April 30, 2015

Yarın Naapıyorsunuz?

Yarın meydanlarda görüşür müyüz? Hazır mıyız?

Bakın ben vallahi en ödleğinizim, bütün arkadaşlarım şahit, taksilerle kaçmışlığım, çıkmaz sokaklara koşmuşluğum, "Ay küfretmeyin çeviğe, kafamızı kıracaklar!" diye ağlaşmışlığım var. Ama yarın 1 Mayıs. Yarın arkadaşlarımla, neşeyle sokağa çıkacağım. Çıkmazsam aklımı kaçırırım.

Çünkü madenlerde ölüyoruz, çünkü fabrikalarda ölüyoruz, çünkü 16 yaşında çocuklar ölüyor fabrikalarda. Ağzımızı açınca ölüyoruz, sokağa çıkınca ölüyoruz, çocuklar ölüyor, katırlar ölüyor, üç kuruşluk işlerde ruhumuz ölüyor, üç kuruşluk adamlar ruhumuzu öldürüyor. Devamlı biz ölüyoruz. Çünkü bizi insan yerine koymuyorlar. Biz, o bir avuç açgözlü hırsızdan daha önemliyiz, her birimiz, daha önemliyiz.

Bakın mesela, eski Gençlik ve Spor Bakanı ne demişti, 1 Mayıs 2013'te:


Suat Kılıç nerede bilmiyorum, biz hala buradayız. Hayatın biraz adaleti varsa, bu adamın hayatının en azından bir döneminde kol gücüyle çalışması, asgari ücretle ev geçindirmesi falan gerekiyor. Ama tabii nerede böyle ilahi tokatlar.

Bu yüzden biz sürekli ses çıkarmak zorundayız. Çıkarmayanlar için de çıkarmak, kolkola girip yürümek zorundayız.

Ankara'da öğlen 12:00 civarı tren garında toplanılıyor, oradan Sıhhıye'ye yürünüyor. Akabinde olaylar, olaylar.

Siz CNNTürk'ü dinlemeyin, onlar bize hep yalan söylüyor.


(10) (11) İki Rejisör / İki Salon

Düşündüm durdum, bir yönetmeni diğerinden kayıracak kadar hakim değilim ben bu sinema işlerine. Sonra aklıma iki tane siyah-beyaz, eski Türk filmi geldi. İkisini de televizyonda seyredip çok etkilenmiştim, yönetmenlerini bu vesileyle anmış olayım.

İlki 1959 yapımı Üç Kızın Hikayesi, yönetmeni değil rejisörü Orhan Elmas.


Rejisör yahu, kurban olurum. Film, lisede çok iyi arkadaş olan üç kızın hayatlarının savrulduğu yerleri anlatıyor. Muhterem Nur o kadar genç ki oturup ağlarsınız.

Orhan Elmas'ın başka filmlerini de seyrettiğime eminim, çünkü iyi midir kötü müdür bakmadan yüzlerce eski Türk filmi seyrettim, rejisörlerine hiç dikkat etmeden tabii. Ne ayıp. Orhan Elmas'ın bu filmde çektiği bir takım numaralar o kadar havalıydı ki hiç unutmuyorum. Final sahnesi mesela; sizi aldığı yere getirip bırakıyor film, ama hiçbir şey aynı değil artık ama her şey aslında bir devridaimden ibaret. 2002'de hayatını kaybetmiş Orhan Elmas, şapkamı elime alıp saygıyla eğiliyorum.

Diğer film ise 1964 yapımı Gurbet Kuşları.


Orhan Kemal'in romanından uyarlanan filmin rejisörü Halit Refiğ, Maraş'tan İstanbul'a göçen bir ailenin varoluş mücadelesini anlatıyor. Burada da Cüneyt Arkın'ın gençliğine ağlamak mümkün ki bence buraların gördüğü en yakışıklı aktördür.

O kadar güzel sahneler, o kadar güzel kareler var ki bu filmde, sinemanın sanat olmadığını düşünenlere günde üç kere seyrettirmek lazım. Bulamadım internetlerde, siz zaten en iyisi filmi seyredin.

Radyo Alaturka'yı da açtım, Zeki Müren çalsın diye bekliyorum.

11. soruya cevaben en sevdiğim sinema salonunu yazmam lazım. Uzun zamandır sadece Kızılay'daki Büyülü Fener'e gidiyorum, Zihnin Arka Sokakları da yazmış şurada. Alışveriş merkezi sinemalarına gitmeyi reddediyorum, alışveriş merkezlerine de gitmiyoruz zaten. Şu anda biri gelip sorsa "Medeniyet sence nedir?" diye, evden çıkıp yürüyerek sinemaya gidebilmek derdim. Vardı mahallemizin bir sinema salonu, Kavaklıdere Sineması, kapandı gitti. Pastanelerin tutunamadığı bir yerde sinema salonunun yaşayabilmesini beklemek saflık olur herhalde. Her yer dönerci oldu, her yer. Ne döner aşkıymış anlamıyorum.

Neyse evet, Başka Sinema filmleri de gösterdiği için Kızılay Büyülü Fener ve tek başına yıllardır direndiği için Kızılırmak Sineması, en sevdiğim, hep gittiğim iki sinema salonu.

Yarının cevabını düşünmeye başlayayım şimdiden.

April 28, 2015

(4) (5) (6) (7) (8) (9) Film ve Biraz Daha Film

Ay Urla'ya gidince dönmek bilmedim; kediydi, boyozdu derken şalanj rezil oldu. Hemen koşarak yetişiyorum herkeslere.

4. soruya cevaben en sevdiğim korku filmini yazmam lazım; ben hepsini seviyorum. İki gözüm önüme aksın, hiç ayırmadan seyrediyorum. Barbar kocamla imdb'den taraya taraya gidiyoruz, imdb puanı 3 ve 4 arası filmlere kadar indik.

Ama her şeyin bir başlangıcı var. Benim ilk göz ağrım sanırım Alfred Hitchcock. Psycho, Kuşlar, Vertigo, Arka Pencere falan, el kadardım bunları seyrettiğimde. Kalbimde yeri çok ayrı.


Sonra televizyonda verdikleri bir Otostopçu serisi vardı, Alacakaranlık Kuşağı serisi. Hepsini ananemle seyrettim, gene el kadardım.

Buralardan aldım yürüdüm sonra, Halloween serisi, 13. Cuma serisi, Elm Sokağında Kabus serisi, Texas Chainsaw Massacre ve türevleri, Exorcist ve her türlü şeytan çıkarmalar, George A. Romero'nun her türlü zombileri. Wes Craven, John Carpenter, Sam Raimi, çok sevdiğim yönetmenlerdir.

Vampirlere girmeyeyim, çıkamayacağım, daha 5 soru var bugün için. Ama The Blairwitch Project'i anmadan geçmek istemiyorum. Sonradan çektikleri devam filmleri değil, 1999'da gösterime giren ilk film. Korkudan ağladığım tek filmdir. Öyle böyle değil, inleye inleye hem de.

En sevdiğim dram filmi, şalanjın ilk kazık sorusu oldu benim için. Imdb'nin "en iyi 250 film" listesinden üç film seçtim, üçünü de çok severim. Olağan Şüpheliler, Fargo ve The Shawshank Redemption. Bu sonuncuyu anmadan filmlerden bahsedeni dövüyorlardır diye tahmin ediyorum zaten. Üç filmin bir diğer ortak noktası da dram olmalarının yanında suç kategorisine de girmeleri, en az bir cinayet görmeden film falan beğenemiyorum anlaşılan.

En sevdiğim komedi filmine atlıyorum hemen, hiç düşünmeden, gözümü bile kırpmadan Pembe Panter'i çakıyorum buraya. Kaç sene oldu, bütün filmleri kaçar defa seyrettim, hala gözümden yaşlar geliyor. Aşağıdaki sahne 1963 yapımı The Pink Panther'dan, gece vakti eve gitmeye çalışan yaşlı bir adamın imtihanı:



Bir de sıcak suda uzayan sarı kazak var, yine bu filmde, sadece düşüncesiyle sinirlerim bozuluyor ahahhahha! Pembe Panter filmlerini ve bir o kadar sevdiğim The Party'i var eden, dünya güzeli Breakfast at Tiffany's filminin de yönetmeni Blake Edwards, onur oskarı almıştı, onun da videosunu koyayım:



7. soruya geldik. Beni mutlu eden bir film der demez aklıma Little Miss Sunshine geldi.


8. soru, beni mutsuz eden bir film. Bu meydan okumalar beni hep çok eskiye götürüyor, kitaplarda da böyle olmuştu. Platoon (Türkiye'de Müfreze diye göstermişlerdi) seyrettiğim ilk ciddi filmdi. Annem sinemaya götürmüştü, 7 yaşındaymışım. Herhalde bir daha da kendime gelemedim. Vietnam Savaşı hakkında, ölesiye mutsuz eden bir filmdir. Oliver Stone'dan da beklediğimiz bu zaten.


9, repliklerini ezberlediğim bir film. O film, bu film:




 "Victims. Aren't we all?" diyorum ve gidiyorum.

April 22, 2015

(3) Aksiyonlar-Maceralar / Çok Hastası Olduklarım

Aksiyonlu maceralı filmleri seviyorum, şu gece yarıları televizyonlarda verirler ya, "Dev Arıların İntikamı", işte ne bileyim "Uzaylılar Gene Amerika'yı İşgal Etti", anakonda manakonda, kavga dövüş, çakma Mortal Kombatlar; ben bunları hep seyrediyorum. Bütçeleri 100 dolar civarı olduğu için ne aktörleri tanıyorum ne de filmler aklımda kalıyor. O yüzden daha meşhur serilerden bahsedeceğim, en sevdiğim aksiyon/macera oyuncuları şöyle:

Indiana Jones'ları defalarca seyrettim, yaşım ilerledikçe arkeoloji bilimi adına her türlü rezaletle bezeli olduklarını fark ettim. Ama olsun, Harrison Ford'un Indiana Jones olarak çok hastasıyım.


Bir ara televizyonda Genç Indiana Jones diye bir dizi vardı, orijinal adı Indiana Jones Chronicles, ergen hayatıma Sean Patrick Flannery'i soktu. Onun da çok hastasıydım, öyle böyle değil hem de. Bir bölümü Türkiye'de çekmişlerdi, hadise olmuştu.


Sean Patrick Flannery büyüyünce The Boondock Saints diye bir filmde oynadı, 1999'da. Film çok atarlı giderliydi, yanında bir de Norman Reedus vardı.


The Walking Dead dizisini büyük oranda Norman Reedus'a bakabilmek için seyretmeye başladım çünkü onun da çok hastasıyım.


Yenice aktörlerden Tom Hardy'nin de çok hastasıyım, Batman'de Bane'i oynamıştı. Bane şu:


Sonra birkaç filmini daha izledim, Bane Meyn bir yana, çok iyi bir oyuncu olduğuna kanaat getirdim, başka soruların cevabı olarak yazacağım. Aksiyon kategorisinden, yeni Mad Max'te oynuyormuş; eski filmlerin aktörü Mel Gibson'ı hiçbir zaman çok sevemedim ama Mad Maxler'in de hastasıyım. Tom Hardy çok iyi bir tercih olmuş.


Ay bu böyle uzar gider, Terminatör var, Die Hard var, Lethal Weapon var; son bir aktörden daha bahsedip gidiyorum, Hugo Weaving.

Çünkü aynı aktörün hem Matrix'te Ajan Smith olması,


hem Yüzüklerin Efendisi'nde Elf olması, Rivendell'in efendisi falan olması,


aynı zamanda V for Vendetta'da V olması


bana çok havalı geliyor. Adam resmen 2000'lerin en meşhur iki serisinde oynamakla kalmamış, bir de gene aynı dönemin herkesi yerlere yapıştıran, hala repliklerine referans verdiğimiz, herhalde şimdiden milletin "kült film" kategorisine soktuğu V for Vendetta'da başrol oynamış. Peheyy. Çok hastasıyım kariyerinin.

Kill Bill'deki Uma Thurman'dan bahsetmeyi unuttum, onun da çok hastasıyım ama üşeniyorum. Yaşasın kenarları siyah çizgili sarı aşortman diyerek satırlarıma son veriyorum.


April 21, 2015

(2) En Son İzlediğim Film

Dün akşam acele tarafından bir şey seyredeydim de bu soruya böyle cevap vermek zorunda kalmayaydım. Neyse artık, geçmiş olsun.

"Bir bakayım ya, herkes bundan bahsediyor" diye indirip seyrettim Grinin Elli Tonu'nu, konusunu biliyordum ve fakat zannetmiyorum ki herhangi bir insan evladı bu kadar kötüsüne hazırlıklı olabilsin.

Önümüzdeki bir ay boyunca meydan okuma kapsamında çeşitli filmlere bok atacağım buradan ama allah biliyor, bundan kötüsünü herhalde seyretmedim ben.

Adam çok zengin, çok yakışıklı ve BDSM'ye meraklı, (Yani bağlamalı, vurmalı filan cinsi münasebet). Kız üniversiteden yeni mezun, saf, (Saf derken aslında aptal demek istiyorum). Kız aşık oluyor, adam bağlayıp vurmak istiyor ama sonra bir bakıyoruz adam aşkını ilan ediyor ama aslında çok zor bir çocukluk geçirmiş yazık, kız her şeye evet diyor ama sonra "Neden bana vuruyorsun?" diye ağlayarak kaçıyor. Filmin özeti bu.

Sanmayın ki gittim çöp kitaptan uyarlanmış çöp film buldum da saydırıyorum; ben severim çöp kitap ve çöp film. Twilightlar'ı ağlaya ağlaya seyrettim. Bu, Twilight'tan da kötü. Bu kadar kötü diyalog, en kötü Türk dizilerinde yok.

Bu Mr. Grey bu kadar zengin ve bu kadar yakışıklı olmasaydı, gene de kızın peşine düşüp bağlamakta ısrarcı olsaydı, herhalde topluca öğürüyor olurduk. Ne istiyoruz bilmiyorum.


April 20, 2015

(1) En Az Sevdiğim Film-ler

Kırlangıç mırlangıç diye neşeyle baharın geldiğini ilan etmiştim, hayat bunu da yüzüme sıvadı. Neyse, kapalı hava da güzel, şikayet etmeyeyim. Filmli meydan okumanın ilk sorusuna atlayayım. (Bu meydan okuma boyunca herhalde imdb en yakın arkadaşım olacak.)

En az sevdiğim film deyince aklıma son bir-iki sene içinde seyrettiğim bir grup film geliyor, aşağıya şaapıyım bakın. Yazının devamında belki biraz filmlerin sonlarını açık ediyor olabilirim, haber vereyim.






Daha da uzatabilirim bu listeyi. İşin tuhafı, bunların hepsi gerçekten çok sevdiğim yönetmenler. Hadi Tarantino'dan bıkmışımdır belki ama Wes Anderson'ın bu filmine kadar bütün filmlerini ağzıma yüzüme sürdüm, bazılarını defalarca seyrettim ben?

Kötü de diyemem filmlere, nasıl diyeyim, diyemem. Fakat seyrettim, bitti, televizyonu kapattım-sinemadan çıktım, bir daha dönüp arkama bakmadım. İki-üç sene sonra sorsanız, konularını falan hatırlamam, o kadar eminim ki bundan.

Sanırım bu "plot twist" dedikleri, senaryonun bir anda hiç beklemediğimiz bir dönüş yapması numarasından bir hayli yıldım ben. Bir sci-fi filmde karşımıza çıkan "paralel boyut" mesela, hala mı filmin en büyük numarası olabiliyor? Ya da ben yıllardır neler seyrettiysem artık, Gone Girl'deki şeytani plan bana hiç de aklımı uçuracak kadar şeytani gelmiyor. Fight Club'da çakmıştı tokadı David Fincher, bir daha da öyle tokat yemedim galiba ahahhahha!

Herhalde bende bir tuhaflık var diyerek sözlerime son veriyorum. Güzel bir hafta temenni ediyorum.

April 19, 2015

Pembe Köşk/Kızıl Çarşamba/Yeni Şalanj

Kırlangıçlar gelmiş dostlar, Romalılar, yurttaşlar! Bahar da resmen gelmiş oldu nazarımda, daha da soğumaz bu hava. Sardunyaları dışarı taşıyacağım bugün, "kalan sağlar bizimdir" usulü saksı temizlemem lazım. 

Dün için çok güzel plan yapmıştım, akşamüstüne doğru Kızılay'a inip terziye uğrayacaktım, ordan da arkadaşım S. ile trans mahpuslarla dayanışma gecesine gidip hapishane işi boncuklu anahtarlık filan alacaktık. Barbar kocambeyler meyhaneye gideceklermiş meğer, köpekler yalnız kalıp ulumasın, komşular polis çağırmasın diye gece çıkmaktan vazgeçtim. Meyhane grubuna "Allahınızı severseniz bir uğrayın, bize anahtarlık alın" diye ağlaştım, bilmiyorum giden oldu mu dayanışma gecesine. 

Gece çıkma işi yatınca, annemin gündüz planına dahil oldum, S. ve sarıkafayı da alıp İsmet İnönü'nün Pembe Köşk'üne gittik. Annem yarı yolda gözlerini kırpıştıra kırpıştıra "Ay Köşk bugün açılıyor ziyarete, belki sadece vi-ay-pi ziyaretçi kabul ediyorlardır, size söyleyemedim" dedi. Neyse ki yokmuş öyle bir durum, kapıdan girerken güvenlikçi abi "Hoşgeldiniiiiiiiz!" diye karşıladı, o "i" uzadıkça seviniyorum ben. 24 Mayıs'a kadar ziyarete açık; eski mektuplar, kıyafetler filan sergileniyor. Köşkün kendisi de güzel, pek Ankaralı. Güllü tül perdeler hepimizin favorisi oldu.


Her şeylere bakıp gezmemi bitirmiştim ki annem ve sarıkafanın şık bir han'fendiyle sohbet ettiklerini gördüm, gidip yanaştım. Bir süre kafamı sallayıp onaylaya onaylaya dinledikten sonra yemek masasını gösterip "İşte Atatürk şu uca otururdu, biz çocuklar da bu uca otururduk, bir mesele olunca önce herkesin fikrini sorar, en son kendi fikrini söylerdi" diye anlatmaya başlayınca uyandım, meğer İsmet İnönü'nün kızı Özden Hanım'la konuşuyormuşuz. 

Özden Hanım bizi uğurladı, çıktık. Annem bir fotoğraf çekilelim istemiş İnönü'nün kızıyla, sormaya çekinmiş. Ben de çok başarısızım bu konuda, iki gece önce çok CHP'li bir akşam yemeği yedim, biraz selfi çeksek ne güzel olurdu ama utandım söylemeye. Neyse, Pembe Köşk'ün ziyaret saatleri ve başka detaylar için İnönü Vakfı'nın sayfasına bakabilirsiniz. 

Şu anda şiddetle kompüterin başından kalkmak istiyorum. Halbuki anlatacak şeylerim var, haftaya artık. Fragman kabilinden şunu koyayım, annem bu aralar çok acayip mesajlar atmaya başladı:


Çarşema Sor, Kızıl Çarşamba demekmiş, çok şükür dil bilen eşimiz dostumuz var. Annem de sonra facebook'tan herkesin Çarşema Sor'unu kutladı. Ezidiler'in bayram kutlayacak hali kaldı mı bilmiyorum; geçtiğimiz birkaç bin yılı düşününce, dünyanın bu tarafında nasıl hala bayram kutluyoruz, onu da bilmiyorum. Hayat sürsün diye herhalde. 

Gitmeden bir de yeni şalanjj haberi vereyim, Zihnin Arka Sokakları bizi son kez maceraya çağırıyor, bu sefer sinemalı, filmli. Ben yarın başlıyorum, belki siz de gelirsiniz. Hayat sürer.

April 13, 2015

Günlerin Çocuğu

Nerdeyse iki sene önce yazmışım, 20 Mayıs 2013. Olduğu gibi koyuyorum aşağıya.
Bu dünyadan Eduardo Galeano geçti, hem de ne güzel geçti.

"ve günler yürümeye başladı

eduardo galeano, yeni kitabını gördüğüm anda aldığım yazarlardan. 1940'ta uruguay'da doğmuş. hayatının bi kısmını askeri darbelerden, hapisten ve ölüm mangalarından falan kaçarak geçirmiş. yazdıkları için "deneme" diyeceğim ama hafif kalacak. işin içinde hem edebiyat, hem tarih, hem gazetecilik ve tabi ki politika var. latin amerikalı olmakla türk olmak aşağı yukarı aynı şeylere sinirlenmeyi gerektiriyor sanırım.

galeano da kendisi için diyor ki, "ben hatırlamakla kafayı bozmuş bir yazarım, özellikle amerika'nın geçmişini hatırlamakla ve her şeyin ötesinde, hafıza kaybından muzdarip latin amerika'nın geçmişini hatırlamakla."

barack obama ilk başkan seçildiğinde şöyle demiş, "beyaz saray, önümüzdeki günlerde obama'nın evi olacak; o beyaz saray, siyah köleler tarafından inşa edildi. isterim ki, umarım ki bunu asla ama asla aklından çıkarmasın."

"latin amerika'nın kesik damarları"nı 2 gecede falan bitirmiştim, koca bi kıtanın başına gelenler ne kadar korkunçsa kitap da bi o kadar zihin açıcıydı. hugo chavez, obama'ya hediye etmiş bu kitabı 2009'da.

"ve günler yürümeye başladı" son basılan kitabı galeano'nun. 365 küçük hikaye var içinde, her güne bi hadise. kitap, mayalar'a göre yaradılışın hikayesiyle açılıyor:

ve günler yürümeye başladı.
ve onlar, yani günler, bizi yaptı.
ve bu şekilde doğduk biz,
yani günlerin çocukları,
sorgulayıcılar,
yaşamı arayanlar.

8 eylül'e denk gelen hikayeyi alıntılamak istiyorum, beni çok fena yaptı çünkü.

"sergipe, brezilya'nın kuzeydoğusundaki bir eyalet: paulo freire okuma yazma öğrenmekte olan çok yoksul bir köylü grubuyla birlikte yeni bir çalışma gününe başlıyor. 

-nasılsın joao?

joao susuyor. şapkasını buruşturuyor. uzun bir sessizlik ve en sonunda şöyle diyor:

-uyuyamadım. bütün gece gözümü kırpmadım.

ağzından başka sözcük çıkmıyor, ta ki şunları mırıldanana kadar:

-dün ilk kez ismimi yazdım."

kapaktaki ve sayfalara serpiştirilmiş ilüstrasyonlar da yazarın elinden çıkma.

bu 365 meseleyi sindirmeye çalışıyorum, mesela amerika'nın bütün uzay programının 2. dünya savaşı'ndan sonra işsiz kalan bi nazi mühendisin eseri olduğunu bilmiyordum, hem de öyle nazi döneminde çalışmak zorunda kalan bi adamcağız falan da değil, bayağı bildiğiniz nazi adam. kalbini koymuş ari ırk davasına.

çok güzel çantada taşımalık, fırsat bulunca açıp 2 sayfa daha okumalık kitap, aklınızda olsun."

April 11, 2015

Kingdoms Rise, Kingdoms Fall

"U2 neden bir zamanlar harikaydı?" sorusunun en kısa cevabı bu aşağıdaki olabilir.

April 10, 2015

Yanmayan Fitne Ateşleri

Şu Whiplash'i hala seyretmedim, bugün aklıma bu video geldi, yıl 2006'ymış. Bazen kendimi bu davul çalan oğlan gibi hissediyorum, benim akacak mecram yok ama. Takdir edersiniz ki ütü, temizlik filan gibi fiziksel aktiviteler insanın gazını bir miktar alsa da bu tür bir ruhsal sınava, ne bileyim böyle sanatsal kendini paralamalara yol açmıyor.



Dün 9 Nisan'dı, kar yağdı buraya. Bugün de yağmış. Şu anda bir miktar güneş açtı.

Kaldırıma park etmiş bir arabanın sileceklerini kaldırdım. Annem yoldan geçen belediyenin temizlik işçilerine "Ay bir el atın da camlarını indirelim!" dedi, gençten bir tanesi "Abla, indireyim de her yerde güvenlik kamerası var, başımıza iş açılır" diye cevap verdi. Anarşi ve kaosu başlatamadık gene, fitne ateşini yakamadık.

Bu ayın Ot Dergisi'nde Murat Menteş'in küçük oğluyla yaptığı 23 Nisan söyleşisi çok güzel.

Gidip Grup Yorum cd'si aldım çünkü müziğin yasaklanmasına inanılmaz gıcık kapıyorum. (Le Hanımlı cd'yi aldım.)

Twitter'da bir Dersimspor hesabı takip etmeye başladım, bazı tweet'lerine çok güldüm.


Ada (ki en sevdiğimiz Ada'dır) yılbaşında bana masa takvimi yapıp hediye etmişti. O kadar işime yarıyor ki şaşırıyorum.


Tchibo'dan hala ses seda yok. Bakın gene yanmayan fitne ateşi.

Annemle görüntülü sohbet edelim dedik, hayvanat bahçesine döndü ortalık.


Ben kalktım zaten sonra masadan, Kudi ele geçirdi tableti. Konuşma nasıl bitti bilmiyorum.


Giderayak şu videoyu da bırakayım, bir reklamda duydum şarkıyı. "Çilekli Mektup 23" ne demek bilmiyorum, orijinali 1970'lerde çıkmış şarkının, asit etkisi herhalde böyle bir şey.



Belki dışarı çıkıp tulum peyniri alırım.

P.S. Dayanamadım laf attım Dersimspor'a, fav'ımı aldım ahahhahha!


April 7, 2015

60 Kitap



Keşke öğretmenlerimin hepsi anarşist ve dilenci kılıklı olsaydı, belki daha iyi bir insan olurdum. Belki herkesten farklı düşünmeyi öğrenmiş olurdum, hiç düşünmeden adil olabilmeyi falan; belki daha sevgi dolu bir insan olurdum.

Herkesin çaktırmadan birbirinin kıçına bakıp kot markası tespit etmeye çalıştığı, herkesin aynı ayakkabıyı giydiği ergenlik, ne fena bir dönem. Kendine güveni sıfırın altında bir ergen olarak o sularda debelendim, sonra işte rakınrol beni kollarına aldı, böyle şeylerin bir önemi kalmadı. Zaten evde iki tane dilenci kılıklı anarşistle yaşıyordum, markalı taleplerime boş gözlerle baktılar hep. Asla anlamadılar. 80 lira etiketli bir Levi's kot ceket için altı ay kadar ağladığımı bilirim. Ağlaya ağlaya unuttum ceketi.

Şu anda nasıldır okullarda durum, düşünmek bile istemiyorum. Ne biçim bir nesil yetişiyor, bunu da düşünmek istemiyorum, biraz korkuyorum. Ama o kıçımın valisi sınıfta hakaret ederken Halil Serkan Öz'e, çocuklar itiraz etmiş, tepki göstermişler. Bunu okudum ve dehşetli umutsuzluğumun orta yerine ekmek kırıntısı gibi bir iyilik düştü.

Kitap listesi yapan bir matematik öğretmenim olmadı hiç, keşke olsaydı. Keşke Halil Hoca'nın kısacık hayatının son hatırası, öğrencilerinin önünde hakarete uğramak olmasaydı.

Birisi oturup yukarıdaki listeyi Goodreads'e yüklemiş, ben eksiklerimi tamamlayıp Halil Hoca'nın önerdiği bütün kitapları okumayı düşünüyorum. Goodreads'le uğraşmak istemiyorsanız şurada da var liste ama aşağıdaki yorumları okumayın bence, milli değerleri eksik bulan olmuş, "NEDEN NUTUK YOK??11!!" diye gücenen olmuş.

Neyse. Belki siz de okursunuz benimle. Listede Marquez'den tek bir kitap var, o da Kolera Günlerinde Aşk. İnce ruhuna üzülmeyip ne yapayım?

April 6, 2015

The King is Gone

"Rock'n Roll can never die.
There's more to the picture
Than meets the eye.
Hey hey, my my.

Out of the blue and into the black
They give you this but you pay for that.
And once you're gone,
You can't come back,
When you're out of the blue
And into the black.

The king is gone
But he's not forgotten.
Is this a story of Johnny Rotten?
It's better to burn out
Than to fade away,
The king is gone but he's not forgotten.

My my, hey hey
Rock'n Roll is here to stay.
Hey hey, my my
Rock'n Roll can never die."