May 22, 2015

3 Fotoğraf

En başından söyleyeyim, iyi şeylerden bahsetmeyeceğim. Hava güzel filan, neşeli cuma günü havasındaysanız, bence kaçın buradan. Kaçabilsem ben de kaçardım ama bilgisayarda işim var. Bilgisayar beni rahat bırakmıyor.

Tam bir sene önce bugün, Okmeydanı'ndaki cemevinde cenaze bekleyen Uğur Kurt'u polis başından vurdu.


Yetmedi bir de gaz attılar üstüne, cemevinin bahçesine. Neden, hala bilmiyoruz. Baktım bazı gazeteler, haber siteleri filan "Okmeydanı'ndaki olaylarda vurulan Uğur Kurt..." diye vermişler haberi. Okmeydanı çünkü, öyle bir yer, olaylı; insanlar vurulabiliyor, genelde terörist bunlar, bir sonraki habere geçiyoruz.

Ertesi gün, gene Okmeydanı'nda bu sefer Ayhan Yılmaz vuruluyor.


Ayhan Yılmaz'ın Ayhan Yılmaz olduğu çok sonra anlaşılıyor, öylesine bir kimsesizlik. Kimseye zararı olmayan, mahalleden biriymiş, çocukları severmiş, sokak köpeklerini severmiş. Abisi "Saflıkları vardı" demiş, Pınar Öğünç çok güzel yazmış, şuradan okuyabilirsiniz.

Bu fotoğrafı anında gördüm ben o gece, neden bilmiyorum bilgisayarıma kaydettim. Uğur Kurt'un da buraya koymak istemediğim kadar feci bir fotoğrafını Ayhan Yılmaz'ın yanına kaydettim. Bu ikisinin yanına bir de şunu ekledim.


Ekim 2014, Kadri Bağdu gazete dağıtmaya çıkmışken vurulup öldürüldü, Adana'da. Yukarıdaki haberler nasıl Okmeydanı-cemevi ekseninde silinmeye başlıyorsa, Kadri Bağdu da dağıttığı gazeteler Azadiya Welat ve Gündem olduğu için silinmeye başlıyor hafızamızdan.

Bir başka ortak noktaları da katillerinin kim olduğunu hala bilmiyor oluşumuz. Katillerinin kim olduğunu hala bilmiyor olmamız aslında bir açıdan katillerinin kim olduğunu biliyor olduğumuz manasına geliyor. Bu cümleyi, Türkiye'de doğmamış-büyümemiş birine anlatmamın imkanı yoktur diye tahmin ediyorum. Belki Latin Amerikalılar anlar. Bilmiyorum.

Sabah erken kalktım, çalışmam lazım, çocuklarla arkeoloji projesi anlatan bir makale şöyle başlıyordu, "Hayata anlam verenler, gündelik şeylerdir. Sıradan ve olağan şeyler, genelde unutulup giden şeyler, eski hayatlar hakkında en önemli lafları ederler", sonra bir fotoğraf aramam gerekti, sonra iki dakika twitter'a bakayım dedim. Kendimi burada buldum.

Kafamın içi böyle fotoğraflarla doluyken oturup çocuklara arkeoloji ve kültürel miras bilinci aşılamanın ne kadar hayati önem taşıdığını yazmak, son derece gerizekalı bir durum. Bir çocuk yaz tatilinde ailesiyle İtalya seyahatine gitmiş, ben "İşte Pompei'yi de lavlar kaplamış" filan diye anlatırken, heyecanla "Öğretmenim hemen şurada müze var Pompei'de" derken diğer çocuk üniversitede ne okuyacaksın sorusuna "Üniversiteye gitmeyeceğim, ailemin durumu yok" diyorsa, 13 yaşında bir çocuk bunu kabullenmiş hayatına devam ediyorsa, ben bazen yatağa girip bir daha asla çıkmamak istiyorum.

Çıkıyorum mecburen çünkü hayatın gündelik şeyleri var. Köpekler mama, çiçekler su bekliyor. Gideyim de çalışayım çünkü teslim tarihleri var, şu var, bu var.

May 17, 2015

(28) (29) (30) Baroktan Girdim, Grungedan Çıktım

Şalanjı bitirmeye geldim, şu anda yazmazsam üç hafta falan yazamayacağım çünkü.

Film müziklerine çok meraklıyım, bazen filmin kendisinden daha iyi oluyor soundtrack albümler ama öyle albümleri çok uzun süre dinlemiyorum, unutuyorum gidiyor. İyi filmler, iyi müzikle birleşince yıllar boyu yanımda taşıyorum. 10 sene önce Pakistan'dan bir ipod almıştım, hala kullanıyorum, baktım film müziklerinden ne var içinde diye, sadece Farinelli'nin soundtrack'i varmış. Bazen her şeyi siliyorum, yeniden yüklemek üzere, buna dokunmuyorum.



Diyorlar ki Farinelli'nin sesinin etkisini yaratabilmek için bir kontrtenor ve bir mezzosopranonun seslerini üstüste bindirmişler filmde.

Bir konuda fikrimi değiştiren film deyince aklıma bir şey gelmedi ama attığı tokatları ve bıraktığı soruları düşünerek Fight Club diyeceğim bu soruya cevaben. Dün gece küçük bir parti yaptık evde, arkadaşım S. ile mutfakta tabak mabak çıkarırken bir şekilde konu filme geldi. Ben kuru kuru överken S. aynen şunu dedi, "O filmi seyrettikten sonra nasıl hala işe falan gidiyoruz, bilmiyorum".


30. ve son soru, en sevdiğim film. Buna insan gibi cevap vermek mümkün değil. Yani sadece filmlerin kendilerini sevmiyoruz ki, ne zaman seyretmişim, yanımda kim varmış falan, bunların hepsi toplanıp geriye bir adet his bırakıyor. En azından bende böyle oluyor anlaşılan çünkü döndüm baktım da yazdığım filmlerin çoğu 1990'lardan, 2000'lerin başından kalma. Ve hepsini nerede ve kimle seyrettiğimi, filmden sonra neler konuştuğumuzu, kolektif hayatımıza filmle beraber nelerin girdiğini hatırlıyorum.

The Cider House Rules ki tuhaf bir şekilde "Tanrının Eseri, Şeytanın Parçası" diye girmişti Türkiye'de gösterime, annem ve kardeşimle gitmiştik, hayatımın en güzel akşamlarından biriydi.
Kızarmış Yeşil Domatesler'i seyredeli 20 sene falan olmuş, gene annemi hatırlatıyor, dünya güzeli bir filmdi.
Vincent, Tim Burton'ın 1982 yapımı kısa animasyonu, hayatımda seyrettiğim en güzel şeylerden biri. Vincent Price olmak isteyen 7 yaşındaki Vincent'ın hikayesini 6 küsur dünya dışı dakika boyunca tabii ki Vincent Price'ın sesinden dinliyoruz, buyrun:



Persepolis'i ağlaya ağlaya seyrettim, iki defa. Kim benden geri alabilir o üç saati? Annem yıllar önce seyrettiği bir filmin peşine düştü, internette bulamadım, girmediğimiz dükkan kalmadı, yok. Nihayet Kızılay'da bir pasajda, artık kimbilir kaçınca kere filmi tarif etmeye çalışırken korsan dvdci çocuk "Tamam abla, Vanessa Redgrave var, biliyorum o filmi" dedi. 1977 yapımı Julia'sına kavuştu annem. Annemden kim geri alabilir Julia'yı?

Gene annemin beni sürükleyip götürdüğü Kramer Kramer'a Karşı, Sophie'nin Seçimi; ben kendi başıma sinemaya gitmeye başlayınca, birkaç arkadaşımla içine düştüğümüz Tarantino evreni, Günbatımından Şafağa, Desperado, Vampirle Görüşme, Trainspotting falan.

Bu kadar iltifat ediyorum, bari "the" 90'lar filmi The Singles'dan bir şarkı koyup gideyim. Naapiyim, ben de buralara salmışım köklerimi, başka yere gidemiyorum.




May 15, 2015

(27) Rıhtımlar Üzerinde

Aslında en sevdiğim klasik film sorusuna 80'lerin Türk filmlerini yapıştırıp kaçacaktım, komiklik olsun diye değil, en sanatlısından en ayrobiklisine kadar severek izledim, izliyorum. Dün Sonik Hanımcığım yazdı, ben de öyle hissediyorum.

Sonra baktım gece iş bırakan Renault işçilerinin sayısı sabaha kadar binleri bulmuş, başka metal işçileri koşup gelmiş. Çok da film kültürü olmayan biri olduğumdan aklıma hemen Elia Kazan'ın 1954 yapımı dünya güzeli filmi On The Waterfront-Rıhtımlar Üzerinde geldi.


Marlon Brando'nun "Metod oyunculuğuysa aha metod oyunculuğu" diye ağzımızı burnumuzu kırdığı, mayfalaşmış sendikayı ve işçilerin halini anlatan, 8 Oscar ödüllü Rıhtımlar Üzerinde. Seyredeli de çok oldu, şu sahneyi koyayım aşağıya; Marlon, mafyöz sendika başkanına bağırıyor, "Sen hiçbir şeysin!"


Yönetmen Elia Kazan'ın Kayserililiği, ispiyoncu mudur değil midir filan diye devam etmek isterdim yazıya ama bir oturdum mu kalkmak bilmiyorum kompüterin başından. Renault saat 14:00'te açıklama yapacakmış, işçilerin lehine olur umarım. Ben bile uyandım sınıf mücadelesine, darısı şişman patronların başına.

May 14, 2015

(24) (25) (26) Ne Olacak Bu Maral ile Sarp'ın Hali?

Favori belgesel düşünürken aklıma şu geldi:



Ben de böyle giriyorum havuza, denize. Eskiden çok seyrederdim böyle aslanlı-kaplanlı belgesel, bir süredir ne zaman denk gelsem şöyle bir cümle duyuyorum, "Birbirinden güzel kaplan yavruları anneleriyle oynuyor. AMA ÇOK AZI HAYATTA KALACAK." Anında kanalı değiştiriyorum.

BBC ekolü belgeselleri seviyorum, televizyonu açtığımda ne varsa seyrediyorum. Görüntüler, ses, müzik; o adamı sinirden öldürecek seviyedeki nesnellik. Louis Theroux'ya da BBC'de rastladık, sonra bütün bölümlerin peşine düştük, indirdik mindirdik seyrettik. Naziler'den tutun da estetik ameliyatla kaplana dönüşmüş insanlara, pedofillerden trans çocuklara kadar birer saatlik belgeseller çekmiş Theroux. Çok iyi çekmiş.

En çok aklımda kalan "The Ultrazionists" bölümü. Theroux, Kudüs ve etrafındaki aşırı-milliyetçi yahudi yerleşimcilerle konuşuyor, aklınızı kaçırırsınız. Bu aşağıdaki kısacık parçada bir emlakçıyla konuşuyor, emlakçı Filistinli ailelerin kendi istekleriyle evleri boşalttığını ve yahudilere sattığını anlatıyor, eve giriyorlar, bavullardan tutun da su bardaklarına kadar her şey olduğu gibi duruyor. O emlakçının soğukkanlılığı, sonsuz rahatlığı falan.



Beni en çok bu ev meselesi etkiledi, barbar kocam ise bir şarap üreticisine takılmıştı. Bağı var adamın, dünyanın her tarafından gönüllüler geliyormuş, üzüm toplamaya yardım etmek için. Ama bir noktaya kadar dokunabiliyorlar üzümlere, sonrasında bağın sahibi izin vermiyor çünkü şarapların koşer olması lazım, yahudi olmayan insanlar mekruh. Adam gönüllülerin yüzüne yüzüne söyledi bunu ve tiksintisini televizyon ekranından bile hissedebildik. Kameralar yokken gönüllülere tükürüyor olma ihtimali çok yüksek.

Bir saat boyunca İsrail'deki durumu gayet iyi anlatıyor belgesel, Filistinliler'in nasıl evlerinden, topraklarından edildiğini, kanun manun hiçbir şeyin olmadığını; inanılmaz bir manyaklık hüküm sürüyor ve hepimiz seyrediyoruz.

Kimsenin seveceğimi zannetmediği ama sevdiğim filmler genelde bilimkurgu filmler ve korku filmleri. Tabii burada şöyle bir tuhaflık var, ben zaten seviyorum bu iki türü. "Zannetmeyen" taraf olarak barbar kocam inatla sevmeyeceğimi düşünüyor. İkna da edemiyorum. Film boyu yan gözle bana bakıyor, ne zaman sıkılacağımı kestirmeye çalışıyor, görmemezlikten geliyorum.

Kirli zevkim olarak nitelendirebileceğim film değil de dizi var, TV8'deki Maral.


Son iki bölümü kaçırdım ama allah biliyor, gözümü kırpmadan seyrediyorum. Çünkü Adını Feriha Koydum'u da böyle seyrettim, Aşk-ı Memnu'yu da. Herhalde bu kızdan hoşlanıyorum. Ya da ekip aynı ekip, bir şey yapıyorlar ve ben hipnotize oluyorum. Yoksa çekilecek şey değil, yeni bölüm diye açıyorum, bir önceki bölümü olduğu gibi veriyorlar, hiçbir karakterin sevilecek bir yanı yok. Yani ben kızların elbiselerine ve New York'a baka baka, o arada kendimi hikayeye de kaptırarak sezon sezon Gossip Girl seyretmiş insanım, bunda bakacak şey de yok.

Neyse, böyle işte.


May 12, 2015

Yallah Tazyik


Kalktım kahve yaptım, televizyonu açtım. Kenan Evren'in cenaze törenini seyrettim. Bir miktar asker toplanmış, çeşitli rütbelerde, hiçbir zaman öğrenemedim o hiyerarşiyi, ilgimi de çekmiyor. Ailesi, doğal olarak, oradaydı. Mehmet Ağar, doğal olarak, oradaymış. Böyle bir grup yani, uğurlayıcılar.

Böylece gitti bu dünyadan, yaktığı canların hesabını mesabını vermeden, ne güzel emeklilik hayatı falan yaşayaraktan. Ailesi sevgiyle anıyor, kızı televizyona bağlandı, vicdan muhasebesi yapmamışlar ailecek. Ne münasebet tabii, vicdan micdan.

Bana kaldı bütün o vicdan. Size kaldı. Mecburen biz ilgileniyoruz vicdan müessesesiyle. Bizden sonra da bizim gibiler ilgilenecek zira devlet dediğimiz şey maşallah beton gibi, öyle bir devamlılık, öyle bir sabit hal.

Çıkıp bir tur atayım mahallede, dolap molap silemediğim gibi bir de ütülenecek şeyler yığdım, bir saattir onlara bakıyorum.

Giderken bir ricam olacak, biri çıkıp da yüzünüze yüzünüze "Olayları o zamanın koşullarına göre değerlendirmek lazım" derse, lütfen ağzına vurun, arkanızı dönüp uzaklaşın. Orta Çağ'dan bahsetmiyoruz, kırk sene öncesinden bahsediyoruz. İşkenceyi ne ara bağrımıza bastık yasal bir yöntem olarak?

Ay delirmemek ne zor işmiş.



(21) (22) (23) Titanik'ten Girdim, Madrid'te Bir Yerlere Çıktım

Ay böyle öbekler halinde yapabiliyorum bu şalanjı, perişan ettim soruları. Neyse, hemen kaldığım yerden devam edeyim.

21. soruya cevaben çok abartıldığını düşündüğüm bir film yazmam lazım, neler yazardım aslında ama aklıma nedense Titanik geldi ahahhahhaha! Bizim oradaki sinemanın bir salonunda iki seneden fazla gösterdiler, inadımdan gitmedim. Yıllar sonra Alman kanalı RTL'de denk geldim bir gece, oturup seyrettim, yer yer duygulandım üstelik. Ama biliyorsunuz ben zaten uçan kuşa ağlıyorum, kendimi bu konuda ciddiye almıyorum.

Titanik, kendi sıkıcılığı yetmezmiş gibi bir de dünyanın en can sıkıcı şarkısını da hayatımıza soktu. Geçiyorum diğer soruya.

Bir grup filmden bahsedeceğim, kıymetinin pek bilinmediğini düşündüğüm; tabii ki yanlış düşünüyorum, allah bilir dünya üzerinde kaç kişinin en sevdiği filmlerin arasında bunlar. Kendi küçük dünyamdan bahsediyorum, zaten aşağıdaki filmlerin bazıları da zamanında sevilip sonradan unutuldu.

True Romance mesela, imdb'den aldığı 8 puanı alnın akıyla hakediyor ama 1993'ten bu yana binlerce yıl geçti, gençler bilmiyordur.


Tarantino eskiden böyle senaryolar yazdığı için bir süredir çektiği filmleri beğenemiyorum ben, adamla aramızda sorunun temeli buralarda yatıyor. Hatta buraya Natural Born Killers'ı da ekleyeyim, gene senaryosunda Tarantino'nun parmağı var, yıl 1994'müş. Canıma okumuştu bu film, yıllarca soundtrack'ini dinledim.

Ah Juliette Lewis'in bu küçük şarkısı, Juliette Lewis'in film boyu oyunculuğu, ah.



Sanırım bizim buralarda çok sevildi, çok seyredildi ama bu filmi de yazıyorum, Lola Rennt, yani Run Lola Run, yani Hayırdır Lola, Koş Koş Nereye Kadar?



Franka Potente de, yönetmeni de aldı yürüdü Hollywood'a doğru bu filmden sonra. Biraz da kendi kişisel çöplüğüme gireyim, iki film de oradan yazayım. İlki Heavenly Creatures.



1994 yapımı, Yeni Zelanda filmi falan deyip geçmeyiniz; hem Peter Jackson'ın ilk filmlerinden hem de gerçek bir hikayeden uyarlanmış.

Diğeri de Things to Do in Denver When You're Dead.


Suç, dram, kara mizah, her şey var, Türkçe'ye "Karışık İlişkiler" diye çevirmişler filmin adını. Neden herkes öpüp alnına koymuyor bu filmi, anlamıyorum.

Ay haydi, kendimden sıkıldım, 23. soruya geçiyorum, en sevdiğim film kahramanı.

Neredeyse bitecek şalanj ve hala Pedro Almodovar'dan bahsetmemişim, olacak iş mi? En sevdiğim filmi, 1984 yapımı Bunu Hakedecek Ne Yaptım? Carmen Maura, Gloria adında bir ev kadınını oynuyor, işte o Gloria'nın hastasıyım. Uhu koklayan, gey çocuğunu dişçiye satan, eve dev kertenkele getiren kayınvalidesiyle uğraşan, en yakın arkadaşı kapı komşusu fahişe olan ve hayatımda gördüğüm en şahane cinayetin müsebbibi Gloria.


Almodovar'ın domestik kaoslarının üstüne kaos tanımıyorum, mutfak dolaplarını silmeye gidiyorum.
Öptüm.

Ay durun, başka bir Almodovar filminden, Konuş Onunla'dan şu dünyanın en güzel şarkısını da koyayım, öyle gideyim.



Haydi bir daha öptüm.

May 9, 2015

(20) Tilda'nın Çeşitli Halleri

Valla bu soruyu da dünden beri düşünüyorum; kimler geldi, kimler geçti gözlerimin önünden. Sonra düşünmeyi bıraktım ve Tilda'aanım bir anda beliriverdi.

Kimselere benzemiyor, her türlü halinin çok hastasıyım. 54 yaşında olduğuna inanası gelmiyor insanın.

Gişe filmlerinde de oynuyor, ufak tefek bağımsız filmlerde de, bir kere de performansının düştüğünü görmedim. Bazı filmlerde gözlerimi kısıp bakmam gerekti "Aaa Tilda Swinton mı yahu bu?" diye. Mesela Snowpiercer'daki hali, Grand Budapest Hotel'deki hali, dönem filmi, yeri geldiğinde Cebrail, bazen dertli anne.

We Need To Talk About Kevin, beni çok fena vuran bir filmdi. Kardeşim ve kocamla seyrettik, film bittiğinde omzuma pat pat vurup "Hay allah, demek çocuk doğursan Kevin'ın annesi olacakmışsın" dediler. Bana sorsanız dünyanın en sıcakkanlı, en problemsiz insanıyım, mecbur kalsam kuyudan çıkan Samara'ya bile anne olabilirim. Ama dışardan öyle değilmiş manzara. Tilda'nın bu filmde oynadığı anne rolü yaktı beni.

Wikipedia'nın yalancısıyım, köklerini ve toprak sahipliğini taa Orta Çağ'a kadar takip edebilen bir Anglo-İskoç ailenin çocuğuymuş. Özel okullarda okumuş, Prenses Diana'nın sınıf arkadaşıymış bir ara, en sonunda Cambridge'den mezun olmuş.

Cambridge'deyken Komünist Parti'ye, sonrasında da İskoç Sosyalist Partisi'ne üye olmuş. Bunu bilmiyordum ama şu aşağıdakinden haberdardım.


Ve eşcinselliğin suç olduğu Rusya'da, Kremlin Meydanı'nın göbeğinde açtığı bayraktan da haberdardım.


Oyunculuğunun ayrı, insanlığının ayrı hastasıyım.


May 8, 2015

(12) - (19) Vampir Var, Köpek Var, Her Şey Var

Haydin bakalım, film maratonuna maruz bırakacağım sizi. Dışarda çıpır çıpır yağmur, hava kapalı filan, zaten yapacak daha iyi bir şeyim yok.

12. sorunun cevabını, yani en sevdiğim animasyon/çizgi filmi düşündüm düşündüm, Spirited Away demeye karar verdim. Sanırım seyrettiğim ilk uzun metrajlı çizgi filmdi, çok çarpılmıştım.


13. soru için itiraf edeyim, "en iyi kitap uyarlamaları" diye gugılladım, hem kitabını okuduğum hem de filmini beğendiğim bir aday aradım. Dracula ile Fight Club arasında kararsız kaldım, Dracula diyeceğim. Film, tam da dişime göre bir aşk hikayesi; kitabı da yatakta korkudan titreyerek okumuştum. Bir kitabın insanı bu kadar korkutabileceğini hiç tahmin etmezdim.


En sevdiğim film repliği için de son yarım saattir oradan oraya savruluyorum gugıl aramalarıyla, neden uzatıyorum bilmiyorum, aklım bu aşağıdakinde kaldı.


Geldik 15. soruya, en sevdiğim bilim kurgu. Bu türü de hiç ayırmadan seyrediyorum küçüklüğümden beri, Terminatör fragmanı görünce ağlamışlığım var sinemada. Ama başıma bir film geldi ki herhalde ölene kadar unutmam.

Sarıkafa diye zaman zaman bahsettiğim arkadaşımla aynı evi paylaştık 2004, 2005 filandı. Sarıkafa sanatlı filmlere, büyük yönetmenlere meraklıdır; aslında genel olarak sanata benden daha meraklıdır. O ara bir kanal her hafta bir Tarkovsky filmi gösteriyordu, bir tanesini beraber seyredelim diye cebren ve hileyle oturttu beni televizyonun karşısına. Şansıma Stalker düştü.

1979 yapımı film, 163 dakika sürüyor ve allah biliyor defalarca kalkmaya çalıştım koltuktan, Sarıkafa "Kızım Tarkovsky bu, bak bunları bilmemiz lazım, yapabiliriz" diye diye oturttu beni koltuğa. Derken film bir ivme aldı, tokat tokat tokat ve öyle bir bitti ki bir süre konuşamadık, o koltuklara mıhlandık. Allah belamı versin ki ne öncesinde ne sonrasında böyle bir film seyretmedim ben, film seyretmek falan değildi, resmen sınandık. Başka da Tarkovsky seyretmedim, korkuyorum çünkü adamın yapabileceklerinden.

Stalker'dan bir sahne koyayım, belki biraz anlaşılır.


16. soru, bu sene seyrettiğim en iyi film. Bu soruya da 1 aktör-2 filmle cevap vereyim, Tom Hardy'nin oynadığı The Drop ve Locke, bu sene seyrettiğim filmler içinde en beğendiklerim oldu. Hiç utanmadan Tom Hardy'nin The Drop'taki rol arkadaşlarından biriyle çekilmiş şu fotoğrafını koyayım. Kalpler, kalpler.


Bir film 85 dakika boyunca aynı arabanın içinde, tek bir aktöre bakarak geçer mi? Locke'tan bahsediyorum, gözümü kırpmadım, çok yetenekli herif, çok.

17, geçen sene seyrettiğim en iyi film. İki filmi birbirinden ayıramadım, Only Lovers Left Alive ve Inside Llewyn Davis. Filmler de nefisti, müzikleri de; galiba böyle olunca daha çok yer ediyorlar kalbimde.

Şu, Only Lovers Left Alive'dan:



Bu da Inside Llewyn Davis'den:



18'e geldik, beni hayalkırıklığına uğratan bir film. Hayalkırıklığı olmasa bile üçe bölündüğü ve sümük gibi uzatıldığı için Hobbit yazıyorum ve geçiyorum.

Ve 19, vallahi yetiştim herkese.

Bir favori aktörüm yok, herkes gibi, çok var. Az yukarda Tom Hardy dedim, Philip Seymour Hoffman'ı nasıl unutabilirim, Gary Oldman, Dustin Hoffman, kim bilir kimlerin adı gelmiyor aklıma.


En uncool halimle kalkıyorum kompüterin başından, evde uçuşan köpek tüylerine karşı açtığım ve asla kazanamayacağım savaşa girişiyorum. Kalbimizin kırılmayacağı bir cuma günü olsun.


May 6, 2015

Denizler, Yusuflar, Hüseyinler


Bu sene 1 Mayıs'ta çekilmiş en güzel fotoğraf bu. Bu kırmızı bayraklı çocuklar, hepsinden bahsediyorum, bütün o küçük fraksiyonlardan, hep en öndeler, her yerdeler. En çok onlar için endişeleniyorum, anne endişesi gibi bir şey.

Bugün okulda Deniz, Yusuf ve Hüseyin için anma var; yürüyüş yapılacak, sonra da Devrim Stadyumu'nda toplanılacak. 12:30-14:30 arası Emrah Serbes, çarşıdaki küçük kitapçıya gelecekmiş, kitapçı zor günler geçiriyormuş. Birazdan çıkıp oraya gideceğim, biraz kitap alayım, Emrah Serbes'e bakayım. 15:00'te Selahattin Demirtaş geliyor, anma yürüyüşü de herhalde akşamüstüne doğru başlar.


Annemin anlattıklarından kopyalıyorum: "Biz uyurken, herkes uyurken, birine diğerinin idamını seyrettirerek, önce Deniz olmak üzere asılmışlar. Mahkeme reisi Ali Elverdi, ağzında sigara, eli poposunda seyretmiş. Hüseyin’in ayağında bez pabuçlar varmış. Biraz sonra bu dünyayı yirmi üç yaşında terk edecek olan çocuk, babasının üzüleceğini düşünmüş, “Ayakkabım yok sanmasın babam. Koğuşta aceleyle bunları giydim,” demiş ölmeye giderken."
Vesileyle Süleyman Demirel'i, mecliste infaz lehine heyecanla kaldırdığı elini de hatırlatmış olayım. Aman devlet büyüğüymüş, yaşlıymış filan, hiç saygım yoktur öyle şeylere; alçağı alçak olarak hatırlamakta fayda var.
20li yaşlarında bu memleketin karanlık gücüyle burun buruna gelen, direnen, üzerlerinde tepinilen çocukları hatırlatmak ne benim haddime ne de fazladan bir çaba istiyor. Meksika'da dendiği gibi, "Bizi gömmek istediler, bilmiyorlardı ki biz birer tohumduk".

May 4, 2015

Sonikli Panikli Mim

Güzel gözlerine kurban olduğum Sonik Hanımcığım mim yapıp beni mimlemiş, mimlemese de yapacaktım, gözümü karartmıştım. Bu hafta da böyle başlasın, siz de yapsanıza, ne güzel olur.

1- Bilgisayarının masaüstü görüntüsü nedir?


Üç senedir falan böyle duruyor, çok derli toplu biri değilim.

2- Bir kafeye girdiğinde genellikle ne sipariş edersin?

Çeşitli kahveler, su.

3- Google'da aradığın en son şey?

Renkli saçlara baktım; maviler, yeşiller, pembeler. 2 sene sonra ilk defa berbere gitmeye niyetliyim bugün. Maviyi falan pek bilemiyorum, bir dükkanda bir ay bile durmayan Emre'nin peşinde Aydınlıkevler'e gideceğim, canı ne isterse onu yapar, itiraz etmeyi düşünmüyorum.

4- Mesajlaştığın veya konuştuğun en son insan kim?

En son sarıkafa ve N. ile mesajlaştım, çarşamba günü Selahattin Demirtaş bizim okula geliyormuş, akabinde de stadyumda devrim yazılacak. En son da dün gece barbar kocamla konuştum, yatağa ipad'le girmeme hakaret etti, günde anca 3 sayfa kitap okuyabiliyormuşum.

5- Tiyatroya en son ne zaman gittin?

Zaten çok tiyatroya giden biri değilim, en son Ada istiyor diye bir amatör tiyatroya gittik, allah düşmanıma vermesin öyle bir ızdırabı. Adacığım, Cemal Süreya'nın hayatıyla ilgili diye görmek istedi oyunu; beni duvar kenarına oturttular, kaçamadım da. En son ne zaman bu kadar yeteneksiz iki oyuncu gördüm bilmiyorum. Çıkışta da sarhoş bir adam musallat oldu, tüy dikti her şeyin üzerine.

6- Sinemaya en son ne zaman gittin?

Galiba en son Nightcrawler'a gittim, Başka Sinema seansında. Ve aylar oluyor. Dün Ada ve anası evde Matrix izlemeye başlamıştı, ilk filmi izledim onlarla.

7- Hangi diziyi herkes izlemeli?

Breaking Bad'i herkes izlemeli. Hiç düşünmedim, aklıma ilk bu geldi.

8- Seni en çok ne çıldırtır?

Ay bir sürü şey çok çıldırtıyor, en son şuna çok sinirlendim. Belki 10 saniye bile sürmemiş bu üç karenin çekilmesi, gördüğümüz her şey yanlış. Her şey.


9- Ne zaman uyanırsın?

Bıraksalar çok geç yatıp çok geç kalkıyorum ama köpek milletinin sabah enerjisi yüzünden sabahları 8-8:30'da kalkmış oluyorum. Özellikle Kudi, her sabah törenlerle kutluyor yataktan çıkmamı.

10- İnternette ilk adın?

Bir süre kendi adımı kullandıktan sonra Fermina Daza'ya yapıştım ya da bu ismi kendime yapıştırdım, zaten çok başarısızım isim bulma konusunda.

11- Favori emojin nedir?

Tuzki'yi seviyorum.


Ama bir zamanların en sevdiğim suratı şuydu:


12- Kedi mi köpek mi?

Bütün köpekler ve bazı kediler.

13- En son ne tür müzik dinledin?

Dün arkadaşım N., İranlı üç kardeş dinletti, unutmuşum isimlerini, enstrümantaldi ve güzeldi. Şimdi radyo açarım, sadece barok çalan bir kanal, Radyo Eksen ve Radyo Alaturka arasında kararsızım.

14- Kuzey mi güney mi?

Güney. Çünkü daha sıcak olur?
Bilmiyorum.

15- İstanbul ile ilgili en sevmediğin şey?

İstanbul'da yaşamadığım için cevabım çok önemli değil bence. İstanbul'da kısa süreli turist olmak güzel, başka da iyi bir şey gelmiyor aklıma.

Ankara'ya uyarlayacaksam da eziyetin formulü çok açık, bir İ., bir Melih, bir de Gökçek. Meh meh meh, hiç komik olmadı.

16- İstanbul'da sevdiğin üç semt?

Bir sorun, acaba ben üç semt sayabiliyor muyum İstanbul'da? Boğaz güzel.

17- Kafanda genel olarak ne olur?

Sorular. Bir türlü verilemeyen kararlar.

18- Komedi mi dram mı?

Hayatta mı, filmlerde mi?
İkisinden de bıkmış olabilirim.

19- Çay mı kahve mi?

Kahve. Bazen çay.

20- Bu soruları cevaplamadan önce ne yapıyordun?

Kahve yapmak için su ısıtıyordum. Sadece kahve makinasıyla ve Tchibo ile değil, ketılla da kavgalı olduğum için çaydanlıkta su kaynatıyorum. O arada Kudi, aşağıdan geçen bir köpeğe havladı, onu susturup içeri soktum.

21- Son olarak bir sırrını paylaş.

Yeraltından Notlar'ı okumaya başladım, fenalık geçiriyorum. Ne zamandır bu kadar sıkılmamıştım, çok utanıyorum bu durumdan.

Böylece bitirdim mimi, filmli meydan okumayı da çok fena salladım. Ona da döneceğim ama şimdi evden çıkmam ve berber peşinde bütün günümü yemem gerekiyor. Of Emre off.

May 3, 2015

Böylece İştirak Ettik

1 Mayıs'a katılım bir hayli fazlaydı, en azından geçen seneye göre. Çocuklar bu dolarları hazırlamış, havaya atıverdiler, topladık.

Tren garının önünde üç kişi buluştuk, Sıhhıye'ye doğru yürürken dördüncümüzü de bulduk. Bir gruba girelim de öyle yürüyelim diyerek LGBTİ kortejine yanaştık, "Ay yaşlı kaldık ulan resmen herkesin yanında" diye dertlenirken bir anda çöküverdiler, derken meydana doğru koşturmaya başladılar. Biz çökemediğimiz gibi koşamadık da, havalarda uçuşan gökkuşağı bayraklarına bakakaldık arkalarından.

Bu "çök-kalk-koş" meselesine ezelden beri dahil olamıyorum, koşmaktan hoşlanan biri değilim. Neyse, Sıhhıye Köprüsü'nün altına kadar yürüyüp geçen gruplara bakmaya karar verdik. Geçenleri alkışladık, düdük çaldık filan. Açlıktan bayılacak hale geldim o arada, baktım CHPlilerin önünde bir simitçi abi yürüyor, atladım iki simit aldım, CHP kortejinden bir adam simitçiyi azarladı "Hadi dayı hadi! Çekil, çekil!" diye. Senin de işçi bayramın kutlu olsun asabi g.t, ne güzel insan iteliyorsun.

Herkes herkesi iyi kötü alkışladı ama HDPlilerin gördüğü ilgiyi başka kim gördü bilmiyorum, çılgınca bir destek aldılar bizim gibi kenarda bekleşenlerden. Biz de atlayıp aralarına girdik, meydana öylece girdik. Büyük ihtimalle en kalabalık gruptu zaten.

Saygı duruşuydu, marştı, halaydı derken çıkalım meydandan dedik. Polis barikatından geçerken polisin biri süzdü, süzdü, süzdü beni. "Aaa nooluyo yahu?" diye kafamı çevirdim, arkamdan da süzüyor hala. Ama görmeniz lazım, kaşlar çatık, bir ciddiyet, sanırsınız ki canlı bombayım, aslan polisimiz beni çat diye tespit etti kalabalığın içinde, öyle bakıyor adam. Edebimle önüme döndüm, kendimi attım barikatın diğer tarafına, arkadaşıma söyledim süzüldüğümü, o anda uyandık.


Meğer beni değil Ali İsmail'i süzüyormuş. Umarım gece rüyalarına da giriyordur.

(Tişörtü şuradan sipariş vermek mümkün, geliri Ali İsmail'in ailesinin kurduğu Alikev'e gidiyor. Güzelce paketleyip yolluyorlar, içinden bir de Ali İsmail'in lise defterlerinden bir sayfa çıkıyor, planlarından bahsediyor, yazmış güzel güzel yavrucuğum. Kargo sabah 8:30'da geldi, ben ağlamaktan kendime gelemedim o sabah.)

Güvenpark'a doğru yürürken yanımıza bir kadın yanaşıp "Demin polisleri konuşurken duydum, saldıracaklarmış, içerde arkadaşınız varsa haber verin" dedi. Gitmek de bilmedi bir türlü, bir şekilde savdık başımızdan. Bu, son 2 senedir başımıza gelen ilk acayiplik de değil, herhalde birimiz paratoner gibi çekiyoruz bu insanları, bilemiyorum.

Neyse işte, bunlar bunlar oldu, pek de bir şey olmadı, böylece kutladık bayramımızı. Güzel, kapalı bir hava var bugün, çıkıp bir tur atayım.