June 26, 2014

Odun Olmak

Köpekleriniz havlıyor diye evden atılırsınız, sokakta uyumaya başlarsınız, tekerlekli sandalyenizi banka zincirlersiniz falan. Bir yandan aylık kirası 600 lira civarında ev ararsınız, sosyal medyada birileri sesinizi duyurmaya çalışır. Derken Selçuk diye bir odun gelir, gelirken de çok kıymetli fikirlerini yanında getirir.


Öküz Selçuk, tuhaf Selçuk, ne biçim insansın Selçuk?

Hayatımda kimseye buradan bu şekilde seslenmedim Selçuk ama bu ilk tweet'in de değil Selçuk. O kadar eminsin ki kendinden, aynı şeyi daha önce de yazdın, kızın perperişan başka bir fotoğrafının altına. Selçuk.

Sana bir, fikirlerine iki Selçuk.

Bu kız yanında on tane horozla ya da iki tane fille ya da bir hipopotamla sokakta kalmış olsaydı, ben gene onun tarafında olurdum Selçuk. Çünkü sokakta uyuyup uyanmaktan bahsediyoruz Selçuk.

Ben mesela, yan sokaktaki Curcunalı Şamata Pavyonu yüzünden uyuyamıyorum geceleri Selçuk, sokağa atamam onları Selçuk, polis bir şey yapmıyor Selçuk, adamlar mafyadır diye korkuyorum Selçuk. Gücü anca tek başına bir kıza yeten mahalleliyi alkışlayan Selçuk, bu mudur adalet anlayışın Selçuk?

Ama durmak da bilmiyorsun Selçuk?


Seni ciddiye almamak lazım Selçuk ama sayınız tahmin ettiğim gibi az değil Selçuk. Çok kalabalıksınız Selçuk, memleketi yaşanmaz hale getirdiniz Selçuk. Keşke düzelsen Selçuk.

Yazlık Mim

"Mim Kardeşliğinin" parlak zırhlı şövalyesi Zihnin Arka Sokakları mimlemiş, yapıyorum. Zaten aklıma yazacak bir şey gelmiyor kaç gündür, içimden gelmiyor, üstümde bir tuhaflık var.

1- Meyve olsaydın, hangisi olurdun?

Şeftali olmak isteyip domates olurdum gibime geliyor.

2- Şu sıralar okuduğun kitabın 82. sayfasından bir bölüm seç.

"Leo Urbank robbed valuable time from his golf game to inspect the new structure, predicting that it would never be completed. 'Take it from me,' he warned. 'They're hot at the beginning, but they drop out halfway through.'"
Lilian Jackson Braun'un çok hastası olduğum siyam kedili polisiyelerinden birini okuyorum, The Cat Who Went Underground. Oğlak Yayıncılık 4-5 tanesini basıp bıraktı, mecburen orijinallerin peşine düştük.

3- Deniz mi havuz mu?

Bakın aşağıya sizin için bazı yaz fotoğrafları koyuyorum. Çeşitli yılların yaz ayları bunlar hep.









"Deniz mi, havuz mu?" sorusuna, "Duş" diye cevap vermek istiyorum. Şimdi lütfen sessizce gidin bu sorudan, beni yalnız bırakın.

4- Günün en ideal yüzme vakti?

Valla gün boyu ulaşma imkanım olsa suya, öğlen sıcağı dışında ayrım yapmam, girer girer çıkarım. Sabah herkes uyurken güzel oluyor, yani sanki öyleymiş gibi hatırlıyorum.

5- Plajlarda bu yaz ne çalmasını istersin?

The Smiths çalsın isterim. Bütün tatilciler içli içli ağlasın, kendilerini kessinler istiyorum.

6- En sevdiğin kahvaltılık?

Peynir-ekmek-domates ve yoğurt-meyve-müsli. Bu iki kahvaltıyı ediyorum. Gerçi geçen gün şeftali yedim bir adet, "Bu da kahvaltı sayılır" diye düşünerek, sonra gittiğim cenazede tansiyonum yerlere yapıştı. Aslında ne zaman cenazeye gitsem tansiyonum düşüyor, evet.

7- Yazlık mekanlarda en sinir olduğun şey ya da şeyler?

İnsanlar. İnsanlara sinir oluyorum. Hemen bir anımı anlatacağım.
Yıllaaaaar önce bir yaz, hafta içi Bodrum Kalesi'nde çalışıyorum, hafta sonları serbestim. Türkbükü'ydü galiba, plaja indim, tek boş şezlonga yüzüstü attım kendimi. Kafamı çevirince komşu şezlongun yanına park edilmiş apartman topuklu, altın renkli terliklerle göz göze geldim. Sahibi yoktu ortalıkta, dalmışım o arada ben de. Sonra şu sesle kendime geldim, "AŞKIAM GEAL!"

Kız şezlonga yatmış, cilvelerle döne döne telefonla konuşuyordu, süreç şöyle devam etti;

Telefondaki aşkıa: mırmırmırmırmırmır
Kız: AŞKIAM GEAL
Telefondaki aşkıa: mırmırmırmırırmırı
Kız: AŞKIAM GEAL
Telefondaki aşkıa: mırmırmımrı
Kız: AŞKIAM GEAALL
Telefondaki aşkıa: mımrırıırmırırmır
Kız: AŞKIAM GEAAALLL

Size yemin ederim en az yarım saat bunu dinledim. Size yemin ederim, kız başka hiçbir şey söylemedi. Sağır olmakla kalmayıp üzüntüden kör de olacağımı hissedince kalkıp denize girdim. Kendi halimde debelenirken, sörf tahtasının üzerine boylu boyunca yatmış, adeta dev bir su kaplumbağası gibi sağa sola seyahat eden bir adam yanıma süzüldü, "Merhaba, tatile mi geldiniz?" diye. Pıtır pıtır kaçtım uzaklara, adam da başka kızların yanına iteledi tahtasını.

Bu yazlık mimi, eğer okumayanız kaldıysa diye, hayatımın en terörlü 5 tatilini anlattığım yazımın linkiyle bitiriyorum: http://minoshka.blogspot.com.tr/2011/10/memleketimin-guzide-tatil-koseleri.html




June 21, 2014

Yağmurlu Gün Mimi

Bayansilvia'nın yağmurlu gün mimini, carıl carıl güneşli ama vızır vızır rüzgarlı bir Ankara gününde yapıyorum. Gerçi memleketçe tropikal çöl iklimine geçtiğimiz için kesin bir şey de diyemiyorum, dolu yağabilir, hortum çıkabilir. Olabilir.

1- Telefonun nerede?

Burada, yanımda. Aslında aramız çok iyi değil, arayanı duymam, geri aramayı unuturum, evde unuturum, şarj etmeyi unuturum, üstüne köpek yatar falan ama biraz önce biri aradı. O yüzden telefonumun nerde olduğunu biliyorum. (Ay tamam, bazen de bilerek açmıyorum. Telefona cevap vermemek, insan hakları kapsamında değerlendirilmeli bence.)

2- Partnerin?

Kocam the Barbarian. En asil duyguların barbarı.

3- Saçların?

Şöyle:


Bir senedir berbere gitmiyorum. Hem Emre'yi her aradığımda başka bir semtte çalıştığını öğrenip maceralara atılmaktan yıldım hem de içimden gelmedi bir türlü. Saçlarımda boya artığı var, geçenlerde de uçlarından dört parmak kadar kestim, biraz yamuk oldu.

4- Annen?

Hayatımda gördüğüm en acayip kadın. Hep çok acayipti. Çeşitli mizansenlerle anlatmaya çalışayım efendim.

Evde iskeleti pek sağlam olmayan bir koltuk vardı, bir gün minderini kaldırınca suntaya basılmış büyük bir fotoğraf gördüm. Sabanla tarla süren yaşlı bir amca, siyah beyaz çekilmiş. Destek olsun diye oraya sokuşturulmuş vaziyette.
Ben: Anne bu fotoğrafa yazık değil mi burda yahu?
Annem: Haa Sinan Çetin'in o fotoğraf.
Ben: Ne? Bildiğimiz Sinan Çetin mi?
Annem: Evet. Eskiden hem solcu hem fotoğrafçıydı.
Ben: Neden bizde bu? Duvara asmayalım mı? Üstüne oturuyoruz fotoğrafın?
Annem: .... (Odadan çıkmış. Umrunda değil.)

Annemi telefonla arıyorum.
Ben: Anne nerdesiniz?
Annem: Ayşe'yle El Cezire kanalına sokak röportajı veriyoruz. Sonra ara.
Ben: Ne?
Annem: .... (dıt dıt dıt dııııt. Kapatmış telefonu.)

Annem, sabah beni yataktan kaldırıyor.
Annem: Kalk, Prens yeni albüm çıkarmış.
Ben: Kim?
Annem: Prens.

Prens şu:



Berkin'in ölün haberini aldığımız gün, iki arkadaşımla buluşup Güvenpark'a gideceğiz. Anneme uğrayıp anahtar bırakıyorum.
Annem: Ben de geleceğim.
Ben: Gelme, astımın var, seninle uğraşamayız.
Annem: Olsun, bir bakıp dönerim.
Ben: Anne gelme.
Annem: .... (Ayakkabılarını giyiyor.)
Güvenpark civarı arkadaşlarımla buluşuyorum, annem o arada ortadan kayboluyor. Bir şekilde kalabalık içinde sarı kafasını görüyorum.
Ben: Anne hadi git artık.
Annem: Tamam gidiyorum, bizim kuşaktan pek kimse yok zaten. Ben yaşlı kaldım.
Derken gaz, su, olaylar. Arkadaşım beni sürüklüyor falan. Aklıma annemi aramak geliyor.
Ben: Anne nerdesin sen?
Annem: Meclisin orda bir kafede çay içiyorum. (Güvenpark ile Meclis arası birkaç dakikalık yürüme mesafesidir.)
Ben: Anne neden eve gitmiyorsun? Gaz atıyorlar.
Annem: Ay bir çay içeyim dedim. Görüyorum burdan gazları, çok atıyorlar hakikaten.
Ben: Anne eve git.
Annem: İyi bir garson çocuk var, onunla sohbet ediyoruz.
Ben: Ay anne gözünü seveyim eve git.
Annem: ... (dıt dıt dıt dıııt. Kapatmış telefonu.)

Böyle bir anne. Benimki de böyle bir hayat oldu dolayısıyla.

5- Baban?

Babam 1945 doğumlu bir delikanlıdır, bir türlü amca olamadı. Sürekli kendini güncelliyor, her şeyden haberi var, hayat dolu bir adam. Turşu yapar, veterinere kedi taşır, duvar boyar, sağa sola yazı yazar, çeviri yapar, bütün arkadaşlarıma bayılır. Beni hep kendi halime bıraktı, başkaları ergen çocuklarına hayatı dar ederken benimkinin tavrı şuydu, "Benim kız tütüne çok meraklı meh meh meh". Gençlik fotoğrafını koyayım bir tane.


6- En sevdiğin eşya?

Yemek masasından bozma çalışma masam ve kahve makinası arasında kararsız kaldım.

7- En son gördüğün rüya?

Adamın biri elinde demir levyeyle eve girmeye çalışıyordu.

8- Hayalindeki araba?

Araba hayali kurmuyorum hiç, zaten ehliyetim de yok. Ama şunları beğeniyorum.


9- İçinde bulunduğun oda?

Salondayım, bir ucunu çalışma alanı olarak kullanıyorum, masamı falan dayadım, her şeye yetişebiliyorum burdan.

10- Korkun?

Hamamböcekleri. Çevik kuvvet polisi.

11- On sene içinde ne olmak istiyorsun?

Sakin bir yerde bahçe, ağaç, daha çok köpek ve daha çok huzur sahibi olmak istiyorum.

12- Sen ne değilsin?

Vicdansız değilim.

13- En son yaptığın şey?

Yoğurda müsli ve çilek reçeli karıştırdım, yiyiyorum şu anda.

14- Üzerinde ne var?

En son ne zaman giyebildiğimi hatırlamadığım ama TAM 10 KİLO VERDİĞİM İÇİN şu anda bol bile gelen eski bir kot var. (Kalkıp neşeli dans yaptı.)

15- Senin hayatın?

Sadece bana ait. Ve fena değil.

16- Moralin?

O da fena değil.

17- Şu an ne düşünüyorsun?

Uyandığımdan beri terastaki saksıları düzenlemeyi düşünüyorum. Radyoda Blind Melon'dan No Rain çalıyor, ergenliğimi hatırlattı.

18- Senin bilgisayarın?

Toz içindeymiş yahu, yazık. Laptoptan masaüstüne geçtim, çok memnunum.

19- Bira?

Evet.

20- Aşk?

Aşk bence, tam olarak Jack White'ın aşağıda anlattığı şey.



June 19, 2014

Ay İnsan Hiç Mi Üşenmez?!

Ara ara uğrayıp ne okuduklarına baktığım bir kitap blogu var. Beş kişi kollektif olarak yürütüyor, bir kitap seçiyorlar, beşi de okuyup kendi yorumlarını yazıyor. Dürüst olmak gerekirse aynı kitap hakkında beş yazı okumaktan bir süre sonra sıkıldım ama yeni çıkan kitapları falan takip etmek için, şöyle bir "Ne diyorlar acaba?" diye göz atmak için bir kenarda tutuyorum o blogu. Bir de facebook grupları var. İçlerinden birinin yayınlanmış bir hikaye kitabı da var, henüz okumadım.

Bu beş kişi en son Türkiyeli bir kadın yazarın kitabını okudu, prestijli bir ödül almış kitap. Sonra da kendi düşüncelerini yazdılar ve o arada kıyamet koptu. Aşağıya koyacağım ekran görüntülerini ben aldım. Okuyacaklarınız ise kitabı beğenilmeyen ödüllü yazarın, genel olarak kitap okuyan insanlar, özel olarak da hikaye kitabı basılan blog yazarı hakkındaki fikirleri. (Kırmızı çerçeve ile sakladığım isim, hikaye kitabı olan blog yazarıdır; mavi çerçeveliler ise bu hakaret bombardımanı arasında iki kelime yorum yazmaya kalkışmış rastgele okuyucular.)




Olduğu gibi aldım ekran görüntüsünü, daha da var aslında ama üşendim, yani ödüllü yazar han'fendi hızını alamayıp yazdıkça yazmış. Blog takipçilerine "sürü" demiş, yazıları budalaca bulmuş, "Kitaplarımı okumak kimlere kalmış?!" diye sızlanmış, gerçek edebiyat okuru olsaymışız onu tanıyor olacağımızın altını çizmiş, "Biz amatörüz, işimiz gücümüz var, anneyiz" diye kendilerini mütevazı bir şekilde tanıtan blog yazarlarının ev işlerini, anneliğini küçümsemiş.

Fakat en korkuncu, hikaye kitabı basılmadan önce bir hikaye yarışmasına dosya gönderen blog yazarına ettiği laf. Neymiş, o dosyası çok yetersizmiş. Buradan han'fendinin yarışma jürisinde olduğunu tahmin ediyorum ve vay anasını demek istiyorum. Vay anasını.

Ödüllü yazar han'fendiyi tanımıyorum, adını duymama bu sanal amok koşusu vesile oldu. Blog yazarlarından sadece birini tanıyorum, o da pek hakarete maruz kalmadı zaten.

Sırf edebiyatçı diye harika bir insan olmasını da beklemiyorum kimseden. Fakat, son derece amatör bir şekilde kitap yorumları yazmaya soyunan ve bu amatörlüklerinin de her fırsatta altını çizen bir avuç okura bu şekilde saldırmaktan gocunmuyorsa; o arada önüne kim çıkarsa dümdüz edip hakarete devam ediyorsa; bir değil, iki değil, onlarca yorumla, delirmiş gibi kendi kendiyle konuşuyorsa; insanların gizliliğine güvenip yazılarını yolladığı bir yarışmanın dedikodusunu, hem de böyle uluorta ve pespaye bir şekilde yapıyorsa; "Kitabı okudum, beğenmedim" gibi son derece naif bir yoruma dahi "Gerçek edebiyat okuru olsaydı beğenirdi" gibi hem zeka yaşı düşük hem de gülünç bir cevap veriyorsa, sanırım benim de bu satırları yazma hakkım var.

Bahsi geçen edebiyat şaheserini okumadım, şu anda kitapla ilgili her şeyden biraz ürküyorum açıkçası. Tahammülsüz biriymişsiniz han'fendi. Belki facebook hesabınızı kapatmanızda fayda vardır, sinirlerinizi bozduğu çok aşikar.

June 17, 2014

Çatı Adayı-Bir Eski Flört



30 yaşıma merdiven dayadığım dönemde bir flörtüm vardı, nasıl flört noktasına geldik hala anlayabilmiş değilim. Tanıştıktan çok kısa süre sonra bir tiksinmeye başladım ki anlatamam. Ağzından ses tonuna, yürüyüşünden sırt çantasına kadar nefret ediyordum. Bir ağızdan nefret edilebilir mi? Olabiliyormuş.

İş yüzünden uzak bir şehirdeydi, nasıl olsa sürekli görmüyorum diye salladım. Benim sallamalarım uzuuuun telefon kavgalarına sebep oldu. Nefret ettiklerim listesine bir de o telefon konuşmaları eklendi, başı sonu olmayan ve saatler süren saçmalıklar. Telefonu masaya bırakıyordum, ordan kavga etmeye devam ediyordu benimle. Arkadaşlarım bu flörtümü "Çirkin-buraya meslek ekleyin-buraya isim ekleyin" olarak hatırlar.

Oraya ekleyeceğiniz meslek, tam da annelerin bayıldığı mesleklerden olduğundan ve ben de günden güne kartlaştığımdan, annem ayrılmam taraftarı değildi, oğlanı da nedense sevmişti. Bir gün evden çıkarken şöyle bir diyalog geçti aramızda:

Annem: Ayrılacak mısın bu çocuktan?
Ben: Evet.
Annem: Yapma kızım, nesi var, düzgün bir çocuk.
Ben: Anne yüzüne bakmaya tahammül edemiyorum, tiksiniyorum diyorum sana, içim almıyor yahu!
Annem: Olsun, zamanla severdin.

Yere çökmüş ayakkabılarımı bağlıyordum, kafamı kaldırıp bakakaldım anneme. Demek ki istediğiniz kadar eski hippi, eski devrimci falan olun, kızınız gözlerinizin önünde evde kalmak üzereyse, evliliğe doğru her yol mübah. Müstakbel eşinize baktıkça öğürecek gibi olmanız falan da teferruat.

Tabi ki ilk fırsatta tüydüm, arkama bile bakmadım. Gönül meselelerinde hayatım boyunca gönlümün sesini dinledim, hesaplı kitaplı biri değilim, böylesi daha dürüstmüş gibi geliyor.

Yarım saattir üstteki habere gülüyorum, meğer CHP de bir nevi panikli anne ruh hali içindeymiş, sinirlerim bozuldu. "Ay olsun, yeter ki karşı taraf kazanmasın" usulü oy vermeyeceğimi, o devrin şahsım için kapandığını, nasıl öğürerek evlenmediysem, aynı şekilde öğürerek cumhurbaşkanı seçmeyeceğimi buradan bildirmek istiyorum.

Bu "ateşe ateşle karşılık ver" taktiğinden çok sıkıldım. Belki Ekmeleddin İhsanoğlu öğürtecek biri değildir, iyi bir insandır falan ama seçime kalmış bir ay, kimse tanımaz etmez, nasıl oluyor da bunun iyi bir fikir olduğuna kanaat getiriyor koca koca adamlar, anlamıyorum.

Hükümetle ilgili temel sıkıntım, varlığımın göz ardı edilmesi, hayatımın küçümsenmesi, kaale alınmamasıydı. Ana muhalefet hiç anlamamış bu sıkıntıyı, gene lök gibi kaldım ortada. Hayırlısı.

June 16, 2014

Pazar Eğlenceleri

Dün, evden çıkmaya üşenince poğaça yapmak zorunda kaldım. Evde ekmek yok ama susam var çok şükür.


Kudi, bu köşeyi kendine yer etti. Ben ne zaman mutfağa gitsem pıtır pıtır gelip fırının önüne yatıyor. Ve her yattığında, memleketin bir yerlerinde, çok titiz bir ev kadınının başına bir ağrı saplanıyor. Hoşçakal hijyen, merhaba kıllı poğaça.


Patates topladım biraz. Saksı küçüktü, hasat da küçük oldu. Ama olsun, aylavyu saksı patatesi.


Azıcık güneş görünce oje falan sürüp sandaletlerimi kutulardan çıkardım. Sonra da gidip kazak giydim üstüme. Havaları tarif edecek mecalim yok. Çok severek almıştım bunları.


Gece, Bosna Hersek-Arjantin maçı vardı. Dünya Kupası başladığından beri elimden geleni yapıyorum heyecanla dahil olayım diye, olamıyorum. Zira hiçbir şey anlamıyorum. Bana göre dün gece yenildi ama ezilmedi Bosna takımı, meşin top yuvarlaktır falan, benden anca bu kadar futbol şeyi çıkıyor. Neyse, Bosna'sına ayrı, Hersek'ine ayrı kurban, ben hakkımı helal ettim.


Kardeşim, maç başlarken mesaj attı, "İzliyor musunuz?" diye. Hemen bu üstteki fotoğrafı yolladım ve hemen cevabı geldi.


"Neden evinde dev Bosna bayrağı var?" diye sordum, doğal olarak. 2 pounda köklerimizi koruyormuş, öyle yazdı. Tam o esnada da hafiften kendi kalesine gol attı Bosna. Eveth.

Önümüzdeki maçlara bakacağız. (Ne dediğini bilmiyor.)


June 14, 2014

Gene Bir Mimle Kavga Ettim

Cessie mimlemiş, yapıyorum hemen. Bir cumartesi günü saat olmuş 14:00, evin içinde dolanıyorum, bir miktar kahve içmeye muvaffak olabildim. Evet.

1. Açık ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

O kadar açık biri değilim. Fesat bir tip olduğumdan, sorunun seksli meksli olduğunu düşündüm hemen. Yok eğer tarafların birbirlerine karşı açık olduğu bir ilişkiden bahsediyorsak, o iyi bir şey. Yani sırf bir ilişki yürüsün diye susmak, olmadığın biri gibi davranmak falan çok yorucu. Bu tür ilişkiler içindeki kardeşlerime tavsiyem şu, saçmalamayın, yanında rahat edeceğiniz kadınlar ve erkekler de var. 


O kadar çok "ilişki" yazdım ki tansiyonum düştü biraz.


2. Eşcinseller arasında marka takıntısı var mı? Giyimine özen gösteren sadece eşcinseller mi? Dar pantolon giyen biri hakkında hemen eşcinsel bu diye düşünür müsün? Örneğin iç çamaşırı alırken aldıklarına dikkat eder misin yoksa don olsun derli toplu tutsun mu?


En son gay bara gittiğimde o kadar çok kaytan bıyıklı, kamyon şoförümsü, rakısının yanına peynir isteyen adam vardı ki ortalıkta, "giyimine özen gösteren, dar pantolonlu gay arkadaşlarımız" biz iki kadının etrafına bariyer oluşturup tuvalete yalnız gitmemize dahi izin vermediler. Bir de fırça yedik "Elinize kolunuza hakim olun, seksi dans yapmayın, bu adamlara kadın-erkek-su damacanası farketmiyor" diye.


Soruya çemkirecektim aslında, sonra bütün soruları tekrar okuyunca sanki gay komünitisi kendi içinde sormuş gibi geldi. Neyse efendi gibi cevap vereyim ben. Eşcinseller sadece büyük şehirlerde yaşayan, onur yürüyüşlerinde parlak renkli kıyafetleriyle ortaya çıkan bir "tür" olmadığından ve kasabınız, manavınız da gay olabildiğinden, marka takıntısı vardır, belki yoktur, bilemiyorum. Benim arkadaşlarımın bazıları iyi giyinir hakikaten, iyi işlerde çalışıp iyi para kazandıkları için istedikleri gibi harcayabiliyorlar çünkü. Bazıları da bir pantolon-bir gömlek yaşayıp daha bilimsel işler yapıyorlar. Kişisel kanaatim bu tip soruları eşcinsel yerine heteroseksüel kelimesini koyup bir kere de öyle sormak yönünde, o cevap ne kadar manasız olacaksa bu cevap da o kadar manasız. Zira soru biraz manasız. 


Dar pantolonların cinsel yönelimle ilgisi olduğunu düşünmüyorum. İç çamaşırı alırken, aldığım şeyin iç çamaşırı olmasına azami dikkat gösteririm.


3. Küçükken bebek oynamayı sever miydin? Evcilik oynamayı sever miydin? Daha çok kız arkadaşın mı vardı erkek arkadaşın mı?


Severdim valla. Çok arkadaşım yoktu, kendimi hep tek başıma oynarken hatırlıyorum. Evde kedi vardı hep, kediler bazen dişi, bazen erkekti. Bir tane de kaplumbağamız vardı, onun cinsiyetini asla anlayamadık ama annem adını Yaşar koymuştu.


4. Genelde yabancı müzik mi dinlersin? Müzik tarzın nedir? Dans etmeyi sever misin? Bacağını 180 derece açarak oturabiliyor musun?


Genelde yabancı müzik dinliyorum ama bir süredir buraların müzikleri de çok ilgimi çekiyor, özellikle türküler. Eğilimim acıklı, şiirli, tımbır tımbır müzikler yönünde. Dans etmeyeli çok uzun zaman oldu, eskiden severdim. Dans derken kollarımı sağa sola savurup olduğum yerde sallanmaktan bahsediyorum ve takdir edersiniz ki bacaklarımı en fazla 50-60 derece açabiliyorum.


5. Fantezilerin var mı? 


Var.


6. X'ten Next olur mu? Sevgili ile arkadaş kalınabilir mi?


Eski sevgiliden yeni sevgili yapmak, çok yüksek bir oranla felaketle sonuçlanacaktır. Biraz da ne beklediğinize bağlı tabi.

Çok çok azıyla arkadaş kalınabiliyor. Buraya rakamlar yazıp genç kardeşlerimin ahlakını bozmak istemiyorum ama kalabalık bir kümeden geriye iki kişinin kaldığını söyleyebilirim. Onlar da uzakta yaşıyor, istesek de görüşemiyoruz zaten.

7. Pisuvar takıntınız var mı? Beden eğitimi dersleriyle aranız nasıl?


Yok, her yere yapabilirim çişimi, arkeologum ben, beni tuvaletlerle test edemezsiniz!

Beden eğitimi derslerinden ölesiye nefret ettim, kolum kırılsın da derse girmeyeyim istedim. Sandalyelere çıkıp kendimi yere bıraktım falan. Beden eğitimi öğretmeni Adnan sana sesleniyorum burada, berbat bir öğretmendin, ne çocuktan ne ergenden anlıyordun. Masana koyduğun kendi çocuğunun pipili fotoğrafından da hep çok tiksindim.

8. Sizce eşcinseller narsist midir?


Bu böyle olmayacak, bana birini gösterin "Şu adam/kadın narsist midir?" diye, ona cevap vereyim. Bakın elmalar bile bazen kırmızı, bazen yeşil olabiliyor.


9. Bir harem kur deseler haremine alacağın tek kişi?


Mimi yapan herkes gibi, "Tek kişilik haremin nesi harem yahu?!" diye isyan edeceğim. Gerçi halim yok, haremle falan uğraşamam, istemiyorum ben harem. Ama bir dakka ya, Tom Hiddleston. Onu verin, sonra gidin.





Eveeet, bir mimle daha itiş kakışım böylece bitti. Hayırlı hafta sonları temenni ediyorum herkese.

June 12, 2014

Sürprizli Kart

Aşağıdaki kartı posta kutusunda buldum, bir heyecan, bir heyecan!


Aşağı yukarı diyor ki, "Mina, bu beyaz etiketlerin altında saklı bir sürpriz var. (Umarım öyledir.)" Kaldırdım efendim etiketleri teker teker.


Altından bu Poe kağıt bebekleri çıktı!


Meğer elinde bir kitap varmış böyle, edebi şahsiyetlerin kağıt bebekleri. Gidip fotokopi çektirmiş. Aklımı kaçırır gibi oldum sevinçten. Poe'ya ayrı sevindim, hiç tanımadığım birinin uğraşıp bunu yapmasına ayrı sevindim.

Postcrossing profilimde çok bir şey istemiyorum; turist kartı olur, hayvan olur, şarkıcı olur, ne seviyorsanız olur falan yazdım oraya. Ama eğer varsa diye üj-bej isteğim var. Günün birinde elbet Kolombiya'dan ya da Meksika'dan kart atacak biri, belki iyi kalpli biridir de gidip bana bir Marquez kartı alır diye küçük hesaplar yaptım. Stockholm'da yaşayan biri üşenmeyip Nobel Müzesi'ne kadar gidebilir, Almanya'nın küçük ve güzel kasabasında yaşayan biri "Aaa, şurda bir dobermanlı kart vardı, onu yollayayım" diyebilir, biri Roald Dahl'ı benim kadar seviyordur, kimselere yollamaya kıyamadığı o Dahllı kartı bana yollayabilir. Bunlar hep olabilir.

Ki oluyor da, istemeden bilemezdim.

Poe'nun altından da Roma imparatoru Cladius çıktı, Cladius'u da bağrıma bastım. Romalılara genel olarak gıcığım ama olsun.


Pullara da bayıldım, Elvis, James Dean ve kelebek. Ay bir de Poe damgası var. Zaten kartı yollayan, kauçuk damga üreticisiymiş, pullar için de "Elimdeki en güzel pullar bunlardı, bayağı da eskiler aslında, sana yollamak istedim" yazmış.


Cevap yazıp adresini isteyeceğim, içimden bir kutu lokum falan yollamak geliyor.

June 9, 2014

Refika'nın Tabakları

Evet efendim, emaye çılgınlığı dosyasına ekleyeceklerim var. Bu aşağıdaki üç adet kaseyi Refika'nın dükkanından aldım.


En büyük kase, bu kadar büyük. Ben de büyüğüm, öyle düşünün.



Refika, televizyonda yemek programı yapıyor bildiğiniz üzere; artık mutfağını mı kıskanıyorum, evinde mi gözüm var bilmiyorum, televizyonla itişmeye başlayınca ben, bizim evde seyredilmez oldu programı. En son seyrettiğimde şöyle bir mantı yapmıştı, bakınız;


"NEDEN YOĞURDU ATTIRIYORUZ TABAĞA? NEDEN İNSAN GİBİ KOYMUYORUZ?" diye yerlerde yuvarlandığımı hatırlıyorum. Programda daha çok attırmıştı, fotoğraf gene insaflı. Evet, neyse.

Güzel bir metin hazırlamışlar emaye ürünler için, fabrikaların kapandığını, bu zanaata destek vermek gerektiğini anlatıyor. Çin'den geliyormuş tabaklar, o yüzden fiyat kırarak rekabet etmek zorunda kalıyorlarmış. Uzun zamandır elime aldığım herşeyin altına bakıyorum, "meyd in çayna"yı gördüğüm anda da rafa bırakıyorum. Mesela Paşabahçe'ye girmez oldum bu sebeple, adeta Pekin'de bir market, neye baksanız Çin'de üretilmiş. İyi yerlerde ürettiriyorlardır, kalitelidir falan ama aynısını burda da ürettirebilecekken neden Çin? İşgücü ucuz tabi, yani o kadar ucuz ki ta Çin'den buraya taşımakla falan bile daha ucuza geliyor anlaşılan. Bizim o mavi emaye çaydanlıklar nerde üretildi acaba?

Velhasıl kenarları elle boyanmış bu dünya güzeli tabakları görür görmez verdim siparişi, çabucak geldi. Çok da güzel paketlemişler, sapasağlam ulaştı elime. Çok ucuz değil aslında ama olsun. Refika'ya ve fabrikanın yeni jenerasyonu, tabakları boyayan Hüseyin Bozkurt'a çok teşekkürler.

Yoğurdu da attırmazsak tabaklara, herşey yolunda.

June 4, 2014

deliduman


Emrah Serbes'in yeni romanı 20 Haziran'da kitapçılardaymış; kapağı, Emanet Şehir'den bilip sevdiğimiz Berat Pekmezci çizmiş. Levent Cantek'in pek güzel blogundan böyle haberler almak mümkün.