi taraftarı iyi insan falan olmanın ancak kaliteli eğitim ve bilinçli ebeveynler sayesinde olabileceğini iddia ediyordu. Kendisi kolej mezunu, annesi babası da emekli büyükelçilere benziyor, o yüzden böyle iddiaları var gibime geliyor. Memleketin "kaliteli eğitim" neyse artık, ona ulaşamayanları inlerde yaşayıp kendi kakalarını duvarlara sürüyor çünkü.

Bütün yaz mevsimini insanların "halk şöyle, halk böyle. ama bakın halk..." demelerini seyrederek geçirdim. Biz kimiz ulan? Sen halk değil misin? Arada bir arkadaşlarımın duvarlarında tartışmalara dahil oldum, avamlıkla itham edildiğim oldu, liboş diyenler de olmuştur eminim ama yüzüme söylemediler. Efendim, onlar entelektüel birikimleriyle direnecekmiş, akademik seviyelerde falan, çünkü hepsi birer Chomsky, birer Edward Said maşallah.

Bu yukarda bahsettiğim arkadaşımız hemen hemen her gün Yılmaz Özdil'in o günkü yazısını paylaşıyor. Yani gazeteye hiç bakmadan düzenli olarak Yılmaz Özdil okuyabiliyorum sayesinde. Kendime yakın hissettiğim bir gazeteci değil, testosteron bombası gibi yazıyor, o "becermeli-oturtmalı-nasıl da koduk"lu kelime cambazlıklarından da hoşlanmıyorum. Memleketin sadece bir kesimiyle ilgileniyor, hadi o da benim liboşluğum olsun. Fakat bir başka eleştirim daha var.

Bugünkü yazısını gene facebook'ta görüp tıkladım, şurdan okuyabilirsiniz, halkın cehaletinden bahsediyor örnekler vererek. Doğrudur, Kıbrıs nerde bilmiyorlardır, Adalet Bakanı'nı tanımıyorlardır, mecliste kaç vekil var diye sorunca uyduruyorlardır. Ne yapacağız peki? Yani ne oldu cumartesi cumartesi "bu halk ebleh" diye yazı yazınca? So what yani? (Ben de kolejli sayılırım, tam olarak değilim, çünkü Anadolu Lisesi'ne gittim, annemlerin parası çıkışmamış olabilir kolej için, fena insanlar değillerdir, babam karakafalı biraz, annem çok beyaz ama, benim de gözlerim küçükken maviymiş.)

"Adalet Bakanı Cemil İpekçi'dir" demiş birisi, yazı da gene esprili-şakalı bitiyor, bu memleket bunlara layık çünkü halk cahil havalarında. Cemil İpekçi'nin de cinsel yönelimi komik herhalde, yoksa Yılmaz Özdil bu kadar eğlenmezdi, bıyık altından kıs kıs gülmezdi gibime geliyor.

Bana elle tutulur saptamalarla gelin, çözümlerle falan. 34 senedir bunları dinliyorum ben, habire "aptal, koyun gibi, cahil" diyoruz halka, kim oğlum bu halk? Parmağınızla gösterin, ben anlamıyorum.

January 10, 2014

Cadı Yuvası


American Horror Story: Coven izlemeye başladık, 9. bölümü bitirdik. Önceki sezonlara göre daha az korkunçlu geldi bana, cadıları biraz hafife almışlar sanki ve fakat Jessica Lange'ın yanında hem Kathy Bates hem de Angela Basset var, etkilendim kadrodan.

Bu sezonun kostümleriyle kim uğraşıyorsa lütfen gelip benimle de uğraşsın! Elbiselere, ayakkabılara, saçlara falan bakmaktan bir haller oldum, ergen gibi "Zoe'nin botları episode 4" falan yazıyorum google'la. Botlar da şunlar:


Yani hippie bataklık cadısı mı istiyorsunuz, sofistike şehir cadısı mı, hepsi var. Çabuk gaza gelen bir insan olarak hep siyah giyesim var, bu meseleden bahsettiğim arkadaşım S. "Bu botları alıp fırfırlı etekle, tüllü şapkayla mı giyeceksin? Kotla giyeceksin." dedi sakin sakin. O kadar haklı ki üzülüyorum. Belki bugün biraz çaba gösterip etek metek bir şey giyerim, bakalım.

Dizi New Orleans'da geçiyor, cadıların kendi iç meseleleri haricinde bir de vuducular var, dışardan gelen başka tehditler var falan. Zaten cadı popülasyonuna kıran girmiş, zor zamanlar yani anlayacağınız. Önceki iki sezonu sevdiyseniz ya da korkulu şeyleri seviyorsanız bunu da izlersiniz bence. Ben bütün kostümleri tespit ettim, bir şey beğenirseniz çekinmeyin, sorun. Ben de gidip elbise dolabına bakayım biraz.

January 8, 2014

Merve, Ekmek Köşesi ve Çekçek Efsanesi

Annemin bankada işi vardı, müşteri temsilcisi beklerken bir ara elimdeki numara kağıdına bakıp alalı 40 dakika olduğunu farkettim. 20 kişi falan yığılmışız çalışan iki müşteri temsilcisinin önüne ve fakat bir yere varamamışız. Annem söylendi, annem söylendikçe bu müşteri temsilcilerinden biri bıyık altından gülmeye, masasında oturan otoparkçı kılıklı müşteriyle kikirdemeye falan başladı. Ben de bunlara bakmaya başladım. Bak Merve, adın Merve'ymiş sorup öğrendim çünkü çok gerizekalısın, nerdeyse 50 dakika süren bankacılık işlemi nedir bilmiyorum ama flört ettin resmen o otoparkçıyla, yani ya çok zevksizsin ya da müşteriyle ilgilenmeyi tamamen yanlış anlamışsın. O arada kalkıp banka içinde sağa sola koşturmalarını falan ben yemiyorum, sanmıyorum ki banka yönetimi de yesin, bayağı hımbıl, yavaş ve beceriksizsin. 60 küsur yaşında bir banka müşterisi 1 saat boyunca elinde hesap defteriyle beklerse söylenir tabi, sen kim oluyorsun da dalga geçiyorsun la bebe? Hemen arkamızda bekleyen iki kadın sen lömbede lömbede koştururken arkandan "aiiyyy bir de kocagötmüş" dedi, üstlerinden birine hakkında "terbiyesiz paçoz" diyen de benim, haberin olsun Merve. Hadi ben pasif-agresifim, bir gün aktifine denk gelirsin, o koca kafanı masaya donk diye çarparlar Merve. Mavi far sürme, çok esmersin, bir berbere git, saçlar çok yoluk Merve.

Evet, Merve'den böylece hırsımı aldıktan sonra günlük, önemsiz meselelere geçebilirim. Bankadan nihayet çıktıktan sonra Şık Düğme'ye gittik, öyle dolanırken güllü kumaş görünce aldım. Ne yapacağım konusunda en ufak bir fikrim yok ama olsun.


Yerliydi bu ve ucuzdu çok. Çok güzel desenler var ama ithalmiş hep kumaşlar, metresi 32 liraya pazen var, memleketin kumaşçılığı da ölmüş, çok bozuluyorum.

Eve geldim, köpenkler kilimin üzerine enstalasyon yapmış gene. O ekmek köşesi nerden çıktı bilmiyorum, evde ekmek yoktu, bunların bir yerde zulası var ama bulamadım yerini. Yılbaşı takkesinden de pek hoşlanmıyorlar galiba.


Akşam barbar kayınpedro beye bakmaya gittik, yolda bir Urfa Yöresel Ürünler dükkanı görüp daldım içeri. Başka bir müşteriye bir şeyler tattırıyordu dükkan sahibi, tabağı bana da uzattı, bir parçayı ağzıma atıp "AY ÇEKÇEK Mİ BUUUAAA?" demişim. Çekçek. Yıllardır seni arıyordum.


Çekçek bu üstteki tabaktaki, üzümden yapılıyor. Nerde yedim, ne zaman yedim hatırlamıyorum ama yıllardır dönem dönem aklımı kaçırmış gibi soruyordum etrafa. Bir gece önce internette aramıştım umutsuzca, yol üstünde bulunca ağlamaklı oldum. Biraz sert bir lokum kıvamında oluyor, çok şekerli bir şey de değil ve nedense ben sapkın bir şekilde seviyorum bunları. Üzüm kesmesi de deniyor sanırım ya da onu ben uydurdum bir ara, çekçek derseniz şansınız daha çok.

Diğer tabaktakiler de dağ inciri kurusu, onlar da ufak ve tatlı incirler, kurusu da çok güzel oluyor. Abiyle biraz sohbet ettim, peynir falan tattırdı, elime kaşık verip önüme biber salçası sepetleri dizdi, kendimi evimde hissettim. "Torbaya kartvizit de bırakıyorum." dedi, koymadı yani, bıraktı kurban olduğum, çok özledim Urfa'yı.

Bu aşağıdaki de emektar kauçuğumuz. Geçen yaz terasa çıkarmıştım hava alsın diye, havalar serinleyince içeri aldım, mutsuz oldu, yaprak döktü. Baktım köküne doğru yeni yapraklar açmaya başlamış gövdesinde, çok sevindim, kel kalmıştı oralar hep.


Böyle yani vaziyetler, gideyim de yoğurtlu bir çorba yapayım. Çorbayı ilk kim akıl ettiyse çok büyük bir insan bence.

January 6, 2014

Ankara Kitap Fuarı

Annemle kitap fuarına iştirak ettik bugün, Eskişehir Yolu'nda Congresium mudur nedir bir yer var, orada efendim fuar. Annemin aynen kendisi gibi bir arkadaşı var, Ayşe, Bilim ve Sosyalizm Yayınları olarak sabah akşam ordalar. Ayşe ben küçükken sormuş "Biz annenle yaşlanınca tonton ihtiyarlar olacağız değil mi?" diye, "Valla hiç sanmıyorum, siz şoför azarlayan cinsindensiniz, öyle de kalırsınız." demişim. 20-25 sene sonra hala aynı fikirdeyim. Fotoğrafta bir tanesini görüyorsunuz, diğeri çalışmayan pos makinasını yan standa götürmüştü söylene söylene. Ayaktaki abiler, komşu yayınevinin abileri.


Zaten kırk yılda bir birileri yanaşıyor; Komünist Manifesto'ya, Marksist Diyalektik'e falan ilgi öyle enginlere sığmaz taşar vaziyette değil tahmin edeceğiniz üzere. O yanaşanlara da hangi okula gittikleri soruluyor, çocuk mesela toplumsal cinsiyet çalışıyorsa tezi için, hemen ona göre kitap öneriliyor, "Biz twitter'a çıktık!" diye böbürleniyorlar, ekşisözlük falan diyorlar insanlara.

İki tane gençten oğlan gelip kitaplara bakmaya başladı, daha doğrusu biri bakarken diğeri de "ehuahau ne anlıycan olm bunnardan" diye yanında takılıyordu ve çok tükürüyordu konuşurken. Bu tüküren oğlan hızını alamadı, komünizmin eskidiğinden, bunların hep ölü şeyler olduğundan falan bahsedip dürtmeye başladı kitaplara bakan arkadaşını. Size yemin ederim içimden dua ettim "Allahııımm lütfen annemle Ayşe duymasın, lütfen!" diye. Duymadılar çok şükür. Oğlan baktığı kitaplardan ikisini almaya karar verdi, Ayşe zaten indirim yapmak için bahane arıyor, mesleğini falan sordu, inşaat mühendisiymiş, %40 indirimi kaptı. Tüküren oğlan kendini tutamayıp gene taciz edince arkadaşını şöyle bir diyalog yaşandı:

Ayşe: Neden anlamasın yahu?
Tüküren: Ehueheuehehue diyalektik, materyalist, manifesto ehuaheuheue.
Ayşe: İnşaat mühendisliğini bitiren adam pekala da anlar bunları.
Tüküren: Ehueheuehe ben anlamıyom.
Ayşe: Sen de anlarsın, neden kendini hafife alıyorsun?

Çocuk kızardı biraz, gülümseyerek gittiler. Fikir akımları ayol bunlar, korkacak bir şey yok, anlamayacak bir şey de yok. Korkacak bir şey varsa o da annemle Ayşe zaten, onların yanında her şey pofuduk kedi yavrusu gibi kalıyor, buna Marks da dahil. Neyse, bir okuyayım, bunu da bileyim diyorsanız eğer en düzgün çevirileri bunlar, zaten kitapların en pahalısı 10 lira falan, Ayşe ile annem de uçan kuşa indirim yapıyor, aklınızda olsun.

Sonra annemi sürükleyip çArşı standına götürdüm, "çArşı geliyooor!" kitabını alalım diye. "Siz gerçek çArşı mısınız?" diye sordum, gururla "Evet. İstanbul'dan geldik!" dedi, iki tane birbirinden sevimli genç çocuk duruyorlardı kitapların başında. Biraz Behzat Ç.'den bahsettik, gerçekten de elinde birasıyla sokaklarda olduğunu söyleyince çok etkilendiler, annem savcı mavcı diye diye çocuklarla dizi kritiği yaptı biraz. Sarılıp öpesim geldi, öyle güzel çocuklardı.

Esra Türkekul'un "Kapalıçarşı Cinayeti"ni alayım diye esenkitap'a gittim, bakınırken stand görevlisi "Siz cinayetli polisiye seviyorsunuz galiba?" dedi, "Evit ciniyit çik siviyirim" dedim, bir tane çizgi roman tavsiye etti "Böyle Sustu Zerdüşt" diye, onu da aldım. Şimdi farkettim, iki tane de kurşun kalem atmışlar torbaya, çok teşekkür ederim!

Sel Yayıncılık'ta da %30 indirim vardı, iki Capote, bir Orwell, iki adet de Selçuk Altun aldım, 30 lira verdim. Capote'lerden birine tam elimi atıyordum ki yanımda duran oğlanla gözgöze geldik, "Çalıyorum di mi sizin aldığınız kitapları?" dedim, "Evet." dedi, esas kaynağı gösterdi eliyle. Gidip ordan aldım ama yani oğlan da neye elimi attıysam sessiz sessiz gidip baktı, Sel Yayıncılık standı böyle gerilim görmemiştir. Burdan sana sesleniyorum kitabını çalmaya kalktığım oğlan; kozlarımızı Bilim ve Sosyalizm standında paylaşalım, orda arkam var benim.

Bir tane de poster aldım, sanırım 15. yüzyıldan bir Babil Kulesi resmi, Orta Çağ'a boş değilim, bir hoşlantı var, inkar edemeyeceğim. Doğubatı'nın standında güzel posterler var, 5 lira tanesi. Babil Kulesi'ni de koyayım aşağıya, çok güzel.


Alacağımı alıp annemlerin yanına döndüm, beni çanta gibi yere oturttular; hayatım bunların yanında çanta gibi geçti, kendi kendine iki sandalye bitiştirip uyuyan çocuktum ben meyhanelerde, hiç mi değişmez hayat?

Kitap Fuarı 12'sine kadar devam ediyor, imza günleri falan da var ama bir takvim bulamadım. Ben de ara ara gideceğim, uğrarsanız çay ısmarlarım. Ben yoksam anneme söyleyin, o ısmarlasın, çayınızı için mutlaka.

Hadi Çocuum, Kak!

Bugün okullarda tahtalara yazalım diye çağrı vardı, ben de eve yazdım. İyi ki doğdun güzel çocuğum, aklımıza gelmediğin tek gün geçmedi.

Sonikpanik güzel bir yazı yazdı dün, 15 yaşındayken ben neler yapıyordum diye. Benim 15 yaşım da onun İzmir versiyonu gibiydi, saçımı maviye boyamanın ve eve kedi atmanın yollarını arıyordum, deniz kenarında oturup şarkı söylüyordum, arkadaşlarımın sırtına çıkıp gündüz biraları içmeye gidiyordum.

15 yaşıma girdiğimde bir hastane yatağında koma halinde değildim, polis beni kafamdan vurmamıştı, yetmezmiş gibi "ama cebinden bomba çıktı" diye üste çıkmaya çalışmamıştı. Bakkala ekmek almaya gidince eve dönebildim hep.

Yani ne yalan söyleyeyim ben hep bekledim, birileri yatağının yanına ilişsin, "Ne bok yiyiyoruz biz? Çocukları kafalarından vuruyoruz." diye vicdan muhasebesi yapsın, annene babana güzel bir laf etsin diye. Ne bileyim, devlet adamlığının bir raconu vardır, yani vicdanı yoksa bile kıvraklığı vardır diye düşünüyordum, tabi o benim gerizekalılığım. Bütün yaz haberleri seyrettik adam ne diyecek diye, kulağımda bir "HÖÖÖÖÖÖAAAAAAAARRRRRRRHHH" nidası kaldı sadece, sen uyurken çok enteresan bir şey olmadı yani.

Demem o ki, annen baban ile biz hepimiz çok üzülüyoruz, uyanırsan çok büyük şenlik olur. Zannediyorum ki bir daha da bakkala yollamazlar seni, bak o angaryadan da yırttın; uyanınca okul mokul var, uçurtma uçurmak olabilir, televizyon seyredebilirsin artık ne seviyorsan. Bu kış daha kar yapar, öyle aktiviteler olabilir. Bekliyoruz biz, seni de kucaklıyoruz uzaktan. Dündü biliyorum ama olsun, doğum günün kutlu olsun.

Seni seven bir ablan.

January 2, 2014

Bir Çanta ve Bazı Arkadaşlarım

Aldığım en güzel hediyelerden biri bu çanta, arkadaşım S. yılbaşı akşamı verdi. Ben alın teriyle hakettim bu çantayı.

Geçen yaz S., kardeşim ve gavur damadımızla Urla İskele'ye indik, Limantepe'yi gezdirmemi istediler arkeolojik markeolojik diye, pişman oldular. Herkesin anladığı ortak dil diye İngilizce anlatmaya başladım, kazı yerleri de bütün kış makus kaderlerine terkedildiği için çok perişan görünür, zaten tarihöncesi yerlerde malzeme hep taş ve kerpiç olduğu için öyle çok da bakılacak bir şey olmuyor. Bir ara bir baktım ki herkesin gözler faltaşı olmuş ben "işte burda da bir fakin kuyu var, yanında fakin ev duvarı, may-fakin-gad her şey ne kadar çirkin görünüyor öff fakfakfak" falan dedikçe. Sohbet ederken batmayan kelime haznem arkeolojiden bahsederken kalplerini kırdı biraz sanırım. O günden beri de eğlence malzemesi oldum bu üçlüye, bana fotoşoplanmış kazı alanı fotoğrafları yolluyorlar, birine "you little shit" dedim diye mehihihi diye gülüyorlar.

Çok güzel çanta vallahi, gururla taşıyacağım, aynen böyle biriyim ben.


Yılbaşı gecesi de genel olarak şu şekilde geçti; yanımdaki pek kıymetli arkadaşımız Emrah Efendi'dir, elimde beyaz çarşafla salona girince "OHA KEFEN!" diye sevinen tek insan olduğu için kalbimde yeri çok ayrı.


Sabah kalkınca da duvarda bu aşağıdaki notu buldum. 10 senelik baş belası, dramaların kraliçesi, çok yanlış nedenlerle ruh ikizim sarı kafa 6 aylığına İngiltere'ye gitti dün, arkasında böyle küçük bir mektup bırakmış. Aklıma bir şey geldiğinde küt diye arayamayacak olmak, akşamüstü bir bira içelim diye buluşup eve 48 saat dönemediğim maceralara atılamayacak olmamız falan biraz üzüyor beni ama neyse sayılı gün çabuk geçer.


Böyle geçti 2013'ün son anları, bugün de pazartesiymiş gibi geliyor, iyice kafam karıştı. Eveth.