November 25, 2016

Yalancı Kel

Ay ahhahhhahhha!


Tabii bu istiflemiştir kenara paraları, hayal ettiğim gibi açlıktan ölmez, yaş tahtaya basacak göz yok herifte. Bakınız fotoğrafa, fıldır fıldır. Peki ne oldu şimdi keltoş? Senin yanında kim duracak? Senin ağzını açacak haysiyetin mi var? Öyle de bir açıklama yapmış zaten, "Gizitimi çik siviyirim", anca bunu diyebilir. Onursuz çünkü.

Gözümüze baka baka yalan söylemesinin, yalanda ısrarının filan bir ceremesi olmadı diye üzülüyordum. Hala gazeteci diye bir kredisi var herifin diye sinirleniyordum. Şimdi geçti o üzüntü ve sinir. İsmet Berkan kimsenin umrunda olmayacak, ne yaltaklandığı tarafın işine yarar bu saatten sonra ne de benim gibi hala kin güdenlerin sempatisini toplayabilir. Hoşçakal yalancı göt; sana ayrı, koca kafana ve parlayan keline ayrı selam yolluyorum.

Hürriyet de çok ilkeli filan olduğundan sepetlemedi tabii bunu, allah bilir ne sebebi. Biz hala doğru dürüst haber okuyamıyoruz, haberleri hala manipüle ediyorlar, televizyonda hep aynı yüzler, hep aynı laflar. Bir şeyin düzeldiği yok, ben şahsi nefretimin gazıyla seviniyorum sadece. Benim gibi milyonları kendinden böylesi nefret ettirmesi de hayatının en büyük başarısı herhalde.

Ay yazarak alamıyorum hırsımı, devamını artık arkadaşlarıma haykırırım. Şunu bırakayım giderken, insanların beraber şarkı söylemesinde bana umut veren bir şey var.




November 7, 2016

Kömür

Önce şunu bırakayım, blog komşum Zihnin Arka Sokakları ile koleksiyonumuza ekleyelim diye. Zamanında böyle bir imkan varmış. 900'lü hatları bizden daha genç kuşak hatırlamaz herhalde. Ben de Perinçek'in Sosyalist Parti Genel Başkanı olduğunu hiç hatırlamıyorum. 12-13 yaşlarındaymışım.


Yıllaaar önce istemeden bir İşçi Partisi kongresine katılmışlığım var. Ankara'dan İzmir'e dönmem lazımdı, bir sınıf arkadaşımın peşine takılıp kendimi Perinçek'in bitmeyen konuşmasını dinlerken buldum. Sonra da parti otobüsüyle İzmir'e döndük. Otobüsten inerken unuttuğum çantamı haftalar süren ısrarım sonunda bu arkadaşım bulup getirdi, tamamen soyulmuş halde. Para, çakmak, sigara, eşarp; ne varsa içinde, hiçbiri yoktu. Otobüstekilerin bir kabahati yok, benim tanıdığım tek İşçi Partili olan bu sınıf arkadaşımda ahlak yerine devasa bir boşluk olduğunu sonraları anladık. Facebook'ta bulup ekledi beni, çocuk doğurmuş filan. Suriyelileri çok çocuk doğuruyorlar diye aşağılıyordu. "Keşke sen de çocuk doğuracağına şu ön tarafta eksik olan 4 dişini yaptırsaydın" demek istedim, diyemedim.

Türkiye'de doğmamış büyümemiş kuzenlerim 15 Temmuz'dan bu yana düzenli olarak "Orada kalmaya devam edecek misiniz?" diye soruyorlar. İlk başlarda uzun uzun anlatıyordum, şimdi "Evet" diyorum sadece. Onlara da "NEREYE GİDELİM ULAN? KOLAY MI GİTMEK?!" diyebilmek istiyorum ama o kadar naifler ki sorarken, diyemiyorum.


(Tumblr'da dolanırken buldum. Koltuğun arkasında yere kadar cam olsa; jetler uçuyor, seslerden cam içe bükülüyor, helikopterler ateş açıyor, binalardan dumanlar yükseliyor olsa filan tamamen 15 Temmuz gecesini nasıl geçirdiğimin fotoğrafı bu. Bir de dizlerimin oradaki boşlukta kıvrılmış köpek hayal edin. Bir de ağladım ben bütün gece korkudan.)

Kuzenlerimin naif beyaz endişelerini gideremiyorum bir türlü, ecnebi damadımıza da kahverengi olduğumu anlatamadım. "Sen benden daha beyazsın" diyordu, "Coğrafi olarak kahverengiyim gerizekalı" dedim en son, anlar gibi oldu. Ben onun memleketine girebilmek için hazırola geçip bir dosya evrak sunuyorum, parmak izi veriyorum, videolu görüntü veriyorum; herif elini kolunu sallayarak gelip havalimanında dandik bir vize alıyor. 8 ay kaldılar Ankara'da, gelmeden beni deli etti "Çok abartıyorsun. Bu söylediklerin komplo teorisi" cart curt diye. 8 ay sonunda (2 adet bombalı araç saldırısını ve bir askeri darbe girişimini bizzat yaşadıktan sonra yani) oturdukları sokaktaki yol çalışmasına ağlıyordu; "Kamyondan kaldırım taşı boşaltıyorlar, her seferinde bomba sanıp sıçrıyorum" diye. Bir şey diyemedim, bir yandan çay içip bir yandan taşlar boşaldıkça beraber sıçradık.

Geçenlerde bir grup adam idam cezasını, terörü, tutuklamaları filan tartışıyordu televizyonda. O kadar çok çıkıyorlar ki televizyona, bir tanesi saçlarını boyamaya başlamış. Biri 10 Ekim'den bahsedecek oldu, diğeri "Ne yapalım, canlı bomba ölmüş gitmiş, ne yapalım daha?" diye susturdu. Adaletin kendisi değil ama kağıt işleri kaldığı için mecburen bir dava açıldı 10 Ekim hakkında, ilk duruşma biraz önce başladı. Benim tahminim, suçluları cezalandırmaktansa geriye kalan hepimizle alay edecek bir süreç olacak bu. Adliyeye gidecek gücü bulamadım, kalabalıkmış bayağı, oturduğum yerden buna seviniyorum. Bir de helikopter dolanıyor adliyenin üzerinde, oturduğum yerden ona bakıyorum. Güçler ayrılığının olduğu bir ülkede en azından ihmalden filan çatır çatır kamu görevlileri yargılanırdı, bizde canlı bomba ölüp gittiği için vicdanlar rahat. Saçlar boyalı.

10 Ekim davasının başladığı anlarda CHP'nin parti meclisi toplantısı bitmiş, o çok önemli insanlar şu çok önemli sonuca varmışlar, hazır mısınız?


Adliyeye gidemedim ama CHP'nin önüne gidip her dışarı çıkanın elini sıkıp tebrik etmek istiyorum. 3 gün sonra yaptıkları açıklama gerçekten tarihin akışını değiştirdi, biz de bir şeye aykırı bu ama neye aykırı diye dövünüyorduk. Ben kaldırdım çünkü dokunulmazlıkları, o yüzden içimde bir sıkıntı vardı.

Bugün 7 Kasım 2016 Pazartesi, demokrasi demokrasi dediğimiz şey hakkında elimle tutabildiğim tek numara olan oy hakkım çöpe gitmiş vaziyette, her türlü hakkımızdır diye gittiğimiz meydanda patlayan bombaların davası 13 ay sonra ite kaka başladı, sosyal demokratım diyen ana muhalefet partisi sanırım tuzlu kurabiye yiyip çay içerek uyukluyor.

Bu aşağıdaki videoyu 1. yıldönümünden anca 10 gün sonra gidip o Gar'ın önündeki derme çatma anıta karanfil bırakan Kemal Kılıçdaroğlu'na armağan ediyorum. Hazırladıkları 10 Ekim pankartlarına, belgesellerine sadece Gar'ın önünde öldürülen CHPli çocukları koyan şuursuz parti çalışanlarına armağan ediyorum. Sizin particiliğinize sıçayım.




Acı ve öfke böyle elle tutulur hale geliyor, 13 aydır yandığı için bu kadın. 13 aydır kimse içine su serpmediği için, adalet namına hiçbir şey görmediği için. Suyu çıkmış bir sistemin içinde kardeşinin hesabını sormaya çalıştığı için. Bedduasının adresi için ben bir şey eklemeyeceğim. Kadim topraklarda yaşıyoruz; buralarda beddua, sahibini eninde sonunda bulur.

November 1, 2016

Tolaz'ın Başına Gelenler

Meğer mahallemizde Cumhuriyet Gazetesi bürosu varmış, dün Sarıkafa'yla çay içecek yer bulma çabalarımız ve annemlerin evinden çöp tenekesi yürütme planım arasında bir yerlerde gazetenin önündeki destek toplaşmasına denk geldik. Başkent'ten bildiriyorum; burada hepimiz o kadar endişeliyiz ki havada bir tuhaflık var.

Kendi içimde küçük bir aydınlanma yaşadım, lütfen gülmeyin, sıfır altyapı üzerine safi sinir bozukluğundan müteşekkil biriyim, el yordamıyla oluyor aydınlanmalar. "Bunların hesabı sorulacak", "Kazanacağız" filan diyoruz ve elle tutulur hiçbir gelişme olmadığı gibi göçtükçe göçüyoruz ya, o hesaplar yarın ya da öbür gün sorulmayacak, bunu anladım. Ve bunda bozulacak bir şey yok. Büyük ihtimalle benim kuşağım yaşlanacak ve hala birbirimize "Kazanacağız" diyor olacağız. Hemen yarın kazanacağımızdan değil, hem biz hem bizden sonra gelenler mücadeleyi bırakmayalım diye. Ben de istemezdim bahtımıza bu itiş kakış düşsün ama ilk değiliz, son da olmayacağız anlaşılan. Susacağımıza birbirimizi yüreklendirmemiz lazımmış.

Sabah kalktım, twitter'a bakmaya başladım, büzüldükçe büzüldüm. Sonra papağan çıktı ortaya.


Biraz sinirlerim bozuldu, "Allahım ne biçim bir yer bu memleket?!" diye. Sonra Sezgin Tanrıkulu olaya el koydu.


"Yalnız", yalın gibi yani. "Yanlış", yanılmak gibi. Neyse, önemli değil, papağan aç, hava soğuk. Çankaya Belediyesi ekip yollamış kurtarmak için, bunu da duyunca artık bıraktım kendimi, gözüm yaşardı gülmekten.

Faşizm çöktü üzerimize, dertten sigara üstüne sigara yakıyorum filan, derken papağan mahsur kalıyor. Tolaz bir de iki dil konuşuyor. Olaylar büyüyor, çok beğendiğim ve saygı duyduğum bir milletvekili de olanca ciddiyetiyle dahil oluyor. Belediye dahil oluyor. Sonra neden bu memlekette Marquez bu kadar seviliyor diye soruyoruz.

Ben bunları yazarken Tolaz ha çıktı ha çıkacak mühürlenen ofisten. Kıyamam çocuğa, bir an önce kurtulur umarım, buradan "çok yaşa sen canım Tolaz/her biji cane mın" diye elimden geldiğince selam yolluyorum. Gideyim kuru temizlemeden paltolarımızı alayım, hart diye kış geldi.