October 19, 2016

Mutfağın 50 Tonu

Tadilat bitti, eve taşındık, 10 gün filan oluyor. Sizi problemlerimin en küçüğüyle tanıştırmak istiyorum; banyodaki saçmalık.

Biri gelip prizi, bir başkası da kapının çerçevesini kesmiş. Bu banyo tamamen kırılıp baştan yapıldı, gene de becerememişler prizleri makul bir yere koymayı. Ve şu manzaranın normal olduğunu düşünüyorlar.

Problemlerimin en büyüğü evde hala mutfak olmaması. Mutfakçı fayansçıyı suçluyor, fayansçı mutfakçıyı. Sitelerde sinir krizi geçiren kadın oldum. İşe başlamadan önce "Yenge istediğin renk yaparız, çok kolay artık renk işi" diyen mutfakçının bir renk kartelası yokmuş mesela. Zaten boyayı da o yapmıyormuş, komşusu yapıyormuş. "Yenge sen söyle ne renk istiyosun, yapılır o renk" diyen adamlara "Yeşil desem ne renk yapacaksınız mesela? Ya da griye çalan kırık beyaz olsun ama gri de biraz vizona kaçsın istiyorum, noolcak şimdi?" diye bağırdım, bağırdım, bağırdım. Bir boka yaramıyor bağırmak, akşamları dilimli ekmeğin arasına dilimli kaşar sokup yiyiyoruz.

Atmayın dediğim gardrobu atmışlar, 4 sandalyemin üç tanesi yok çünkü üstüne çıkıp kırdılar kesin. İkea'dan bir parça eşya daha almak istemiyorum, evin de bir karakteri olması lazım, milyonlarca insanla birebir aynı eşyalarımız diye tepinirken sandalye krizi çözüldü. Çünkü annem ve Ayşesi hobi olarak eskici gezip eşya topluyorlar, sonra da kurtulmaya çalışıyorlar o eşyalardan. Derin nefesler alıp hayatı akışına bırakıyorum, bazen savaşmanın hiç manası yok. Mutfakçı dışında. Mutfakçıyla son dakikaya kadar itişeceğim.

Aşureye niyetlenmiştim, olmadı. Mutfak eşyaları hala kolilerin içinde. Zaten ne ocak var ne fırın. Instagram'da doydum aşureye maşallah, aşureden bir deniz gibiydi sosyal medya, girseniz boy verirsiniz. Sanal aşurenin bir faydası yok tabii, artık nasıl bir mahallede oturuyorsam kimse getirmedi de. Ya da beni aşureye layık görmüyorlar, bilemiyorum. Bir yandan da sinirlendim, aşure fotoğraflarının altında hashtagler, #benyaptım, #foodporn, #bolluk, #bereket filan. Tamam bolluk bereket de foodporn ayıp olmuyor mu bacım biraz? Sen üstüne hindistan cevizi rendelemişsin tebrik ederim ama hani Kerbela, hani Hüseyin, nerede matem? Sen farkında olmayabilirsin -ki bence farkında olmak zorundasın- ama beraber yaşadığımız bir hayli kalabalık bir topluluk için ibadet aşure. Ne güzel böyle bütün kültürel ve inanç bağlamından sıyır aşureyi, çök üstüne, bir de her yerden yüzümüze sıva. Yabancı memleketlerde "cultural appropriation" diye tartışıyorlar böyle meseleleri, ben o kadar hakim değilim o tartışmalara, bu kadar çemkirebileceğim.

Haftalardır twitter'a hiç bakmıyorum, hayat ne kadar sakin oluyormuş bu şekilde. Arkadaşlarıma mesaj atıp soruyorum, "Niye herkes Kürk Mantolu Madonna'dan bahsediyor?" filan diye, elden ele geçerken etkisi biraz azalıyor galiba böyle şeylerin. O arada ne güzel şeyler oldu, kardeşim köpeğini Almanya'ya taşıdı, Birgül'ün kitabı 2. baskıya girmiş, evdeki ustalardan biri bitkilerimizi budayıp sağlarına sollarına destekler bağlamış; bir dahaki sefere bunları yazayım.

Şimdi gidip 4 gündür bulamadığım ütüyü aramaya devam edeceğim, belki biraz sıva kazırım fayanslardan. Sabah kafamda şununla uyandım, giderken bırakayım:



October 7, 2016

(10) Kızlar


Ay elimde kaldı şalanj, rezil ettim on tanecik soruyu. Böylece bitiriyorum, önemli olan katılmaktı zaten.

10. soru için önce oturup çok etkilendiğim yazarları, tarihi kişilikleri filan düşündüm ama ben en çok etrafımdaki insanlardan, özellikle de en yakınımdaki kadınlardan ilham alıyorum. Huyları, alışkanlıkları, tepkileri, yetenekleri, fikirleri; bende olmayan her şeyleri bana çok ilham veriyor.

Hepsi birer süper kahraman değil tabii, zayıflıklarını ve kırılgan taraflarını da aynı derecede ilham verici buluyorum.

Hayatıma kattıkları her şey için de çok seviniyorum, onların başarılarına seviniyorum, anlattıkları hikayelerden besleniyorum. Mesela barın tuvaletinde mahsur kalıp travesti ablalar tarafından düzenlenen bir operasyonla kurtarılmak: "Ablaaalarım kaldım ben burada, çıkamıyorum!" "Ay koşun kadına bir şey olmuaş!"; kurtarılırken dizlerinizin tutulması, ablaların sizi giydirmesi, üstünüzü başınızı düzeltip tuvaletten törenle uğurlaması. Ya da evin ineğinin el bebek gül bebek bakıldığı yuvasından kaçıp en yakın kalekola iltica etmesi ve geri dönmeyi reddetmesi, hatta "Yavrum gel evimize dönelim" çağrılarına yan gözle bakarken askerlerin elinden kuru ekmek yemeye devam etmesi, askerlerin komutanlarından "Ulan bu insanlar kaçtır arayıp soruyor, neden söylemiyorsunuz ineğin burada olduğunu?!" diye fırça yemeleri, o arada evde herkesin birbiriyle Kürtçe konuşurken evin annesinin inekle sadece Türkçe konuştuğunun ortaya çıkması, güç bela eve geri dönen ineğin ertesi gün tekrar ortadan yok olması ve tabii ki kalekolun önünde kıvrılmış yatarken yakalanması. İneğin hayatımızdaki yeri. Arkadaşım annesiyle babasını kışlığa taşımaya gidiyor bu hafta sonu, herkesin ilk sorusu şu oldu: "Aaa e inek ne olacak?"

Hikayelerin yanı sıra yemeklerle de besleniyorum; birinin mercimek çorbası, diğerinin kabak tatlısı, reçeller, çeşitli etli yemeklerin benim yüzümden yapılmış etsiz versiyonları. Hayatta okumayacağım şeyleri okumaları, asla yapamayacağım işleri yapmaları, dayanmaları, direnmeleri, tavır koymaları, bağırmaları, susmaları. Buralardan ilham alıyorum ben.

Annem, annanem ve babam var tabii bir de ama onlardan aldıklarımın ne kadarı ilham, ne kadarı genler yoluyla transfer olmuş bilemiyorum, bu sebeple yazmıyorum. Giderken aklıma şu şarkı geldi, buraya bırakayım.



Evde mahsur vaziyette (Ablaaaalarım?!) hem nakliyeci hem de kargocu bekliyorum. Yarın kardeşim geliyor, öbür gün kendi evimize geri dönme ihtimalimiz belirdi, tadilat bitiyor olabilir. Madem çıkıyorum annemle babamın evinden, acaba giderken neleri çalıp götürebilirim diye dolanıyorum ortalıkta. Bir adet kürklü Rus kalpağını, iki kayık tabağı ve bir tane büyükçe kilimi ayırdım kenara. Babamın benden yürüttüğü kırmızı teneke çöp kutusunu da el koymak suretiyle geri alıyorum. Eveth. Haydin gittim ben, biraz da çekmeceleri kurcalayayım.

October 4, 2016

(7) (8) (9) Şalanjda Son Dönemeç

Ay hemen şiştim şalanjda ama elimde olmayan sebeplerle şiştim. Evsizliğimizin, dönüşümlü olarak kabızlık çeken köpeklerimizin filan üzerine bir de ailede acil bir sağlık sıkıntısı patlak verdi. Neyse, herkes iyi şimdi. Ben de kaldığım yerden koşarak yetişeyim.

7. soru için korkmasam deneyeceğim bir şey yazmam lazım. Denemediğim şeyleri genelde üşengeçlikten denemiyorum. Ne bileyim, ehliyet almak, bisiklete binmeyi öğrenmek gibi şeyler. Yoksa çöl geçmeli ralliye filan katılınacaksa gelirim ben, co-pilot olarak. İshal olmayacağıma, böcek ısırığına alerjik reaksiyon gösterip yarı kör hale gelmeyeceğime söz veremem ama sonuna kadar otururum arabanın içinde. Gelmeye de gönüllü olmam aslında ama ısrar edilirse hayır demem. Hayatımda her şey bu şekilde işliyor.

Aklıma bir takım ekstrem spor faaliyetleri geldi ama onları korktuğumdan yapmıyor değilim, varlığıma ters oldukları için kalkışmıyorum bile. İnsanlar yamaçlardan paraşütle atlarken ben aşağıda ilk bulduğum kafeye bara çöküp sipariş veririm.


8, bu hafta başıma gelen en iyi şey. Valla ne iyi ne kötü, dişe dokunur bir şey olmadı kaç gündür. Zihnin Arka Sokakları'ndan aldığım ilhamla burayı bir başkasına bırakıyorum bu soruda. Çünkü Rami Adham gibiler sayesinde dünya hala dönüyor.



9. soru, bana birini hatırlatan şarkı için de şu geldi aklıma:



Ankara'dan İzmir'e taşınmış bir grup aile olarak pazar günleri pikniğe mikniğe giderdik ben küçükken. Bana o arkadaş grubunu, yolları filan hatırlatıyor. Piknik yapmaktan da ta o zamandan beri hiç hoşlanmıyorum, çişini yapacak yer bulamazsın, ayakların üşür, zaten araba tutardı beni, giderken dönerken kusa kusa. Üç tane sigara böreği yiyeceksin, kırlarda iki adım yürüyeceksin diye gereğinden fazla eziyet. Üstelik ertesi gün okul var, ödevler olduğu gibi duruyor, giyecek temiz gömlek yok filan. Allahtan bu piknikçilerin hepsi emekli olunca Urla'ya yerleşti, beni de eskisi kadar araba tutmuyor. Gidip domates, biber topluyorum, çişim gelince insan gibi eve girip yapıyorum çok şükür.

Gitmeden Kudi'nin öğle uykusunu göstermek istiyorum:


Huzur köpenkte.


October 1, 2016

(6) Ay Bilmiyorum Ben

"Dünyada değiştirmek istediğimiz 5 şey" yazıyoruz bugün. Bu, benim bu soruya cevap veremeyen halim. Birkaç sene önce olsaydı güzel güzel yazardım, bugünkü halimden iyi bir şey çıkmıyor. Birkaç sene önceki halim de şu anda düşününce biraz şuursuz geliyor zaten.

Dünyada hiç kimsenin içi yanmasın isterdim. Kenarına ilişik vaziyette yaşadığımız Orta Doğu, iç yanmasının, yürek yarasının icat edildiği yer bence.

Bilmiyorum yanmayalım diye tam olarak neleri değiştirmek lazım dünyada, iki ayağımızın üzerinde doğrulduğumuzdan beri şiddet var. Doğrulmadan önce de vardı kesin. İçimizde var yani. Küçük ölçekte, global ölçekte, bütün bu boku biz yarattık. Dünyanın düzeni değişsin isterdim mesela ama düzenin parçaları gene biz olacağımızdan değişen düzenden de hayır gelir mi bilmiyorum.

Velhasıl cevabı bilmiyorum, işin kötüsü bu güzel cumartesi günü hayal bile kuramıyorum. Hepimiz terketsek burayı, bence çok güzel kendine gelirdi dünya. Bu kadar düşünebildim.

O arada sarıkafa camdan uğrayıp şunu bıraktı:


Bir süredir "Nedir yahu bu kinoa?!" diye tepiniyordum, arkadaşlarım sabırlı ve tatlı insanlar oldukları için kah uzun açıklamalarla kah lafı değiştirerek idare ediyorlardı. Sarıkafa böyle bir denklemle çıktı işin içinden. Hemen haşlayarak anlamaya çalışacağım Minoa'yı. (Dokunarak anlamak, haşlayarak anlamak, var bunlar hep hayatta.)

Karamsar ve suratsız blog komşunuz olarak iyi günler diliyorum. Aslında hava filan güzel dışarda.