April 30, 2016

(19) Gene Çekçek / Sarı Pabuçlar

Karum'da yöresel ürünler festivali başladı dün. Bugün gidip kilim desenine doymayı planlıyorum çünkü çekçek satılıyor olma ihtimali çok yüksek bence. Urfa'da çekçek, Adıyaman'da kırma, Niğde'de köfter olarak bilinen o üzüm mamülü ile aramızda bitmeyen bir kovalamaca var.

Sabahın köründe Nadire'yi aradım, yöresel ürünlere bakmaya gelsin benimle diye. Sabahın körü olduğunu da sonradan farkettim. "Bir yerde bir şey mi oldu da söylemek için yöresel ürünle giriş yapıyorsun?" diye sordu. Hello kalbi kırık Angara, hello yeni Türkiya, hello tamir olmayan sinirlerimiz.

Neyse. Hava güzele benziyor, çamaşır asıp giyineceğim. Sonra da çıkacağım evden. Şalanjda bugün en son aldığımız kıyafetlerle görünmemiz gerekiyor. Giyinecek enerjiyi henüz bulamadım, masanın üstüne koyup fotoğrafını çektim.


Kot, normal kot. Ucuzca bir dükkandan aldım. Ayakkabıları da internetten bir hayli indirimli aldım. Sürekli bunları giyiyorum. Ay esas bir de yeşil yağmurluk meselesi var ki en az çekçek kadar içime dert oluyor. 10 yıllık yağmurluğumu elimde olmayan sebeplerle çöpe atmak zorunda kaldık, elimden alınan her şeyin simgesi haline getirdim yağmurluğu. Durmaksızın yenisini arıyorum.

Kısmet bazı şeyler. Gideyim ben, Ankaralılar bütün çekçekleri bitirmeden.

April 29, 2016

Nefes

Şunun güzelliği başka nerede var bilmiyorum.



Aklıma Meral Camcı'nın mahkemedeki savunması geliyor, "Bu toprakları sevme hakkımızı kimse elimizden alamaz".

(18) Bir Keresinde Hayat Bayram Olmuştu

Ergenlik arkadaşlarım müziğe meraklı çocuklardı, hepimiz öyleydik. Para denkleştirip stüdyoya girerlerdi, arada beni de götürürlerdi. Lise konserleri, belediye organizasyonları filan, ben hep gittim arkadaşlarımı dinlemeye. Ama gittiğim ilk büyük konser Bulutsuzluk Özlemi'nin bir İzmir konseriydi.

90'ların ortaları filan olması lazım, üstelik doğum günüme denk geliyordu. Atıl'la giyinip süslenip elele tutuşup koştuk konsere. Aslında ben süslendim, Atıl punk olduğu için yırtık konverslerini sanayi tipi bantlarla yapıştırıp hazırlandı. Deliler gibi eğlenmiştik, hayatımda ilk defa sesim kısıldı bağıra bağıra şarkı söylemekten.

Bir ara sanki bayılmıştım diye hatırlıyorum, olayların gerçek yüzünü öğrenmek için kolları sıvadım:


Bayılmışım gerçekten, üstelik beni dışarı taşıyan da Atıl'mış ahahhhahha ay! Onun istediği şarkıyı çalmamışlardı, şu çobanlı olanı. Ama Sözlerimi Geri Alamam tabii ki çalındı, avaz avaz eşlik ettik. Hatta Bulutsuzluk Özlemi o günkü konser görüntülerinden bir video çekti şarkıya.



Kalabalık içinde bir yerlerdeyiz biz de. O zaman youtube filan yoktu, video televizyonda her çıktığında "Aaa Ali ayol bu!", "Oha şu da Alper'in eski sevgilisinin kuzeni değil mi?" diye eğlenirdik. Kameramanın çekmeye doyamadığı sarışın güzel kız da Tuba Ünsal, o zaman ünsüz bir küçük kızdı.

Biz hızımızı alamayıp bir Bulutsuzluk Özlemi konserine daha gittik, daha küçük bir salondaydı. Atıl'ın çobanlı şarkıyı o konserde de çalmadılar.

Yıllar sonra babam tanıştı Nejat Yavaşoğulları ile, gelip şöyle anlatmıştı:

-Şu sevdiğiniz Nejat'la tanıştım bugün.
+Yaaa? Ne konuştunuz?
-Mimarlar Odası aidatlarını yatırmıyorsun dedim.

Babam neden bir cumhurbaşkanı değil, gerçekten bilmiyorum.


April 28, 2016

(16) El Yazısı (17) Yüzde Yüz Doğru Burç Yorumu

El yazımı göstereyim hemen 16. soru kapsamında, can havliyle defterimi açtım, bir miktar ders notu.


Bazen özenince daha düzgün yazıyorum, tükenmez kalemle daha iri yazıyorum filan ama genel hali bu.

Bu burçtu horoskoptu şeylerine eskiden daha meraklıydım, bayağıdır aklıma bile gelmiyor. Eskiden tabii hayatım daha maceralıydı, macera derken duygusal bir bataklıkta debelenmekten bahsediyorum. İnsan o zaman cevaplar arıyor, her yere bakıyor. Bütün aradığım cevapları buldum ben, insanlığın sıkıcı iç dünyası tahmin ettiğimden de sıkıcıymış.

Neyse, balık burcuyum ben ve duyduğunuz her şey doğru. Dün derste "Bir kere daha ufoloji bilimi dersen çığlık atmaya başlayacağım" diye atarlandıktan sonra buraya astroloji yazıyor olmak da benim yavşaklığım tabii. Pinterest'e baktım biraz.


Bunu bütün arkadaşlarım onaylayacaktır, çok eminim; eğer hunharca alay etmiyorsam kesin küfrediyorumdur. Bütün sevap puanlarımı bu şekilde sıfırlıyorum.


Varlığım tamamen kendime zarar vermek temelleri üzerinde yükseliyor. Kendime hiç acımam, gözümün yaşına bakmam. Benim gibi bir kişi daha tanıyorum, o da balık. Demek ki çok doğru bu saptama. (Yani istatistik yaparsak, 2 kişiyiz, ikimiz de böyleyiz, o zaman YÜZDE YÜZ!"

İçli biriyim, sevinince de üzülünce de ağlarım, ne bileyim, öyle şeyler işte. Altıncı hissim de kuvvetlidir ama yani sanmayın ki bir işe yarıyor, ben hayatım boyunca "Ay boka doğru koşuyorum a dostlar!" diyerek boka doğru koştum. Bunun önlemini de sürekli en kötü ihtimali hesaplayarak alıyorum. Ha ama tabii gene hep gidiyorum o en kötü ihtimale, bugüne kadar en kötüye 5 metre kala durmayı başardım hep. O da aslında benim becerim değil, dışardan müdahaleler yardım etti.

Gene de bir gün size gelip de "Ay biz balık burçları her şeyi hissederiz" filan derse biri, sakın etkilenmeyin. Gerizekalıdır o bir yandan da. Lafıyla bir yere gidilmez, ben söylemiş olayım. İki balık burcu daha onayladı bunu, 3 kişiyiz, üçümüz de hemfikiriz, bakın gene YÜZDE YÜZ DOĞRU!

April 26, 2016

(15) Sevdiğim Mevsim Bahar

"Bahar geldi bahar geldi bahar
Bahar geldi ulan!"

Aynen Nazım Hikmet'in hissiyatını paylaşıyorum, bahar gelince ben uyuzunun bile içi tomurcuklanıyor, camı açıp dışarıya bağırasım geliyor. Şu anda tam olarak emin değilim bahar mıdır değil midir, evde burnuma kadar polar svetşört ile oturuyorum.

Annem Arabişko'nun fotoğraflarını yolladı geçen gün, İzmir'e gelmiş bahar, bir hayli hem de.


Babam geldi birkaç günlüğüne. O sabahın köründe uyandığı için köpekler de uyandı, mecburen ben de uyanmış sayıldım. Kalkmışken çocukların emaillerine cevap yazdım. Ödevine koymak için alıntı bulmuş ama İngilizce'ye çevirememiş. Baktım alıntı Nietzsche'den, hemen içimin yağları eridi ama benim de kabiliyetimin bir sınırı var. Alıntıyı bulduğu kitabı buldum, sonra kitabın İngilizce baskısını buldum, alıntıyı bulup yolladım. Saat 08:05'ti. Bir diğerinin "Ben Danca makaleler ve tezler buldum" konulu emailine henüz cevap veremedim, ne diyeceğimi bilmiyorum çünkü.

O arada babam Sakız Adası'nın Almanlar tarafından işgaliyle ilgili bir kitabın peşine düşmeye karar verdi, onu bulamadık internetlerde. "Sakız'da kesin vardır, oraya gitmek lazım" dedi. Omlet yapacaktım, kahve içip fırladı gitti evden.

Evden çıkmadan çantasını toparladı, seyahatlerde kullandığı kozmetik çantasını çok seviyormuş, çok kullanışlıymış. Çanta şu:


Çanta benim. Ne ara babamın mini hijyen çantası oldu bilmiyorum. Kirazlı falan. Neyse artık, bağlanmışlar birbirlerine.

O arada kardeşimden mesaj geldi:


Olabilir çünkü poğaça bu. Kardeşimin köpeği her daim çok aç. Hayatında iki ana mücadele var; her şeyi yemek ve çaktırmadan yatağa çıkıp uyumak. Sadece bunlara çalışıyor kafası.


Yan mücadele alanlarına da halk otobüslerine, motosikletlere, çöp kamyonuna ve kağıt toplayan çocuklara havlamak dahil. Belediye otobüslerine havlamıyor. Bir aydır kaç tane atık kağıt işçisiden özür diledik belli değil.

Bruce Springsteen Purple Rain'i söylemiş, üç gün önce bir konserinde. Herhalde tribute dediğimiz şey tam olarak böyle yapılır. Patron'dan daha iyi mi bileceğiz?




April 25, 2016

(13) (14) Alıntılar ve Kağıttan Yıldızlar

Benim için anlamı olan bir alıntı düşünüyorum, aklıma bir şarkı geldi: "And these children that you spit on, as they try to change their worlds, are immune to your consultations, they are quite aware of what they're going through.. Where's your shame, you left us up to our necks in it.."



Sonra bir de aklıma bu geldi: "You can never be overdressed or overeducated". Canım Oscar Wilde'dan. Oradan da Morrissey'e atladım.


Ve tabii ki şu:


Ben de bilmiyorum neden gözünü tekmelemek istediğim insanlara kibar kibar gülümsüyorum. Aylar sonra cumartesi gecesi insan içine çıktım, neden çıkmadığımı bir kere daha anlayıp eve döndüm. Biriyle olan derdimi halledeyim derken başka biri beynimi yaktı. Herkes kendi sesinin ekosuna hayran, herkes benden daha iyi biliyor, herkes benim ne olduğumu da benden daha iyi biliyor. Hayatımda ilk defa "Aaa ama sen bayağı yalan söylüyorsun?" dedim birine, sevgilisinin falan yanında, hiçbir şey farketmedi. Utanmayan insan dolmuş ortalık.

İnsanların ağzına gözüne tekme atmayı bir gün beceririm umarım, o gün gelene kadar gözlerimi devirip içkimi bitiriyorum ve eve dönüyorum.

Özel bir yeteneğim yok. Doğuştan boksuratlıyım, eğer sayılıyorsa. Güçlü yanlarım, zayıf yanlarım sorularını da kocama, anneme falan sordum. Kocam "En zayıf yönün, bazı insanlara hakettiklerinden fazla önem vermek" dedi, dalga geçiyormuş. Ben dalga geçtiğini anlamayınca bir kere daha dalga geçti. Annem, "Beni karıştırma böyle şeylere" dedi.

Kağıttan küçük ve tombul yıldızlar yapabiliyorum, bir de bu var.


Haydin iyi haftalar, kazak mı giyeyim yoksa sandaletlerimi mi çıkarayım bilmediğim havalar hayırlı olsun.

April 23, 2016

(12) Yayayım Ben

İlk arabam neydi? Şu anda ne kullanıyorum?

Hiç arabam olmadı, ehliyetim de yok zaten. Yürüyoruz biz danalar gibi.


Bağzı otobüslere de biniyorum, olmadı yolcu ediyorum.


Çoğu zaman dolmuşlar var.


Çarşamba günleri okula taksiye gittiğimi farketti çocuklar, "Size ne yahu allah allah?" dedim, dinletemedim. Sabahları arka sokaktan bir steyşın Kartal ile alıp öğleden sonra bir BMW ile eve bırakıyor kurban olduklarım. Her şeye ağlayasım var yemin ederim, her şey içime oturuyor, sonum hayırlara çıkar umarım.

April 22, 2016

(9) (10) (11) Prens ve Diğer Şeyler

Dün akşam annemi aradım, "Anne, Prens ölmüş" diye. "Aaaaa ama gencecikti o çocuk?" dedi. 57 yaşındaymış, bize sorsanız 30 falan derdik en fazla. Prince gibi biri yaşlanmıyor çünkü, daha da harika biri oluyor yıllar geçtikçe. 57 ölmek için çok erken.

Annemin popüler kültüre olan ilgisinin boyutlarına hiç hakim değilim, yıllar önce bir sabah beni öyle uyandırmıştı, "Mina kalk, Prens yeni albüm çıkarmış", yaptığı müziği farketmemek mümkün değil ki. 80'leri ve 90'ları annemle yaşayarak geçirdim, bizim Prensimiz olmuş o arada.

Bir akşamüstü de eve "Bak Bono güneş gözlüğü aldım" diye girmişti, çok şükür Bono'dan önce vazgeçti o saçma sapan devasa gözlüklerden. Neyse, çarşamba dersi yüzünden şiştim meydan okumada, kaldığım yerden devam edeyim.

9. soruya cevaben hangi alanda iyi olmak isterdim diye yazmam gerekiyor. Üç gündür yollarda okuyorum herkesin cevaplarını, boşuna blog komşusu değilmişiz. Müzik ve buz pateni mesela, uzun yıllardır özenmekten patates püresine döndüğüm alanlar.

Puanlama sistemi değiştiğinden beri eskisi kadar takip edemiyorum, sevdiğim sporcular emekli oldu o arada filan ama hayatımdaki yeri çok büyük. Philippe Candeloro'ya ergenliğimin olanca şiddetiyle yanıktım. Video şovlu bir gösteriden ama meşhur numaralarını yapıyor:



Buz pateninin asi çocuğuydu Candeloro, hep böylelerine meylim var. İstiyorum ki hepimizin içinde bir ateş yansın yansın yansın, o yangınla dünyayı yıkalım, sonra yeniden başlayalım.


Robert Montgomery gibi şiirler yazıp yakmak isterdim. Delirmiş kralların kırık kalpli uşakları olmayalım da isterdim tabii ama gerçekten kırılmış kalbin tamiri ne zormuş yarabbi. Hırsımı alamıyorum, tek başıma hiçbir şeyi düzeltemiyorum, çoğu zaman kendi sesim kendime derin bir kuyunun içinden yankılanıyormuş gibi geliyor. Neyse, bu sorunun da cevabı sanat sanırım, kendimi böyle ifade edebilmek isterdim. Hiç olmadı buzun üstünde takla atabilmek isterdim.

10 ve 11, güçlü ve zayıf yönlerim. Daha önce güçlü yönlerime tarhana çorbası diye cevap vermiştim başka bir çelınc kapsamında sanki, hayal meyal hatırlıyorum. Ağlayanla ağlarım, bence başka bir numaram yok.

İradeli bir insan değilim, her an ruhen yere yapışmaya son derece müsaitim, herhangi bir şeyi yarına ertelemeye hep meylim var. Çok çabuk öfkeleniyorum, neyse biraz susmayı öğrendim yıllar içinde. Yutuyorum edemediğim hakaretleri, sonra midem yanıyor. Kendimi bu şekilde reflü ettiğimi düşünüyorum. (Saat 14:21'di ve hala kahvaltı etmemişti.)

Gideyim ekmek kızartayım iki dilim.

April 19, 2016

(8) Dipfrizden Çıkardım

Beni gülümseten bir şeyler paylaşmaya geldim. Çok vaktim yok, kompüterin derinliklerinde sakladığım şeylerden çıkaracağım hemen.

(Çelıncın başlangıcı şurada. )

Şöyle bir grup var mesela:




Bir de hayvanlı olanlar var:



Dün twitter'da şunu gördüm:

Güldüm ama nasıl gülmek; heh diye gülüp arkasında sigara yakıp hofffffffff diye camdan dışarı bakmalı gülmek. Buralara has gülmeler. Norveçliler mesela, öldürsen böyle gülemez. DNA'larında yok çünkü.

Kahve yapayım bir tane daha bari. Yarın olmak isteyip de asla olamayacağım şeyler listesinde görüşürüz.

April 18, 2016

(6) Kudiler ve Kokolar (7) Pijamalar

6 ve 7'yi süratle cevaplayıp tüyeceğim. Uyandığımdan beri durmaksızın hapşırıyorum, gözlerim ve burnum akıyor, önümü zor görüyorum. Ya bazı baharlar azan alerji ya da üşüttüm, haydi hayırlısı.

"Evcil hayvan olarak ne beslemek istersiniz?" sorusundan çığlıklar atarak kaçmak istiyorum aslında, daha fazla hiçbir şey beslemek istemiyorum. Evde şunlarımız var:


Kesmeye, filtre koymaya falan üşendim. İkisi de 6 yaşında. Ben hayata kediseven olarak başlamıştım, ne ara bu hale geldim şaşırıyorum. 6 senede huyunu suyunu öğrendim köpek milletinin ama benden sürü lideri falan olmaz, bunlara "Hayır!", "Yapma!" dendiğinde dönüp bana bakıyorlar, gelip bana yapışıyorlar. Sıfır disiplin, hemen acımak, her şeye göz yummak; mevcudiyetimin yegane temeli bunlar benim.

Annemle babamda 2 köpek ve 20 civarı kedi, kardeşimde 1 adet köpek, Sevda'da 1 kedi ve 1 köpek, Nadire'de 1 adet panter, barbar kocamın annesinde 2 kedi var. Günlük konuşmalarımızın en az %40'ını bunlar işgal ediyor.

Hayal kuruyorum, yerimiz olsa, biraz toprağımız olsa diye. Bir tane eşeğim, bir de ineğim olsa diye. İsimlerini de koydum şimdiden.

Bu Nazlı:


Bu da Gülbahar:


Ben isimlerini koydum, gerisini evrenin işleyişine bıraktım.

Yatarken ne giyersiniz sorusuna da şöyle cevap verebilmeyi çok isterdim:


Beli lastikli pazen pijama üzerine herhangi bir tişört giyiyorum yatarken. Ama sadece yatarken giyerim pijamayı, sabah kalkınca sokağa çıkacakmış gibi giyiniyorum. Evde eşofmanla, pijamayla dolaşmak benim moralimi bozuyor, sanki sürekli gripmiş gibi. Pijamaları da penye almam, sarkıyor penye, gene sinirlerim bozuluyor.

Ay biraz durdu hapşırmalar çok şükür. Gidiyorum, gene ders hazırlamak lazım. Kristof Kolomb'la başlayıp kolonici bütün Avrupa ülkelerine hakaret edeceğim bir ders bekliyor beni. Sen Afrika'yı dolanıp Hindistan'dan baharat alacağım diye yola çık, kendini Karayip Körfezi'nde bul, gerizekalı.

April 16, 2016

(5) Koleksiyonunu Yapamadığım Şeyler Var

Çelıncın sahibesine de çemkirdim sabah sabah, bu soru beni darladı bir miktar. Koleksiyon tabii ne güzel ama bende o disiplin yok. Ben biriktiriciyim, hurdacıyım. Biriktirirken bile bir hedefim, bir ilgi alanım yok; bazı şeyler yığılıyor nedense, bazıları yığılmıyor.

Hangi yığıntıları yazayım diye düşünüyordum, Saçaklı iki tane hatırlattı, birini şuradan okuyabilirsiniz. Tabii oradakilerin üzerine daha da birikti yıldızlı şeyler; çoraplar, kağıt bantlar, bok püsür. Bez çanta da varmış zaten yıldızlı. Bir sonraki grup olarak bakınız bez çantalar:


Burada 30 tane var. Urla'da bıraktıklarım, yazlık diye kaldırdıklarımla beraber 50'yi buluyordur. Güzel bez çanta görünce betim benzim atıyor, ağzım köpürüyor. Bir kısmı hediye, belirtmeden geçmeyeyim. (Bana hediye alıyorlar.) Başka malzemelerden böyle çantalar da var, bez değil diye sokmadım buraya. (Hepsi bu kadar mı sandınız hohoyt.) (La Scala'yı bilerek en öne koydum. Gördüğümde bayağı aklım oynamıştı yerinden.)

Değil ama bu koleksiyon falan, hunharca kullanıyorum ben bunları, ne bir kategori var ne de bir mana. Çanta işte.

Şahsıma gelen kartpostalları ve mektupları da biriktiriyorum. (Bana kart atıyorlar.) Şunlar sadece postcrossing'ten gelenler:


Postcrossing'teki hesaba göre 422 kartpostal almışım bugüne kadar. Burada daha çok var çünkü takas makas da yaptım. Bir diğer kutu da arkadaşlarımdan gelen kartlarla dolu, üşendim çıkarmaya. Bir kutu da mektup, hem arkadaşlarımdan hem de mektup arkadaşlarımdan gelenler.

Bilmiyorum bu kartlar sayılır mı koleksiyondan, kartın kendisiyle ilgilendiğim kadar arkasında yazanla da ilgileniyorum. Uzun uzun dert anlatanları seviyorum, bir de biraz numarası olanları. Rusya'dan 53 kart almışım, sadece 1 kişinin aklına "From Russia, with love." yazmak gelmiş, İnsan yazmaz mı ya?



Annemi arayıp sordum, "Annea ne var ya başka koleksiyon?" diye. Ayakkabı ve eşarp dedi, öyle "Canım yavrum, ne güzel de biriktiriyorsun" gibilerinden demedi. Fenalık geçirerek dedi. Ayakkabı almamdan nefret ediyor biliyorum, boyna eşarp sarma işini ise bizzat kendisinden öğrendim. (Entellik.)


Valla başka her şeyi biriktirmekten utanabilirim ama eşarptan utanmam. Bilmiyorum kaç tane var, bunlar sürekli elimin altındakiler. 10 sene kadar önce eve giren hırsız bir bu kadar götürmüştü, hala içim yanar. (Evet, eşarp çalan hırsız. Bavulumu da çalıp her şeyi bavula doldurup öyle gitmiş evden.)

Arı gibi çalışarak yerine koydum kayıplarımı, çoğu Urfa'dan bunların. Öyle normal dükkana girip aldıkların üçü beşi geçmez. Biraz da futbol takımı atkısı var, o furyayı babam başlatmıştı. Futbol da sevmez, neden atkı alıyoruz bilmiyorum.

Neyse herhalde anlatabildim yığmaktan ne kastettiğimi. Bu yığınlar yüzünden başlamıştım zaten o "1 sene boyunca satın almayacağım" perhizine. Almadım ama bunlar evde baki, çantaları eksiltebilirim ama eşarplar sanki elimmiş kolummuş gibi. Her birini ne zaman aldım, nereden aldım, yanımda kim vardı hatırlıyorum.

Gideyim de teker teker katlayıp severek yerlerine kaldırayım. (May pıreğşıızzz.)

April 15, 2016

(4) Der Hölle Rache

Şalanjda dördüncü güne geldik, kim veya ne olmadan yaşayamam? Neden yaşayamam?

"Ailem olmadan asla!" yazmak istiyorum ama bana karşı tavırlarında bir gıcıklık seziyorum. Şu kocam:

Şu da annem:


Süryani şarabı almıştım, sürpriz olsun diye. Yani hangi insan annesine Mardin'den köpek yollar? Haydi onu geçtim, ben nasıl bir insanım ki annemin aklına ilk gelen şey bu? Mardin'in köpeği meşhur da ben mi bilmiyorum? Yarabbi.

Neyse yani, başka zamanlarda iyi insanlar oldukları için sesimi çıkarmıyorum. Zaten soktum da hayatımıza yeni bir köpek bu mesajlardan üj-bej ay sonra. Pfff, şöyle bir hayat felsefem var, 37 yaşıma gelmeyi başardım bu şekilde:


Bir de kızlar var, hayatımdaki kızlar, onları da çok seviyorum. Müzik de hayatıma anlam katıyor. Bir de çeşitli san'atlar.

Ne bileyim mesela şu:



Mozart'ın Sihirli Flüt operasından, Gecelerin Kraliçesi kızına hitaben söylüyor. "Aman da kadın ne güzel şakıyor kuşlar gibi" diye dinlerdim, sonra bir anda uyandım, "Ulan kuşlar şakıyorsa neden aryanın adı Cehennemin İntikamı Kalbimde Kaynıyor?"

Operanın tamamını da bilmediğimden yüzüme bir tokat gibi indi gerçekler. Gecelerin Kraliçesi bayağı çökmüş kızının gırtlağına, düşmanını öldürmeye ikna etmeye uğraşıyor; lanetler, beddualar, evlatlıktan reddetmeler havada uçuşuyor. Meğer istediğim bir göz, havadan inen iki göz; bir öfke fırtınası, bir delirmiş kadın şarkısıymış. Dinlemelere doyamıyorum. Özellikle bu kostümsüz videoyu koydum, bu daha güzel.

Neyse işte, lafın kısası ve sorunun cevabı şu: En yakınımdaki çapı bir hayli dar dairenin içinde kalan insanlar ve insan türünün evrensel kendini ifade mücadelesi olmasa ben gene yaşardım ama insan olmazdım herhalde.

April 14, 2016

(3) Altı Ay Arayla İki Çanta

Saçaklı'aanım Şalanjı'nın üçüncü gününde çantamızı-cüzdanımızı ortaya döküyoruz. Dün okula gittim, o çantayı olduğu gibi döküyorum ortaya hemen. Hiç ilginç bir şey yok, baştan söyleyeyim.


Sırt çantam, canım sırt çantam. Hem dağlarda hem şehir içinde dünyanın en rahat çantası. Üç günlük tatile de yetiyor, okula gidip gelmeye de. Ders için kaynak kitaplar-dergiler, içine her şeyi yazdığım defter, mendiller, küçük kremler, kalem çantası, güneş gözlüğü, sokaktakiler için kuru mama, anahtar manahtar, boş naylon torbalar. Normal insan çantası.

Cüzdanımda da bir numara yok, şimdi açıp baktım da. Bu kadar çok mağaza kartı ne işime yarıyor diye düşündüm. Gratis kartı var mesela, 3 liralık kremler falan aldığım için sadece, ne puan birikiyor ne bir şey. Kasadaki kız bir daha sormasın diye almıştım kartı. Neyse.

Yazının şurasına gelince bir çanta daha eklemeye karar verdim, bunu da bilin istedim, 10 Ekim'den beri salon kapısının koluna asılı vaziyette duruyor. Alamadım oradan, bir daha kullanamadım. İçinden sadece cüzdanımla anahtarlarımı çıkardım, zaten başka bir şey yoktu.


Bu çantayı o kadar severdim ki. Sarıkafa Londra'dan getirmişti. Doktora tezimin ithaf sayfasına yazdım ben bunu, altında da "Tarih boyunca adaletsizliğe karşı ve özgürlük için seslerini yükseltmiş kız ve erkek kardeşlerime. Ethem'e." yazıyor. Sarıkafa'nın haberi yoktu ithaftan, Oscar Wilde sevgimizden, ortak geçmişimizden almış bunu, onda da var aynısı.

Gazeteyi Gar'ın önüne yürürken almıştım, genç çocuklar satıyordu, o günün gazetesi. Bir de zavallı kağıt mendil kalmış içinde. Çantanın arka tarafında açık pembe lekeler var, o günün lekeleri.

Fotoğrafı çektim, gazeteyle mendili içine koyup gene astım kapının koluna, gerçekten ne yapacağımı bilmiyorum. O gün astım oraya, bir kere kardeşime göstermek için elime aldım, bir de bugün. 6 aydır kapı kolunda sabit bu çantayla yaşıyorum.

Giderken iki gazete haberi bırakacağım. Ankara Terörle Mücadele C Şubesi amiri Hüseyin Özgür Gür başta olmak üzere onlarca istihbaratçı ve polisin, bombacılardan biri de dahil olmak üzere IŞİD'in nerdeyse bütün Türkiye kadrosunu adları soyadlarıyla bilip, bunların aileleriyle helalleştiklerini bile bilip, o gün ne olacağını, nerede ve ne şekilde olacağını bilip arkalarına nasıl yaslanıp oturduklarını okuyabilirsiniz.

Hüseyin Özgür Gür kendi ifadesiyle "Yine mi eylem ikaz yazısı? Hep aynı yazıyı gönderiyorlar şeklinde olumsuz psikolojik etki ile kısa süre önce benzer içerikli evrak gönderilmesini dikkate alıp evrakın gereksiz yere ifşa olmasına da fırsat verebileceği hususlarını birlikte düşünüp büro personelini bilgilendirmenin yeterli olacağını" düşündüğü için, işi polislik olan insanların ihbarlardan canı sıkılmasın diye susmuş. Benim yorumumla "Ay şimdi gazetelere falan düşmesin üfff yaa" diye susmuş.

Bomba patlayacak diye gelen onlarca ihbar bombanın patlayacağına işaret etmiyorsa bilmiyorum artık neye işaret ediyor. Basiretsizlik ya da göz yummak, siz karar verin.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/514675/Bombayi_biliyorlardi.html

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/515254/Emniyet_kitleyi_degil_polisi_uyardi__Canli_bomba_var__kendinizi_koruyun.html

Normal hayata geri dönün, normal hayat, normal hayat; benim normal hayatım bu, ne yapayım, hiç olmamış gibi mi davranayım, anlamıyorum ki. Neyse. Şalanjsa şalanj, yazdım bunları da, kusuruma bakmayın lütfen.


April 13, 2016

(2) Bir Temenni Olarak Göbek Adım / Forgotten Magic / Mara

Efendim, göbek adım Gülsün. Hiç kullanmadım, kimse bilmez, o yüzden annemi arayıp sordum, nereden çıktı bu ad diye. Aşağı yukarı şunu dedi: "Ülkenin hali korkunçtu, ne olacağımızı bilmiyorduk, akşamları seni uyutmak için ninni söylerken ağladığım oluyordu. Nasıl bir yerde büyüyeceksin diye çok endişeliydim. Gülsün bu çocuk diye düşünüp koydum."

Babam ilk adımı yazdırmak için bir miktar mücadele vermek zorunda kalınca nüfus müdürlüğünde, Gülsün kaynamış arada. O zamanlar bu kadar yaygın değildi, Müslüman adı mıdır değil midir diye tartışmışlar memurla. Halbuki sonradan mümin aileler de çok koydu bu adı kızlarına, şimdi zaten kıyamet gibi ergen kız çocuğu var adaşım. Barbar kocamın adamı sıkıntıdan öldürecek derecede sıradan soyadıyla birleşince hele, benden yüzlerce var sosyal medyada filan. (Oooooo benden çok var, beni mi buldun şimdi, çok işim var, rıttırı rıttırı rıttırı rıttırı RIT!)

Rober Hatemo'dan Robert Montgomery'ye geçiyorum. Yarabbi, ne güzel şeyler!


Bütün sabahı insanlığın taştan şiir çıkarmasını anlatarak, çocukların benim duyduğum heyecanı duymalarını umarak geçirdim. Türümüzün yaptığı tek güzel şey bu bence, biraz uyanıyorsa o unutulmuş sihir bende, böyle şeylere uyanıyor.

Annemin temennisi gerçekleşti mi emin değilim. Bu ülke beni de orta yerimden ikiye kırdı ama bir yandan da mutsuz biri değilim. Hatta heyecanlı biri bile sayılırım; hem tembel hem heyecanlı. Koltukta, kanepede heyecanlanıyorum yani, öyle düşünün.

Haydin tüydüm ben, kardeşimin geçici ev olup sonra da 10 günlüğüne İtalya'ya gitmesi sebebiyle yatılı almak durumunda kaldığım köpenki sokağa çıkaracağım. Köpenk şu:


Adı Mara. Tam pansiyon yatılı, geçici ama belki de biraz kalıcı.

April 12, 2016

(1) Domestik Disko

Saçaklı dün gece ilan etti meydan okuma sorularını, şuradan bakabilirsiniz, hemen iştirak edebilirsiniz, biraz arkadan gelebilirsiniz. Ne güzel olur.

İlk soru, "Müzik listenizdeki ilk 10 şarkıyı paylaşın. Dinlerken nasıl hissediyorsunuz?" Sanki şalanjın ecnebi versiyonunda bir "karışık çalınız" talebi vardı, yok muydu? Ben öyle yapayım.

Biraz olsun havalı biri olsaydım oturup güzel şarkılar eklerdim listeme ama hayır tabii ki. Aylardır ellemediğim, tozlar içindeki müzik kitaplığımdan çalmaya başlıyorum, haydi hayırlısı.

1. Adam Lambert - Whataya want from me 

Karışık çalmaya başlayabilmek için ilk sıradaki şarkıya tıkladım, o da bu. 6 senedir filan aynı yerde duruyor bu şarkı. Seviyorum yaldızlı pop. Barbar kocam da seviyor Edım Lembırt'ı, flört ettiğimiz dönem bir yerde kumpir yerken çalmaya başlamıştı bu şarkı, cahil görünce hemen müzik bilgimle dövmüştüm Conan Efendi'yi. Hala da anlamam bir şarkıyı beğenince neden internete girip şarkıcının ciğer röntgenine kadar okumaz insan. Edım'ın uzun yıllardır devam eden akne sorunundan bahsetmeden kapatıyorum konuyu.

2. Sun Kill Moon - Micheline

Varlığını unutmuşum bu albümün. Kapalı hava şarkısı, üzünçlü ve ağır.

3. Megadeth - Blood of heroes

Listedeki tek Megadeth şarkısı, niye tek başına duruyor bilmiyorum. SITİİL EEELAAAYVVV BILAD OF HİROOOZZZ NEVIIIR DAYYY DEY NEVIR DAY!!

4. Arcade Fire - Ready to start

Şarkıyı o kadar beğenmiştim ki bir ara telefonuma zil sesi yapmıştım. Çok büyük bir hataymış o.

5. Arcade Fire - Here comes the night time

Evet. Gene Arcade Fire. Bu şarkı Reflektor'den, The Suburbs kadar dinlemedim bu albümü ben.

6. Metin&Kemal Kahraman / Yaşlılar Dersim Türküleri Söylüyor - Hüdey Hüdey


Kendi esprime kendim güldüm. İptal olan konserlerden biri Metin-Kemal Kahraman konseriydi, bayağı bozuldum. Evde Zazaca şarkı söyleyecek hale gelmiştim oysa ki. Üstelik biletlerimiz önden ikinci sıradandı filan.

7. Depeche Mode - Stripped

En güzel Depeche Mode şarkılarından biri bu yemin ederim. "Gel benimle, ağaçlara doğru" diye başlayan şarkı nasıl güzel olmasın. Çıkalı 30 sene olmuş, vay canına.

8. Brett Anderson - Love is dead

Ağzını yüzünü yerim! Tam benim kalemim müzik, sözler ve vokal. Videosunu koyacağım çünkü o da harika. Hiçbir numarası yok ama aradığım her şey var.



Ben ölünce arkamdan bunu da çalabilirsiniz, bence olur. Sevinebilecek durumda olursam sevinirim, geceleri rüyalarınıza girmem. (Girebilecek gibi olursam gene de girerim, fırsat bulmuşken kaçırmam.)

9. The Calling - Adrienne

EYYYDRIYIINNNN AY TOĞT AY NÜÜVV YUUUUU
VANSSS EGEN YU YUĞZD Mİİİİ YUĞZD Mİİİ OOOOOOOOOOOO EYYYDDRIIYYIIIIINN

Şarkı 2001'de çıkmış, ben de sanırım 22 yaşıma kadar ne kadar olgunlaşıp yetişkinleşebildiysem onunla kalmışım. 4 buçuk dakika köpeklerle parkede kayarak koştuk.

10. Dave Gahan - Saw something

Dave Gahan, ismi lazım değil bir takım güdüklerin yaptığı gibi beni yüzüstü bırakmadı. Hayal kırıklığı yok, hep güzel müzik var. Çok çok sevdiğim vokallerden biri, bu solo bir albümden, Depeche Mode'suz.

"Gözlerinde bir şey gördüm, eminim, gördüm, benim olsun istedim", 9 sene olmuş çıkalı, hiç bıkmadan dinlerim.



Eh iyi, çok utanç verici olmadı gene. Koşarak gidiyorum, hala ders hazırlıyorum. Şuraya bir Rembrandt bırakıp öyle gideyim, kurban olduğum, yaşanmış gitmiş bir hayat, ölen çocuklar, son yıllardaki parasızlık, sadece gözlerine bakıp hepsini görüyor insan.


April 11, 2016

Hellö/Şalanj Var!

Aylardır elle tutulur bir şey yapmadım. Çok sevdiğim bir arkadaşım doğum iznine çıktı, vermesi gereken bir dersi veriyorum, şehirleşmenin kökenleri. Bir bunu yapabiliyorum. Ders çarşamba günü, dersten çıktıktan sonra sanki hafta sonu gelmişçesine, iki sene okul tatili ilan edilmişçesine seviniyorum. Sonra oturup bir sonraki dersi hazırlıyorum. Şu anda kendime güvendiğim dönemler 9000 sene kadar geride kaldı ama çok şükür Rönesans'a geldik. Rönesans'ı seviyorum, zaten hemen peşinden Barok Dönem geliyor. Barok çok güzel.

Ondan sonra da kolonizasyonlar, kapitalizm, sanayi devrimi; dersi "Allah bizim belamızı versin" diye bitirmeyi planlıyorum. Bela için tabii ki ilahi müdahaleye ihtiyaç yok, biz korkunç bir türüz. İnsanlık tarihi açlık, kan ve gözyaşıyla dolu, işte bir ara da pusulayı, matbaayı falan akıl edebilmişiz. Çocuklara da yazık oldu, keşke daha sevimli birinden alsalardı dersi çünkü aynen bu şekilde ders anlatıyorum. Çünkü bence yansın bu dünya.

Yazacağım dediğim mektuplar, gelirim dediğim yerler vardı, yapamıyorum bir türlü, özür dilerim. O arada kendimi iterek filan iki tane ufak konsere gitmeye kalktım Ankara'da, ikisi de sessizce iptal oldu.

Neyse, işte böyle vaziyetler. Buraya da bir türlü yazamadım, bu yazının bile ortasından iki devasa paragraf sildim biraz önce, yazınca hatırlıyorum, bir de unutmayı deneyeyim. Esas başka bir şey yazmaya gelmiştim zaten.

Kızkardeşlerimden Saçaklı kendi çapında bir isyan ile çelınç başlatmak istiyor, o sorulara müdahale etmek, "Ay o olmasın da şu olsun" demek mümkün. Ben de yapayım istiyorum çelıncı, belki siz de gelirsiniz bizle.

Kudi masaüstü hoparlörlerimin kablosunu yemişti, barbar kocam geçen gün tamir etti. Herhalde son zamanların en iyi şeyi bu oldu, eski düzenime döndüm, hiç kıpırdamadan oturabiliyorum masada. Belki biraz yeni müzikler de dinlerim.

Instagram'da bulup sevdiğim bir illüstratör var, geçenlerde şunu koydu:


Dergi kapağı çizmiş, en altta küçücük "Para Gabo" yazıyor, o kadar beğendim ki.

Vallahi çabalıyorum, çabalamıyor değilim. Gideyim de derebeylik sistemi nasıl şişti de ticaret aldı yürüdü, Medici ailesi falan slaytlarımı hazırlayayım. Kaç bin sene debelen dur, vebadan kıtlıktan savaştan ölmeyenlerin soyundan gele gele geldiğimiz yere inanamıyorum. Yazıklar olsun.