May 30, 2016

Gülhan ve Yılmaz İçin Kitap

Gülhan Elmascan öğretmen, Yılmaz ise makinistmiş, bir yıllık evli genç bir çift. Gülhan 25 yaşındaymış daha, 10 Ekim'de Gar'ın önünden sağ çıkamadılar.

Hatıralarını yaşatmak adına bir kütüphane kuruldu. Kitap bağışı alıyorlar, adresi aşağıya koyacağım. Dergi aboneliği de makbule geçermiş, birileri National Geographic, Atlas gibi dergiler için abonelik almış kütüphaneye. Bir mesaj atıp sorulabilir.

Baktım ölen herkesin isimlerini küçük plakalara yazıp raflara çakmışlar, Dilan'ın rafına koyarlar belki diye biraz arkeoloji, tarih filan kitabı aldım, öyle popüler tarafından, yarın kargolayacağım. Dilan Sarıkaya arkeoloji öğrencisiydi Çukurova'da, her gün aklıma geliyor. Onun da böyle gülen güzel fotoğrafları var.

Neyse, adres şu. Bu girişimin bir de facebook sayfası var.


10 Haziran'a kadar kitap yollamak mümkün. Bazı kargo ve PTT şubelerinde kitap yolladığınızı öğrenince indirim yapıyorlar ama bazı şubelerde yüzünüze boş boş bakıyorlar, artık nasıl denk gelirse.

Belki yollayacak kitabınız vardır diye yazayım dedim.

May 24, 2016

Chasing Emre

Şunu kaç kere seyrettim bilmiyorum. James Corden'ı pek komik bulmuyorum ama bu carpool karaoke fikri çok güzel.



Sesini mi kıskanayım yoksa yazdığı şarkıları mı karar veremiyorum. Birinden birazcık olaydı bari. YU ŞUT Mİ DAAAAAVN BAT AY VONT FOOOL AY EM TAYTENİİİİYUUUMM!

Sia'nın sanatsal dışavurumlarından kendi derdime geçiyorum hemen, ben de önümü göremiyorum.


(Bahaneyle fotoğrafını koydu -gözlerini devir-) Eski blog komşularım hatırlar belki, bir berber girdabındayım. Derdimi anlayan, fiyatları da makul tutan, varlığımı varlığına armağan etmekten çekinmeyeceğim Emre'yle maceramız 6 sene önce başladı. Dükkanı alt sokakta, annemlerin yan apartmanındaydı, pijamayla gidebiliyordum. Sonra Emre bunaldı; varoluşsal buhranlar, otoriteye isyan, telefon kullanmayı reddetmeler, patlayan kanalizasyon borularıyla filan bezeli o 6 sene boyunca ben Ankara'yı boydan boya gezdim Emre'ye ulaşabilmek için.

Çok iyi berber, o arada arkadaş olduk, gözüm kapalı oturdum o berber koltuğuna hep. En son Kızılay'da bir yerlerde buldum, saçımı kesti ve kötü haberi verdi, yeni dükkan açıyormuş. Size google maps'ten gösteriyorum vaziyeti hemen:


Ben alt taraftaki gri yuvarlaktayım, Emre'nin yeni dükkan ise en üstteki kırmızı iğne. Aslında o kırmızı iğne bile değil, mahallenin göbeği orası, dükkan biraz daha yukarlarda. Havaalanı yolunun yarısına tekabül ediyor bu mesafe, Havaş'a binsem olur yani. Buna yakın mesafeleri gittiğim oldu benim, Altınpark'ı filan hep Emre sayesinde gördüm. Ama artık yapamayacağım.

Saç kestirme işinin bu kadar teferruatlı olmaması gerekiyor, teferruat olunca hemen vazgeçiyorum ben. Son berber görüşüm bu okul dönemi başıydı, 4 ay içinde önce kendim kısalttım kahküllerimi, sonra pes edip tokayla tutturmaya başladım. Son iki aydır filan kafamın tepesinde bir topuzla dolaşıyorum. Ve bıktım.

O yüzden şimdi evden çıkıp bizim sokaktaki Efsane Kuaför'e gidiyorum. Çok mutsuzum ama yapılacak en mantıklı şey bu. Beni affet Emre.


May 12, 2016

(30) Bu Blog

Blog yazmaya neden başladım, blogun ismi nereden geliyor?

Zihnin Arka Sokakları'nın cevabını okuyunca hatırladım, benim de bir Myspace sayfam vardı. Oraya da yazardım sık sık. Kendimi durduramadığımdan yazıyorum sanırım.

Stupid little things koymuştum buranın adını, bütün dünyam saçmasapan, küçük şeylerden oluşuyor diye. İyice gerilere gidince daha iyi anlaşılıyor, bahsi geçen konular bir türlü büyümeyen bitkiler, posta pulu satın almanın zorluğu filan. Genelde incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerle ettiğim kavgalar belkemiğini oluşturuyor buranın.

minoshka.blogspot.com diye almıştım tapumu, aklıma başka bir şey gelmemişti. Benim email adreslerim filan da hep böyle, panikle alıyorum, sanki mecburmuşum o anda almaya gibi.

Şunu yazıp yolladığımda o yazıp yollama işini 1021. kere yapmış olacağım. 6 seneyi biraz geçmiş buraya yazmaya başlayalı. O 6 senede ne çok şey oldu, insanlar geldi ve insanlar gitti. Köpenkler geldi, gitmediler, şu anda bana bakıyorlar. Ben kendimden gittim, kendime geldim; şarkıdaki gibi derin, karanlık bir ormanın içinden. Geri dönemeyeceğim yerlere çıktım.



"The dreams are strange but good." Öyle valla.

Şalanj da bitti böylece, şimdi naapıcaz?

May 10, 2016

(29) Evlerden Irak

Hamamböceği. Küçücük hayvan, terliği yapıştırırsın ölür diye düşünenleriniz olabilir, saygıyla karşılıyorum. Bence küçük bir hayvan değil, terliği yapıştıramam ve ölmüyor bunlar. O parlak kahverengi sırtı, o hızlı hızlı hareket eden gövdeyi görünce kafam ısınıyor, kafam soğuyor, inme iniyor bana. Bir de büyüdüğüm şehir İzmir'de bir hayli iridir bunlar ve uçarlar. Ankara'nınkiler daha minyon, uçuyorlar mı bilmiyorum.

6 senedir evde hiç görmedim, sanırım bunun için evlilik müessesesine teşekkür etmem gerekiyor. İlla ki karşılaşırdık barbar kocam müdahale etmiyor olsa, bunlar ne azalır ne de tamamen ortadan kaybolur. Bütün dünya küle döner, hamamböcekleri yaşamaya devam eder.


Palyaçolardan uzak dururum. Derin, karanlık sulardan korkarım.


Bir anda uyansam ve kendimi kıyısı olmayan kapkaranlık bir denizin ortasında bulsam ne yapardım diye düşünüp kendimi bunalttığım oluyor bazen.

Geceyle ilgili envai çeşit şeyim var, şu aşağıdaki küçüklüğümden beri hep aklımda. Elimi yataktan aşağıya sarkıtmam.


Deep-dark-fears'den aldım bunu, insan aklının gittiği her türlü yer var orada, çok beğeniyorum.

Gideyim de yarının dersini toparlayayım. Son ders, sonra bir hafta tatil, sonra final sınavı. Çocuklarla beraber özgürlüğe doğru koşmayı planlıyorum, hem okuldan bu kadar nefret edip hem de inatla sağından solundan bulaşıyor olmam hayatımın en büyük gerizekalılığı.

May 9, 2016

(26) - (28) Gidemediğim Bazı Yerler / Söylemeye Çalıştığım Şeyler

Hemen 10 yer listesi, buraları ziyaret etmek istiyorum.

1. Persepolis çünkü şu heykelleri, sütunları, Perslerin muhteşem başkentini görmeden ölürsem gözüm arkada kalacak. Şiraz'ı da gezeyim istiyorum.


2. Atina. Çünkü Atina. Politeknik'in de önüne çiçek bırakacağım. Aslında bütün Yunanistan'ı dolaşmak en güzeli, hatta oradan feribotla İtalya'ya geçmek.

3. Rio de Janerio. Çünkü o İsa heykeli.


4. Kolombiya Karayipleri. Hem Karayip denizini göreyim hem de en sevdiğim romanlardan bildiğim Cartagena'yı, Barranquilla'yı ve Marquez'in doğduğu Aracataca'yı bağrıma basayım.

5. Urfa. Çünkü hep geri dönmek istiyorum. Ayrıca biliyorsunuz çekçek.

6. Dersim çünkü fahri hemşehrilik peşindeyim. Ayrıca kızlı-erkekli yüzme imkanı var. Çekçek yok diyorlar ama bence kesin vardır.


7. Sarajevo, yine geri dönmeli kontenjandan. Çünkü Sarajevo mon amour. Çünkü durup kendi içine bakıyor insan orada, başkalarının yüzünde kendi yansımasını görüyor.

8. İtalya, boydan boya. Üstüme kürekle atın İtalya'yı.

9. Şam. Kendimi bildim bileli görmek istiyorum, Orta Doğu'da yaşadığımızı idrak edemediğimden bir türlü harekete geçemedim. Motosikletle gitmiş ve gezmiş bir arkadaşım var, ben gitsem çok severmişim, öyle dedi. Bütün referansım bundan ibaret, zaten sonra başına gelmeyen kalmadı Şam'ın. Kadim şehirdir, devran döner eninde sonunda, küllerinden doğar umarım.

10. Kudüs. Kadim şehir kontenjanından. Bir yandan da öyle bir yerde turist olmayı içime sindirebilir miyim bilmiyorum.

27. soruya cevabımı alçak sesle veriyorum, dağınığım ben. Bir dağınık var benden içerü, kafam da dağınık. Hep böyleydim. Kendi içinde bir düzeni var dağınıklığın falan da demeyeceğim, biri evi toplasa çok memnun olurdum.

28. soru için en sevdiğim üç müzik grubu. Suede, Pulp ve The Smiths diyeyim çünkü benim için meselenin özü bunlar sanırım. Suede'in son albümünden şunu koyup gideyim.



May 8, 2016

Annem Hakkında 21 Şey

Bayansilvia'da görünce hemen çok heyecanlandım, onun bir soruya verdiği cevaptan ben iki soru çıkarmışım. 20 soruluk anneler günü şalanjına verdiğim 21 cevap şöyle:

Annemin adı Emine. Ama Boşnak bunlar, hepsinin isimleri Türkçe'ye uydurulup öyle yazılmış nüfuslarına. Emine aslında Mina, Kıymet aslında Kimeta, Zeynep Zineta. Bir tek Ahmet zaten Ahmet. Dayım olur Ahmet. Çok eski aile fotoğrafı koyayım:


Annem telefon edip söylenmeye başlamadan yazayım, annanem çarşaf giymezdi normalde, dedem öldükten 1-2 gün sonra çekilmiş bu fotoğraf, yas tutuyormuş. Evde yazma bağlardı, sokağa eşarp takardı. Annem sağdaki küçük kız.

Annem kızmayacaksa eğer annem 65 yaşında.

Annemin iki mesleği var, edebiyat öğretmeni ve avukat. Avukatı sonradan oldu, ben paçasına yapışık yaşarken bir yandan öğretmenlik yapıp bir yandan da hukuk bitirdi. Ben de o arada yan yatmış güneş gözlüğü ve tarak filan çiziyordum defterime, ancak okumayı sökebildim.

Annemin gözleri açık bir ela.

Annemin saçları açık kumrallı sarılı, bilemiyorum tam ne renk. Açık renk. Ve kısa.

Annem kaç kilodur bilmiyorum, sormaya da korkuyorum. Kilosunu söylemeyeceğinden değil, çok saçma bulacağından bu soruyu. Durup dururken mantık çerçevesine davet edilmek istemiyorum. Fena değil annem, zaten akşam yemeği yerine meyve filan yer.

Annemin en sevdiği renk çeşitli yeşiller olabilir. Valla hiç hatırlamıyorum aslında. Ama küpe müpe alacağı zaman hep yeşil taşlı şeyler alıyor.

Annemin en sevdiği yemek patates kızartması. Bir de dondurma. Hayatımda böyle dondurma yiyen insan görmedim, bayağı aklını kaçırıyor. Bazen sadece o patates kızartması yesin diye hamburgercilere oturuyoruz.

Annemin en iyi pişirdiği yemek diye bir tane seçemedim, insan en çok annesinin yaptığı yemekleri seviyor. Boşnak böreği hariç, o böreğin içine bir şey koyuyor ve ben tadını sevemiyorum. Ne koyduğunu da söylemiyor. Böyle bir kriz var. Zaten ben gittim Bosna'ya, ya şehrin bütün börekçileri yanlış böreği yapıyor ya da annem 40 senedir bizi kekliyor. Böreğin Boşnaklığı annemin etnik kökeniyle belirleniyorsa bilemem tabii.

Annem en çok kısa paçalı, dar pantolonlar, uzun gömlekler ve uzun hırkalar giyer. Boynuna da eşarp sarar.

Anneme en çok hikaye anlatmak yakışır. Annem eski hadiseleri, tarihi meseleleri, kitapları, filmleri çok güzel anlatır. Hiçbir şeyi unutmuyor, yalnız bazen "Şu şöyle şöyledir ama tabii siz nereden bileceksiniz, gençlik pek ilgisiz" falan diye eziyor anlatırken. Ezsin, her türlü hakkı var.

Annem en çok Russian Travel Guide diye tuhaf bir kanal var uyduda, onu izler. Ural Dağları, Kamçatka'da balıkçılık filan, bunları hep anneme sorabilirsiniz.

Annemin sayesinde Alparslan Türkeş'e neşeyle el salladığımızı biliyor musunuz? Oran'da kalıyorduk, sabahları yürüyüş yapıyorduk. Bir makam arabası çıktı yan sokaktan, annem "Kızlar haydi Ecevit'e el sallayalım" dedi. Cam ağır ağır aşağı indi, Ecevit'in kasketi yerine Türkeş'in dev kafası ve gülümsemeye çalışan ağzı belirdi. O da şaşırmıştır diye tahmin ediyorum. Komşuydular Ecevit ve Türkeş Oran'da, annem makam arabalarını karıştırmış. Yavru asenalık kariyerim annemin "Ay!?" diyerek ani bir hareketle önüne dönmesi ve bizi iterek uzaklaştırmasıyla başlamadan bitti.

Annem neye çok güler bilemedim. Bir süredir internetteki hayvanlı komik videolara gülüyor mesela, buzdolabında oturan kedi, sırtını kaşıtan rakun filan.

Annemin en yakın arkadaşı benim. Ben değilsem Çomar.


Annem kardeşimin başarılarına mutlu olur. Benimkilere "zaten öyle olması gerekiyordu" gözüyle bakar. Ben süper başarılı bir insan olduğum için değil tabii, her şeyden kaçmaya meyilli biri olduğum için. Yap denileni yapmadığım, başladığım işi nadiren bitirdiğimden annem için esas heyecan oralarda. Bir işi bitirdiğimde annem de süreç içinde ruhen bittiği için delice sevinemiyoruz. "Evet." falan diyebiliyor sadece.

Annem paramı har vurup harman savurunca, ağzım bozulunca falan çok kızar.

Annem kızdığı zaman şunu der diye yazabileceğim bir şey gelmedi aklıma ama kelime haznesi geniştir. Zaten esas kızıp susunca korkmak lazım.

Annem bana Mina, Minnoş, nadiren Minoşka diye seslenir. Minoşka'yı babam daha sık kullanıyor.

Annemi neyden daha çok severim? Bayansilvia'nın cevabı çok güzel ve samimi, "annemi onun tahmin ettiğinden daha çok severim".

Annemi en iyi anlatan kelimeler, "Ama anne?" Çünkü bunca senedir şaşkınlıktan şaşkınlığa sürüklüyor beni, her gün yeni bir şey. Annemi "anne" kategorisine sokup üstüne başka bir şey eklemeden bırakmak haksızlık olur, annem olmasaydı da arkadaş olurdum, çok beğenirdim. Annem mücadeleci ve çalışkan bir kadındır, mütevazi ve merhametlidir, güzel sanatlara meyilli ve ince ruhludur.

Üç saat sürdü şunları yazmam, bu kadar zor olmasını beklemiyordum. Çok da övmeyeyim dedim, neticede herkesin annesi kendine şey. Gideyim de biraz feysbuk'ta filan dolanayım, çocuk doğurmanın nasıl da dünyanın en inanılmaz mucizesi olduğunu iyice öğreneyim. Ay şimdi okuyunca kızacak annem, "İnsan çok seviniyor çocuğa, sen anlamıyorsun" diyecek. 7,5 milyar insan var dünyada, belki o kadar da inanılmaz bir şey değildir doğurmak, ne bileyim?




May 6, 2016

(20) - (25) Koşarak Şalanj

Çekçek bulamadım, zaten derdimi de çok zor anlattım. Köfter deyince uyandı bir stand sahibi, "Ankaralılar yemez onu" dedi. Sonra da neden köftere çekçek dediğimi merak etti, bazen ağzımı açmak çok zor geliyor, adam kelimenin dilbilimsel kökenlerine inerken kaçtık standın önünden. Zaten çok az stand vardı, hiç öyle beklediğim gibi üzerime tulum peynirleri, ne bileyim Çorum leblebileri filan yağmadı.

Şalanjı da rezil ettim o arada, ben biraz deBraZyondayım galiba. Şuraya yazmak en sevdiğim şeydi, bu aralar çok zorlanıyorum. Döndüm baktım, bok gibi de cevaplar vermişim zaten. Neyse, kaldığım yerden şaapıyım.

20. soru diyor ki nereye gitmek isterim, nerede yaşamak isterim; gitmek istediğim yerleri 26. güne saklayayım, bugüne kadar gittiğim yerlerin çoğunda yaşamak istedim.

Hep alıcı gözle bakıyorum, insanların evlerine bakıyorum, boş arazilere filan bakıyorum gözlerimi kısıp. Hayal kuruyorum, nasıl olurdu burada yaşamak diye. Bazen hiç gitmediğim yerleri de gugıllayıp fotoğraflara bakarak aynı şeyi yapıyorum. Galiba ilk defa Urfa'da başladı bu, o avlulu taş evleri görünce aklımı kaçırmıştım.


Kim istemez taş evi olsun, avlusunda turunç ağacı da olsun. Çok şükür bunlardan birinde kalmışlığım var; avluya yer yatağı yaptım, dama yatak yaptım, yıldızların altında uyudum. Bunlar oldu hep.

Bir yere gideceğimiz yok, bari daha az betonlu, daha çok ağaçlı bir yer olsun. Google map'ten yer beğeniyoruz bu aralar, en son şurayı beğendik.


21 için güldüren 5 söz öbeği yazmak lazımmış. Aile içinde kullandıklarımızdan bir demet seçtim, dörtte kaldım.

"Gör götüm yolları", bütün gün yollarda koşturup da hiçbir işi halledememek.
"Yecüc mecüc", her türden insanın içinde olduğu sıkışık ve kalabalık yerleri tarif ederken. "Kızılay'a indik, yecüc mecüc dolmuş her yere".
"Orada helaaaa, burada maşrapaaa, burada götüüüüm", küçük ve dağınık bir mekan, o mekanda zor durumda kalmak. Bunun hikayesi İstanbul'un dehşetli susuzluk çektiği günlere dayanıyor, insanların yıkanabilmek için İzmit'e filan gittiği bir dönem. Bir aile dostumuzun tuvaletteki isyanı aslında; her türlü kabın içine su biriktirilmiş, o kaplar ve kovalar banyonun her tarafına dizilmiş, oradan alıp buraya aktarıyorsun, türlü cambazlıkla işini hallediyorsun.
"Şafaka", dandik bir şeyi çok güzel sanmak, küçük bir şeye gereğinden fazla değer vermek. Annemlerin bir arkadaşının kızının mikroskobik kağıtlara çizdiği resimleri biricik kocişkosuna "Şafak'a" yazarak ithaf etmesi üzerine sözlüğe girmiş. Ben sonradan dahil oldum, ne kızı ne Şafaka'yı tanıyorum. Cümle içinde kullanayım; "Ay bu kadın da bıkmadı bu şafakalardan".

22, sahip olduğum en kıymetli şey hayat. Kimse benim öğrendiğim gibi öğrenmesin bunu ama onun da bir sonu var, nefes alabildikçe de umut var. Başka bir şey lazım değil.

23, yaparken heyecan duyduğum bir yığın ufak ve manasız iş var. Kartpostal yazmak, konserlere gitmek, müze gezmek. Şuraya banci camping filan yazamadığım için büzüldüm şu anda, hiç öyle biri değilim. En son bir Caravaggio resminin önünde dururken heyecandan ağlamıştım.

24, şu anda şunu okuyorum ve beğeniyorum:


Patti Smith'in M Treni'ni okudum, ne zamandır bu kadar ilham verici bir şey okumamıştım. Patti Smith'in kaybettiği kocasının gömleklerinden tutun da insanlığı bir arada tutan o şey ne ise onunla, çayla silinen masalarla, şiirlerle, bir paltoyla, etrafını saran her şeyle olan o sade ama tutkulu ilişkisi beni çok etkiledi.

25, bir favori Disney karakterim yok. Küçükken ne varsa seyrederdim ama pek öyle bir çocuk değildim, şöyle bir çocuktum:


Disney prenseslerinden ziyade arka bahçede doğuran kedilere, arada bir uğrayan kahverengi bahçe yılanına, Mister No'ya ve Zagor'a, bu tür ota boka merakım vardı. Sonraları aklım erince okudum biraz, Walt Disney çok sevimsiz bir adammış, bu kadar endüstriyel hale gelmiş olması da tuhafıma gidiyor. O Disneyland falan üstüme üstüme geliyor benim. Bambi'yi de ağlaya ağlaya seyrederdim zaten, ne anladım ben bu işten. Fotoğraftaki Kıymet Teyzem, en süper teyzeydi.

İyi bari, yetiştim herkese. Yarın ziyaret etmek istediğim, birbiriyle hiç alakası olmayan 10 yer listemle karşınızdayım.