January 26, 2016

Ayh Bayılıcam

Dün bunu twitter'da gördüm, sinirlerim bozuldu, güldüm kendi kendime.


Ben de şu aşağıdaki görseli ezberledim mesela, zaten google'a alevi yazınca çıkan ilk sonuç da bu.


İki dakika ara verip haberlere bakayım dedim, aha buyrun:


Evde iki kişi daha olsaydı kendi aleviliğimizi kendimiz de yapabilirdik ama tek başıma oturuyorum. Neyse.

Gidip kendime şu fincanı almıştım, şimdi baktıkça buna da sinirleniyorum, o kadar alternatifin içinden git bunu al.


Ben miyim hasbelkader? Belki biraz öyleyim ama neden her dolabı açtığımda yüzüme vursun değil mi? Öf.

Yüzüne vurmak deyince aklıma geldi, geçenlerde 9gag'de şunu gördüm:


"Bana Natalie Portman'ın kocasına baktığı gibi bakacak bir kadın bulmak istiyorum". Böyle aklını kaçırmış gibi bakacak bir kadın, biraz sonra ekmek bıçağını kocasının kafasına saplayacak ve saplamadan önce buna nedense üzülmeye başlamış gibi bakan bir kadın, kafa atacakmış ve bu fikri çok eğlenceli buluyormuş gibi bakan bir kadın. Bilemiyorum. Natalie Portman'ı hiçbir zaman sevemedim, belki bir tek bana bu kadar gıcık geliyordur.

Bana böyle bakıyorlar, böyle olabilir, buna itirazım yok. Çapım dar, ev soğuk.


Hem acıktım hem canım bir şey yemek istemiyor. İki tane makale okumam lazım, saat 3buçuk oldu, okumak dışında elimden gelen her şeyi yaptım. Bunu da ite kaka yazdım zaten, gideyim ben en iyisi. Ne bileyim, kafamda bere var yahu, ellerim buz gibi ve canım sıkılıyor her şeye.

January 6, 2016

Ben Annene Ne Derdim?

Böyle sofralara o kadar çok oturdum ki bu fotoğrafı gördüğümden beri kafamın içi uğulduyor. Annem gene "Hep kendinden bahsediyorsun" diyecek ama sanırım ben etrafımda olan biteni kendime yapıştırmadan, kişiselleştirmeden anlamıyorum. Üstelik bu sefer çaba da sarfetmedim, ben bu sofraları biliyorum.


Diyarbakır Sur'da eve top mermisi isabet etmiş, bir kadın ölmüş. Evin duvarında koca bir delik var, sofra darmadağın; düşünün yemeğe oturacaksınız, duvardan top mermisi giriyor eve, anneniz oracıkta ölüyor. Terörü temizleyeceğiz diye girdiler mahallelere, kadınıyla çocuğuyla yüzlerce sivil öldü. Sivil dediğimiz, sizin gibi, benim gibi insanlar. Yemeğe oturuyorlar.

Bu sofra da Urfa Birecik'ten, sene 2006'ymış. Daha önce yazmışım, fotoğrafı kendi yazımdan aldım. O zamanlar hala bir anonim hava varmış burada, yüzümü buzlamışım.


Bakın her şey nasıl benim önüme doğru itelenmiş, bir dizimin yanında hiç açılmamış peçete pakedi var. Yıllarca oturdum ben böyle sofralara, evlere misafir oldum, hep önüme itildi tabaklar. Ne içeceğimi sorarlar, sayarlar "Kola, fanta (sarı kola), ayran...", ilk başlarda ne istiyorsam söylerdim. Sonra baktım evde olmayan şeyleri de sayıyorlar, olmayan bir şey istersem biri koşarak bakkala gidiyor, mutfaklara girmeye ve önlemimi almaya başladım.

Yanımda oturan Necmi Abi, hayatı boyunca kazılarda çalıştı, aşçıdır, tanıştığımızdan bu yana kolladı beni. Yine bu senelerdi, iki kız kazı evinden çıktık, alışverişe gittik. Dalmışız, ay şurada da bir çay içelim, kasetçiye de bakalım filan derken bir türlü dönmeyince evdekiler paniğe kapılmış. Telefonum evde şarj oluyor, ulaşamıyorlar, Necmi Abi bütün Urfa'yı tavaf etmiş, herkese bizi soruyor, bir Alman ve bir Türk kız, yokuz ortalıkta. Olanlardan habersiz eve döndük, hakettiğimiz fırçayı yerken Necmi girdi kapıdan, kireç gibi olmuş suratı, sadece şunu dedi, "Ben annene ne derdim?"

Necmi Abi annemi tanımaz etmezdi, anca geçen yaz tanıştılar. O gün yediğim fırça mırça koymadı, ettiği laf kaya gibi oturdu içime.

Yabancı mabancı demediler, evlere girdim, çocuklarla oynadım, dağ başlarında bir sürü erkek ile çalıştım, çadırlarda kaldım, dağlara tepelere çıktım, her yeri gezdim, hastanelere taşındım, evde bakıldım, başkalarını hastanelere taşıdım. Bir keresinde kazmanın sapına "Prenses Mina" yazmıştı gençten bir oğlan, başıma başka hiçbir şey gelmedi. Kazı başkanı bana hediye etti kazmayı, taşıyamam diye bıraktım, keşke bırakmasaydım. Hayatımda ilk ve son prensesliğim oldu bu.

Bu memleketin güney doğusu beni hiçbir şey sormadan bağrına bastı. Annemin umrunda olmadığı halde annemin emanetiymişim gibi hep sapasağlam eve yolladılar; yanıma peynir, salça, iğne oyası, toprak kaplar, üzerlikler falan katarak.

2014'te Urfa'daydık, üç kız. Rastgele bir otel seçmiştik internetten, Balıklı Göl'e yakın. Kızlar gelirken havaalanından şarap almış, otelin kısmen inşaat halindeki çatısına çıktık ilk gece, karanlıkta bir-iki bardak içip odalarımıza döndük. Ertesi gece sandalyeler belirmişti çatıda, kenarda bir yerde hafif bir ışık ayarlamışlar, önümüzü görebildik. Bir sonraki gece mahçup bir oğlan bir tabak fıstık getirip kaçtı, Tahsin Bey yollamış. Oteli işleten abi-kardeşin abi olanı Tahsin. Öyle bir bilmek ama bilmemek hali, bir rahat bırakma, bir incelik.

Şarap sonunda bitti tabii, biz çatıya çıkmaya devam ettik. Manzaralıydı çatı.


Uzun kaldık, ahbap olduk, çaylı kahveli de oturduk çatıda, Tahsinli de oturduk. Bir akşamüstü ona da anlattım, benim burada hep iyi anılarım var diye. "Sen nasıl bakarsan öyle görürsün" dedi. Ben başka türlü bakmak bilmiyorum.

Kimsenin yüzüne bakacak halim kalmadı. Tankla topla barış gelir mi? "Biz şimdi sokaklarınıza girip her şeyi dümdüz edeceğiz, bittiğine karar verdiğimizde bitecek, sonra yeniden yapılandıracağız hayatı." Annesi, babası, kardeşi öldürülmüş çocuklara ne anlatacağız, neyin sözünü vereceğiz? Bu terör temizlemek değil, daha da terör yaratmak. Oturduğum yerden bakınca bile anlamak mümkün.

Ben devlete değil, benim gibi insanların sözlerine inanıyorum. Cizre'de, Silopi'de, Sur'da biri diyorsa ki "Evde oturuyorduk, evimizi taradılar", ona inanıyorum. Biri "Annem sokak ortasında vuruldu, amcam yanına koştu, o da vuruldu. Amcamı aldık, annem 7 gündür yerde yatıyor" diyorsa, ona inanıyorum. Gezi zamanı kardeşim eve gelip "Abla akreple sıkıştırdılar bizi, polis silahın namlusunu teker teker hepimizin suratına doğrultup kahkaha attı, sonra gitti" dediğinde kardeşime inandım. Ali İsmail'i polis ve esnaf dövdü dediler, inandım.

İstanbul'da Dilek Doğan'ı eve arama yapmaya gelen polis vurdu dedi ailesi; çamur medya dedi ki ev cephanelik gibiydi, Dilek polise saldırdı, ateş etti. Aileye inandım.

10 Ekim günü biz alanından bir ucundan çıkarken diğer ucundan gelen çevik kuvvet gaz attı dediler, onlara da hemen inandım. Çünkü devletin çeşitli uzantılarıyla ilişkimizin bir formülü var:


Aynen böyle görünüyor.

January 2, 2016

Yeni Yıl, Çorap Teki, Bach

Ay resmen bir yıl sonu yazısı yazmaya muvaffak olamadım, halbuki yeni yıla dair hislerimi şöyle ifade etmiştim, size gösterecektim.


Kardeşimle beraber gavur damadımızın da memleketimize intikal etmesi münasebetiyle bu sene ilk defa Christmas kutladık, umarım bir daha kutlamayız. Herkese ufak tefek hediyeler alacağız diye on günümü sokaklarda sürünerek, dükkanlarda debelenerek geçirdim. 15 kişiye hediye almaktan bahsediyorum, satın aldığım çorabın haddi hesabı yok. Bu hediye işi böyle olmamalı, hediyelerin "son teslim tarihi" olunca bana fenalık geliyor. Sene içinde alalım arkadaşlarımıza hediyeler, öbür türlü saçlarıma aklar düşüyor. 31 Aralık'taki geleneksel yılbaşı toplaşmasını da iptal ettik, bir tane toplaşma yetti bence.

Krismıs kutlaması hindisiyle, sebzesiyle her ne kadar İngiliz geçtiyse de katılımcıların yerli olması sebebiyle bir o kadar da alaturkaydı. Annem telefonda babama "Ay ne bileyim Arif, bir tarafta ağlayanlar, bir tarafta gülenler, bir acayipti?" demiş. Ağlayanlar oldu gerçekten, herkesin sinirleri bozuk. 

Mahallemizin taksi durakları her sene kart bırakır posta kutularına, bu seneki kartlarda barış istemeleri içime oturdu.


Alıp eve çıkarıyorum bu kartları her sene, iyi dileklere ihtiyacımız var. Gerçi bana sökmüyor iyi dilek falan, ne hale geldik ki taksi durakları barış ister oldu diye düşünüyorum, en dandik televizyon programlarının sunucuları yeni yıldan ülkemize barış istiyor, seyirciler alkışlıyor. Ülkemize barış.

2015 bitti diye sevinmeye meyilliydim ama herhalde bizim için bir şey farketmeyecek, bir yandan da umuyorum ki herkes benim kadar boksuratlı olmasın, umut da olsun, neşe de.

Postcrossing'e yapışayım bari dedim, "adres ver bana" butonuna bastıkça neşeli Tayvanlı kız çıkıyor, Koreli kız çıkıyor, aklımı kaçıracağım. Emojiler üstüme üstüme atlıyor ekrandan, hepsi tatlış kedi-tavşan-penguen-ayıcık kartları istiyor, bütün kelimeler siliniyor ekrandan ve geriye şu kalıyor: "Cute >^^< ". Yapamıyorum küyt, selam bile yollamak gelmiyor içimden, "NEDEN BU KADAR MUTLUSUNUZ ULAN?" yazıp yollamak istiyorum. Gene de buldum bir takım tavşanlar mavşanlar, yolladım. Öff.

Hiçbir şeye yapışamayınca köpenklere yapışıyorum. Instagram'a çok "cute" hallerini koyuyorum, sanmayın ki evde zen huzuru var; evde üç gram sevimlilik varsa yanında sekiz ton kuduzluk da var ve hijyen yok.


Ağzındaki çorabımın teki. Hoşçakal çorap teki.

Pazara gideyim dedim bu sabah, yandaş bulamadım. Hava her şey için çok soğuk ama ev tamtakır kuru bakır. Çıkayım bari peynir, yumurta filan alayım. Haydin görüşürüz, rüyalarda buluşuruz, bu şarkıyla kavuşuruz.