January 31, 2017

(15) Yaşındaki Birine Nasihat

Ay bu soruyu ilk yazan her kim ise hayatında hiç 15 yaş ergeniyle karşılaşmamış. O yaşa nasihat vermenin olur tarafı yok, dinlemez ki. Üçe böleceğim cevabımı.

1. Tanımadığım 15 yaş:

Benden uzak olsun. Ergenlik çekilir şey değil çünkü. Dün plak almaya gittik Nadire'yle, sıkış tepiş dükkanda Bowielere Cohenlere filan bakarken arkamızdaki ergen metalci oğlan ile babası olduğunu tahmin ettiğimiz amca arasında şöyle bir konuşma geçti:

Baba: Bak, Ali Ekber.
Oğlan: Eeaaö?
Baba: Ali Ekber Çiçek.
Oğlan: Öaağ?
Baba: Haydar Haydar?
Oğlan: Hhhooeeğ?
Baba. Neyse. Bütçeni biliyorsun, ona göre al alacağını. Ben dışardayım.

Nadire'ye dönüp "Ben bunu plakla dövücem galiba" dedim. ALİ EKBER ÇİÇEK BEY'FENDİ DİYECEKSİN ULAN!!

Müziği hayatının merkezine oturtmuş ergenler aslında en sevdiğim ergenler ama bu tavır. Ah allahım bu tavır. Benim hiç sabrım yok bu tavırlı hallere.

Telefonlarımızdan yutup videosu açıp zorla kulağına tuttuğumuzu, dükkanda köşeye sıkıştırıp dövdüğümüzü filan hayal edip eğlendik. Sevgili ergen metalci evladım, bir gün bir yerlerde duyarsın, bir türkü ya da deyiş ya da nefes sana da tokat gibi çarpar, o zaman babanı ve plakçıda sana pis pis bakan bu kadını hatırla.

Asabiyetim bana şu olarak döndü:


Bahsi geçen plağı Nadire'nin tabiriyle "erken doğum günü hediyesi", benim tahminimce "ay çekilecek çilem varmış" rüşveti olarak kolumun altına alıp çıktım dükkandan.

Yani demem o ki 15 yaşla konuşarak olmuyor bu işler, sinsice planlayarak önüne kırıntılar bırakılabilir, kendi keşfetti sansın da nefret etmesin diye. O ninja kabiliyeti de bende yok maalesef, ben o züccaciyedeki filim çünkü.

2. Tanıyıp sevdiğim 15 yaş:

Nasihat filan vermem, bir şey sorarlarsa cevap veririm. Ama lafı dolandırmadan, kıvırmadan, dürüst cevap veririm. Soru sormazlarsa sadece şunu derim:


Bence nasihata değil, buna ihtiyaçları var.

3. Kendi 15 yaşım:

Valla düşündüm, sigara içme, spor yap filan gibi şeyler geldi aklıma ama anında vazgeçtim.
Hiçbir şeyi değiştirme 15 yaşım.
Müziğin sesini sonuna kadar aç. Hiç korkma. Daha çok isyan et.



İyi olacaksın. Her şey iyi olacak.

January 30, 2017

(14) Nurullah Hamdi Müren Bey

Dün gece Kocam the Barbarian'a sordum, ünlü bir arkadaşım olsa kim olsun isterdim diye. Osman Hamdi Bey dedi. Aslında Ahmet Hamdi Bey dedi ama Ahmet Hamdi Tanpınar'a olan sevgim hakkında en ufak bir fikri olmadığı için Osman Hamdi demek istediğini tahmin ettim.


Ne güzel fotoğraf. Bana hep böyle numaraları olan bir adammış gibi geliyor, karşılıklı oturmuş kibar kibar sohbet ederken birden bire akıl almaz bir anısını anlatıverecekmiş, sonra da hiçbir şey olmamışçasına çay servisi yapacakmış gibi.

Sanat ve arkeoloji sohbetleri ve dahi gıybetleri için Osman Hamdi Bey.

Geriye kalan sohbetler ve sonsuz bir naletlik için Nurullah Ataç. Barbar kocam anlamadı neden seviyorum Nurullah Bey'i. Anlamaz çünkü Günceler'i okumadı.

Büyük ihtimalle anlaşamazdık, adam aksiymiş, ben de fazlasıyla esnek ve lakaytım ama en azından devrik cümle kurmaya meylim ile biraz gözüne girerdim gibime geliyor. Nurullah Ataç'la arkadaş olmak istememin sebebi, kendime çok yakın bulduğum o aksiliği. Ne bileyim mesela "Biz Heybeli'de her gece mehtaba çıkardık" çalmaya başlayınca "Her gece mehtap mı olur?!" diye sinirlenmesi filan. Nerede okumuştum bunu hatırlamıyorum, gerçek değilse bile fikir veriyor, Nurullah Bey asap bozucu bir şekilde realist ve huysuzmuş.


Sabahlara kadar konuşmalar, içli anılar, kalp kırıklıkları ve yakası açılmadık çekiştirmeler için de Zeki Müren.



Bu videoyu bilhassa seviyorum, ortalarına doğru elbisesinin kolundan bir iplik takılıyor göğsüne, bozuntuya vermeden onu koparıyor. Arkadaş olsaydık belki bir gün cesaretimi toplayıp "Zekiciğim ben kör olmaya çok yaklaştım, bu doreyi biraz kıssak mı?" derdim, cevabını kürek gibi ağzıma vururdu.

Kendime çubuklu pijama mı alsam?

January 29, 2017

(13) Üstüme Tavuk Atın

Valla günlerimin bir kısmını Ankara'dan nasıl da gitmişiz ve nasıl da sakin bir hayatımız var diye hayal kurarak geçiriyorum. Nankörlükten de değil, gerçekten seviyorum Ankara'yı, iyi insanlar buldum burada ama yıldım biraz. Ben de yıprandım, şehir de yıprandı. Bir de kışından bıktım buranın, ben böyle soğuk iklim insanı değilim. (Hala duymayanınız kaldıysa "Ankara şehriyle ünlü bir soğuktur" esprisini de yazayım buraya.) (Tabii memlekette Kars filan yokmuşçasına ağlaşmak da ne güzel.)

10 sene sonra daha ılıman yerlerde görmeyi arzuluyorum kendimi, genel olarak şöyle hayallerim var:


Milkşeyk kalp kalp kalp.


















Bunlar hiç kolay şeyler değil, onu da biliyorum. Ben mecbur kalarak öğrenebilen biriyim, kendi kendime bir adım yol almam ama atın beni tavukların içine, düşe kalka beceririm. Bir yandan da 15 senelik filan dağ başları kazı-kamp hayatı tecrübeme güveniyorum. Oralardan nispeten sağ döndüysem, küçük ölçekli çiftçilikte de bir şansım olabilir.

Eski fotoğraf ayıklarken şunu buldum:


Bu bir tuvalet. Bizimkiler bundan daha da zavallıydı, bu Göbeklitepe'nin sahra tuvaleti. Aslında kendinizle başbaşa kalıp hayatı sorgulamak için harika yerler bunlar, ben hep "Allahım çoban gelecek sürüyle, göz göze geleceğiz" paniğiyle yaşadığım için iyi hatırlamıyorum.

Neyse işte, böyle hayaller. Gitmeden küçük bir notum var:

Bilimsel teorilere inanılmaz; bir inanç nesnesi olmadığı gibi "teori" diye adlandırılmış olması da her yoldan geçenin çürütebileceği manasına gelmez. Bilimsel teori, hipotez değildir

Eski ve çürümüş olduğu iddiası da ne güzel, koskoca hükümet sözcüsüsün, söylersin. Ne yapacaklar, senden şüphelenip internete girecekler de makale mi okuyacaklar?

Okullarda hem evrim teorisi hem de din kültürü okutulabilir, ne mahsuru var? Ben lisede İslam Tarihi'ni seçmeli alıp 95 ortalama getirmiş insanım, ayılar gibi çalışmıştım oturup. Tarih öğretmenimiz Neriman Hanım normal hayatında başörtülü, okul sınırları içinde başörtüsüzdü, 1990'lardan bahsediyorum. Üniversite sınavından sonra okula gidip "Arkeoloji kazandım ben" dediğimde gözleri dolu dolu beni göğsüne bastıran tek öğretmendi aynı zamanda. Dinler tarihi, insanlık tarihidir ve okunması da gereklidir. Evrim teorisi de öyle. 

5 sene önce yerin dibine soktuklarının bugün sözcülüğünü yapan birine güven duyamıyorum. İşletme ve iktisat eğitimi almış birinin biyoloji konusunda atıp tutmasını da tuhaf buluyorum.

10 sene sonra bütün bunların gündemimizden çıkmış olmasını da bütün kalbimle arzu ediyorum.

January 28, 2017

(11) Hippie Kostümü (12) "El eleeeeee çalsın oynansın halaaaay"

Barbar kocam Adıyaman'a gitti iş için. Genelde kebap fotoğrafıyla filan taciz ettiği için şu aşağıdakini görünce çok heyecanlandım:


Ay benziyor da uzaylıya biliyorum ama ben sinirleneyim diye yapıyor, o yüzden duymamazlıktan geldim. Biraz da kıskandım ne yalan söyleyeyim, ben yıllardır içimden taşan bir sevgiyle fotoğraflarına, çizimlerine bakıyorum; herif toplantı saati beklerken müzeye dalıp başbaşa dakikalar geçirmiş. 

Neyse, merak ederseniz eğer, "Adıyaman Kilisik heykeli" filan diye aratırsanız okuyacak şeyler var. Ben 9500 yıldan biraz daha yaşlı olduğunu ve ana tanrıça filan olmadığını düşünüyorum ama çok da mühim değil. Mühim olan, şu anda bildiğimiz kadarıyla Urfa-Diyarbakır-Adıyaman'ı içine alan bölgede Taş Çağı boyunca böyle bir manyaklık yaşanmış olduğu. Daha da mühim olan ise bu heykelin bulunduğu yerde arkeolojik kazı filan yapılmamış olduğu. Yani aslında hiçbir şey bilmiyoruz.

Neyse, başka eski şeylere atlıyorum buradan, şalanjın 11. sorusu dolabımdaki en eski kıyafeti soruyor. Ailece eski biriktirdiğimiz için hangi birini yazayım bilmiyorum. Elime bu elbise-gömlek geldi:


Annem 1974'te Bodrum'dan almış, Sandaletçi Ali'nin yan dükkanındaki terziden. Basmaaltı ya da bozuk basma denirmiş bu kumaşa, işte esas kumaşa desen basılırken altta kalan astar bu. Bizim evde pek sevilirdi, benim de küçüklük elbiselerim filan var basmaaltından.

Bunlarla takım sandaletler de var, Ali'nin elinden çıkma, kaldırdığım yerden çıkarmaya üşeniyorum. Belki yaz gelince yazarım, şu anda ayı gibi bir kazak ve takkeyle oturuyorum, sandalet filan başka bir hayatın şeysi gibi geliyor.

Ay anlamını da yazacakmışız. Anlamı şu, annem hayatı boyunca tuhaf şeylere ilgisi olan bir kadın oldu. Çarşıda yürürken ayakkabıcıların önüne çeker vitrindeki topukluları gösterirdim, isterdim ki tırnaklarını uzatıp sedefli ojeler sürsün filan. Bir anneler gününde aldığım dikiş sepetini verdiğimde yüzünde oluşan ifadenin acısını 30 senedir taşıyorum içimde. Annenize dikiş sepeti almayın.

Annem bir ayrık otudur. Ne güzel tabii ama sonra ben ergenliğimde isyanlar eşliğinde rakçı olup yırtık pantelonlar (Merhaba Rafet el Roman, merhaba sana!) filan giymeye başladığımda neden şok geçirdi ("Ay şoktadayım şu anda?!" Merhaba gündüz televizyonu seyredenler, merhaba size!), bunu açıklayamıyorum.

12'ye geçiyorum.

Son 10 yılda hayatımda çok şey değişmiş aslında, düşününce şaaptım. Evlendim mesela, hiç de öyle bir niyetim kalmamıştı. Bu konuda tecrübesi olmayanlara söyleyebileceğim tek bir şey var, olacak iş değil aslında iki kişinin bu şekilde hayat sürdürmesi. Yemin ederim çok saçma. Belki en iyi arkadaşım diyebileceğiniz biriyle nispeten dertsiz tasasız olabilir ki o zaman bile insanüstü anlayış, sabır, iyi niyet, diyalog filan gerektiriyor. Çok şükür şöyle şeyler söyleyebileceğim bir evlilik müessessesi içindeyim: "Bazen seni yere yatırıp tekmelediğimi hayal ediyorum ama gene de en çok seni seviyorum." Ay lütfen şımartıldığımı da sanmayın, aynı şekilde karşılık alıyorum. Ev emekçisi köpek annesi eşit kadın birey yoldaş kimliğimle varlık gösteriyorum çünkü.

İşten ayrıldım ve hiç pişman olmadım. Zaten geçtiğimiz 10 sene içinde geçirdiğim bir takım evrimler ve yaşadığım aydınlanmalar sayesinde büyük ihtimalle ya kapının önüne konmuştum ya da ne zaman koyacaklar diye bekliyordum şu anda.

10 sene önce ettiğim lafların büyük bir kısmını şu anda önüme koysalar utançtan yok olurum.

10 sene önce hayatımda olan insanların %90'ı filan şu anda yok.

Bu 10 sene geçtiği için çok seviniyorum, yaşlandıkça daha da bunalmaya başladım eski günlerden.

Şunu bırakayım gitmeden. Nedense sabahtan beri Eurovision şarkıları dinliyorum. Bunu da 10 Yıl Önce 10 Yıl Sonra diye hatırlıyormuşum, tabii o zaman olduğumuz yerde kalmış oluyoruz. Umarım birinizin daha aklına gelmiştir de tek blog bayatı ben olmam.



Off uçan halı filan. Elvan elvan çiçekler, vur sazın teline, yumak yumak dostluk bağları. Ulan insan bir davul filan götürür bari en azından, böyle halay mı olur?

Gideyim de bir elma yiyeyim bari. Barbar kocama da çekçek/kırma/kesme sipariş ettim, eli boş gelirse yakarım bu evi.

January 26, 2017

(10) "Hiiiiç kusura bakmasınlar" (Elleri omuz hizasında kaldırarak)

İyi anıları insan zaten hatırlıyor, kötüleri de unutmamaya çalışıyorum, onlar da mevcudiyetimin temeli bir nevi.

Valla nostaljik teyzelikle itham edilmek pahasına yazacağım (yazının başlığı tam buraya referans veriyor), şu kolektif anımızı asla unutmak istemiyorum:


Tabii 2013 yazında, neticeyi kestirememekten kaynaklı herhalde, hoş bir naiflik de varmış. 7 Haziran'da mesela, seçim sonuçları belli olmaya başladığında salondan halay halinde fırlayıp terası dönmüştük birkaç tur, komşularımız telefonlarını tutup eşlerine dostlarına dinletmişti neşemizi. Yarım saat kadar sürdü bu sevinç, sonra koltuklara çöküp bu seçim sonucunu burnumuzdan fitil fitil getirirler mi diye tırnaklarımızı yedik.

Hem nasıl fitil fitil getirmek ama gene de o yarım saatlik "Ulan? Resmen biraz kazanır gibi olduk şu anda!" duygusunu da unutmak istemiyorum. Naapıcaz ben de bilmiyorum ama her sabah iyi kötü biraz umutla uyanıp yeniden başlamakta, "Ay bir adım daha atamayacağım" diyeni yerden kaldırmakta, ağlayana omuz olmakta filan, bilemediniz hiç unutmamakta bir mahsur yoktur gibime geliyor. Gidecek başka yerimiz yok çünkü.

Üstelik hala çok haklıyız.

January 25, 2017

(9) Rıntıntın tırırırının rıntıntın tırırırının (Melodili)

"Göç etmek zorunda kalsan yaşamak için seçeceğin ülke?" diye soruyor şalanj bugün, başka zaman olsa neler yazardım, şimdi ister istemez ciddiye alıyorum soruyu.

Zorunda kalsam seçme şansım olacağını pek zannetmiyorum, zorunda kalmazsam da göçmem zaten. Buraya aynen bir hobbitin evine bağlı olduğu gibi bağlıyım. Bence bu göçme işini çok çabuk, çok kolay telaffuz ediyoruz biz. Yani kolay bir işmiş gibi, sanki insanın hayatını yaran bir travma değilmiş gibi. Neyse, sonra yazarım bu konudaki hislerimi.

Şöyle ideal koşullar hayal edeyim, bir memlekete ışınlanıp hayatımı orada sürdürecek olsam iki seçenek geliyor aklıma. Yunanistan ve dahi adaları; çok yabancılık çekmezdim, deniz filan var, 13'e kadar sayabiliyorum, "Seni çok seviyorum" diyebiliyorum, "Yaşasın!" diyebiliyorum, arada ayaklanıp sokakları yakıyorlar, babam "grekofil" benim, çocukluğum pazar sabahları EPT kanalından pazar ayini ve Yunan bayrağının göndere çekilişini filan seyrederek geçti. (Merhaba İzmirliler!)

Gene iki arada bir derede yazıyorum, o yüzden şu meşhur sahneyi çakacağım aşağıya:



Diğer seçenek Bosna; gene yabancılık çekmezdim, 2'ye kadar sayabiliyorum sadece ama daha çok kelime biliyorum, çoğu alabildiğine saçma ("Milyaçka Nehri'nin suları çekildi mi?" "Sevgilim beni terk etti mi?", Dino Merlin sağolsun); Balkan coğrafyasının özünde bir manyaklık, bir kara mizah, bir her türlü varolmaya devam edebilme hali var, etnik gerginliğin bile eksikliğini çekmem çünkü o da var. Ya da ben susayım, şu şarkı konuşsun:



"Rakı" ve "anarşi" kelimelerinin kafiye yaptığı memleket kalp kalp kalp.

Eveth. Yün çoraplarımı dizime kadar çekip gidiyorum, gene çay koyuldu, ben gene geç kaldım. Yarın görüşürüz çünkü hiçbirini doğru dürüst hatırlamadığım anılarımdan bahsedeceğim 10. soru kapsamında.

January 24, 2017

(8) Ay Yooo! / Kısa Animasyon / "Gazetecine Mektup Yaz"

Şalanjımızın 8. gün sorusu şöyle, "Bir dahaki hayatında kim olmak isterdin?"

Bütün umudumu bu hayatı ecelimle sonlandırıp toprak olmaya bağladım ben, bir hayat daha istemiyorum. Çok uzun, çok yorucu, çoğu zaman çok manasız; üstelik bundan sonrası kuraklık muraklık. İklimsel felaket senaryolarını seyredip seyredip "İyi neyse, biz görmeyeceğiz en azından" diye birbirimizi onaylıyoruz barbar kocamla.

Zaten düşünüyorum da, 3 yaşında kafa üstü kuma atlamakla başlayan maceramda buralara kadar nasıl geldim ona da şaşırıyorum. Resmen yangın çıkınca kaçacağına durup yangına bakan insanım. Çok ısrarcı olurlarsa bir hayat daha vermek konusunda, bana değil insanlığa faydası olacak birine versinler. Beni de bıraksınlar ot olayım, çiçek olayım, ağaç olayım.

Anlaşmamız bu şekilde diye düşünüyorum, böyle düşünmekte bir tür huzur buluyorum. Tekrarlamak fikri, sonsuzluk fikri beni bunaltıyor. Ha vampir olacaksam bakın o olabilir. O zaman da allah bilir Jim Jarmusch'un Only Lovers Left Alive'ındaki Adam olurum ve sonsuza kadar sürecek bir depresyon içinde insanların eblehliğinden şikayet ederim. Gene ne insanlığa ne vampirliğe bir faydam olmaz.

Güzel bir kısa animasyon seyrettim biraz önce, siz de görün istedim:


BOLES from Spela Cadez on Vimeo.


Bir de mektup kampanyası var, şuradan okuyabilirsiniz. Şu anda dışarıdan gelen postalar teslim edilmiyor; buna tepki olarak ne kadar çok mektup yollarsak o kadar iyi, belki aşarız bu tecridi diye düşünmüşler. Ben Ahmet Şık'a yazacağım bir mektup, eğer yazmak istiyor ama yollamaya çekiniyorsanız bana yollayabilirsiniz. Kendiminkiyle beraber postalarım.

January 23, 2017

(6) "Bodrum kafa vurma ilkokul" (7) Kedi

Merhaba, grip oldum ben. Bugün resmen ilan edecek hale geldim. Ekrana kaşım gözüm akmadan bakabileceğim kısıtlı süreyi har vurup harman savurmadan şalanjı icra edeyim, zaten dün de yazamadım.

6. soru hatırladığım en eski anıyı istirham ediyor. Annemi darladım bu konuda, sonucu aşağıya yapıştırıyorum:



Yani özetleyecek olursam; 3-4 yaş civarı eve gelen misafirlere zorla resim satmak, kedi doğurması, sirke gitmek (yıl 1982 filan, lütfen üstüme gelmeyin, zaten ilk ve son olmuştu), ananemi zehirleyen lahmacundan nedense zehirlenmemek, başka çocuklara özenip yüksek yerden sıfır plan programla kuma çakılmak. Yani o kadar çakılmak ki çocuklar gelip açıklama yapma gereği hissetmiş. 

Ama Bodrum'da kafamı yarmam ilkokulmuş, bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de gözlük alınmış. 

7. soru için halim olsaydı gergedanlardan bahsetmek isterdim, su aygırlarından filan. Ama yapamayacağım, şunu bırakıp gidiyorum. Sizin için kedi oluyorum, kalpten kalbe akışlarla, alkışlarla yaşıyorum.


January 21, 2017

(5) Özlemekler

Ananemi her zaman özlüyorum. Neredeyse 20 sene oldu kaybedeli, hiç öyle bir acı hissetmemiştim hayatımda. Geçiyor tabii zamanla o acı, geriye ne hatırlıyorsanız o kalıyor.

Güzel gençlik fotoğrafı var ama duvarda asılı, aile fotoğrafı arşivciliğini üstlenmiş olan kuzenim de Trump'a maruz kalmasın diye sosyal medya hesaplarını dondurmuş, ben elimin altındaki tek fotoğrafı koyayım:


O kadar çok sevdi ki ananem beni, hala özgüvenim yerlere yapıştığında o sevginin ekmeğini yiyiyor olabilirim. Hala soracak sorularım var ananeme, zaten birini kaybetmenin zulmü de burada, cevap yok, sessizlik var.

Bazenleri de her şeyleri özlüyorum, eski tatiller, eski uzun yaz mevsimleri, herkesin genç olduğu zamanlar filan. Nostalji yani. Eskiden daha çok özlerdim, şimdi pek aklıma gelmiyor. Daha ziyade ileride ne olacağını merak ediyorum.

Bu soruyu da insanı uyutacak bir sıkıcılıkla cevapladığıma göre gidebilirim. Çok öksürmeye başladım, canımdan bezdim bir miktar.

January 20, 2017

(4)Tadelle Var

Dün girdim Gratis'e ve tek parça halinde çıkmayı başardım. Aman yarabbi. İçerdeki müşterilerin kalabalığı ve gözü dönmüşlüğü bir yana bu indirimin ne kadarı gerçekten indirim, ondan da emin değilim. Her zaman aldığım 18 liralık şampuanın üzerindeki etikette 21 liradan 18'e düştüğü yazıyordu mesela. Halim yoktu kasaya gidip "Bu şampuan hiçbir zaman 21 lira olmadı, alay mı ediyorsunuz?" diye çemkirmeye. Zaten bir kadın, ucuz bir ürünün etiketini söküp pahalıca bir ürüne yapıştırmış, kasada kavga vardı. Herkes adına utandım orada beklerken. Yahu zaten ucuz parfümeri dükkanı, bu nasıl bir manyaklık?

Gratis'in indirim günü kaosunu meclisin dün akşamki haline bağlayacağımı sanmış olabilirsiniz, vallahi bağlamayacağım. Buradan bakınca, aynı apartmanda komşu olsak kapısının önünden parmaklarımın ucunda hızlıca geçeceğim kadınlar görüyorum. Ne Aylin Nazlıaka'nın uzun vadede bir boka yaramayan DEVASA jestleri ne de şu öbür kadının (üstelik bir de adamın birinden işaret filan alarak) ortalığı tekme tokat içinde bırakması, gene bir gram akıl fikir yok ortada.

İyi ki bağlamadım. Ay neyse, şalanjı şaapayım ben, dördüncü günde etrafımdakilerin hangi sorunların çözümü için bana geldiklerini yazmam gerekiyor.

Valla bana kimse gelmiyor, genelde ben onlara gidiyorum sorunlarımla gibi bir his var içimde. Sorunlarım da yok benim zaten, "HIIIAAAAĞĞĞĞ NEFRET EDİYORUAAAM!!" demeye gidiyorum, işte çay filan içiyoruz bir yandan. Bir saniye, ben 1-2 telefon görüşmesi yapıp sorayım hemen.

Ay yok, elle tutulur cevaplar alamıyorum, üstelik bunu sorarken bile gene araya kendi derdimi sokmayı başardım. Yani mesela "Bana aşk dertleriyle gelirler" diyemiyorum çünkü ben çok sinirleniyorum o aşkın dert yaratan tarafına, "AY BEN ÖLDÜRÜRÜM BU HERİFİ!" diye başlayınca da bir yere varamıyoruz. Doğru yöntem bu değil, oturup dinlemek lazım, sakin olmak lazım. Neticede iki kişi arasında yaşanan şeyler bunlar, gene o iki kişi çözüyor ya da çözemiyor. En zayıf olduğum yer burası.

İşte geri kalanı normal hayat sorunları; ufak tefek şeyler, manyak insanlara maruz kalmalar, çok çabalamalar ama karşılığını alamamalar, verilmesi gereken kararlar. Ben böyle sorunların kesin çözüm mercii değilim ama oturup dinlerim, desteklerim. Arkadaşlarımı her zaman ve her koşulda desteklerim.

Şunu taa ne zaman Gediz yollamıştı, ben bakkalmışım:


Müessesemizde her türlü varoluşsal ve ilahi sorunlarınıza kesin cevaplar mevcuttur. Şikayetinizi bize, memnuniyetinizi etrafınıza meh meh meh, hadi gittim ben.

January 19, 2017

De Hadin Kratis'e Tilililiiliili

Ay kesin hepiniz gördünüz, güldünüz filan ama dayanamıyorum koyacağım buraya. Ne zamandır bu kadar gülmedim ahhahhhah ay sinirlerim bozuldu!

Bu, yönetmenler makyaj videosu çekerse:



Bu da dublajlı makyaj videosu:



Deniz Bağdaş kimdir bilmiyorum ama allah razı olsun, şu iki videoyla koca bir günü aldı götürdü. Yumurta almaya diye evden çıkacaktım, kardeşim bir tane ruj istedi, hayat beni Gratis'e doğru itiyor resmen. İndirim de başlamış, bu mübarek perşembe günü Hızır beni soktuğu gibi çıkarır umarım o dükkandan.

(3) Ehemmiyetsiz Serüvenler

Hayatım bir film/kitap olsa türü ve adı ne olurdu?

İşte Benim Stilim yarışmacısı kızlar gibi soruyu tekrarlayarak nereye varmaya çalışıyorum bilmiyorum. "Bu kombinimle nereye gidiyoruuuuum? Beni istemeye geleceklermiiiş, evde söz kesilecekmiş."

Havalı bir şeyler yazabileyim diye yine dünden beri haldır haldır cevap düşünüyorum. Kompüterin başına oturalı bir saati geçti, oradan oraya atlıyorum. Kitap tanıtım yazısı okudum demin, "....yazarın saftirik yapıtlarında bir yeniden doğuş...". Satirikmiş meğer. Bazı günler ne yapsam olmuyor.

Neyse, kitap olsa İhsan Oktay Anar yazsın isterdim, nasıl olsa "Höst!" diyen yok. Bütün bu saçmalığın içinden ne güzel çıkardı Anar, hem belki birileri gece yatakta okurken kahkaha atardı. "Mina Nam Bir Zat: Ehemmiyetsiz Serüvenler"

Film olsa ne olurdu bilmiyorum ama müzikleri ne tuhaf olurdu, yıllar içinde nerelerden nerelere geldim. Mümkün olursa eğer, olmadık insanlar, olmadık şarkıları coverlasın isterdim. Ne bileyim mesela Erdal Erzincan bir Pearl Jam söylesin, Eddie Vedder gelsin "Diyarbekir yoluna le Diyarbekir yoluna" diye halaya girsin. Musa Eroğlu ile Miley Cyrus düet yapsın. Şimdi böyle yazınca bir boka benzemiyor ama olabiliyor böyle şeyler.

Ne Müslüm Gürses dinlerim ne de Bülent Ortaçgil ama bakın bu var:



Şalanjdan gene köpeğe geçeceğim, bu geçen gün Kudi'nin bebekliği diye koyduğum fotoğraftaki yavrular ev arıyor. O tweet'i ekleyeyim buraya:



Annelerinin fotoğrafını gördüm, bunlar ufak tefek olacak büyüyünce, Kudi gibi azman değil.

Boğazım ağrıyor, kafam zonklamaya başladı, gidiyorum ben. Adaçayı filan yapayım.

January 18, 2017

(2) Dertli Gönüller

İkinci gün için kalbimi kazanmanın beş yolunu yazacağım, dünden beri düşünüyorum, o kadar düşünmeyi gerektirecek bir durum yokmuş aslında.

1. İncelikler. Birinin beni düşünmesi, bir küçük jest, bir ucu yanık mektup, mektuba çizilmiş bir köy manzarası, "Sen bunu beğenmiştin" diye yollanan bir oje, kargo pakedinden çıkan kitaplar, berem yok diye ağlaşınca örülmeye başlanan bir bere. Böyle şeyler.

2. Merhamet. Hatta MERHAMET ULAN, MERHAMET!! Ağaca, çocuğa, hayvana, birbirimize merhamet. Beş maddeye gerek bile kalmaz aslında, sadece bu olsa yeter, daha da nasıl kalp kazanılır bilmiyorum.

Sabah sabah şunu gördüm. Öyle hayvanlı internet sitelerin paylaştıklarında olduğu gibi kalpleri ısıtan müzik yok, profesyonel ve havalı bir video değil ama karnı doyan tilkiler var. Bir tabak kendilerine, bir tabak da tilkilere kavurma ısmarlayan kamyon şoförleri var.



Biraz da sanki Nuri Bilge Ceylan havası var videoda, ay neyse.

3. Kahramanlıklar. Küçük kahramanlıklar, büyük kahramanlıklar. Yolda düşen birini kaldırmaya koşanlar, su kanalında mahsur kalan köpeği çıkaranlar, inatla direnenler, hayatını mahvetme pahasına doğru olanı yapanlar.

Fethi Sekin.


İçime sinmiyor böyle burada bahsetmek ama sesimi en azından bir avuç insana duyurabildiğim başka mecra yok ve hiç aklımdan çıkmadı Fethi Sekin. Kimselere duymadığım bir saygıyla anıyorum. Sadece 2 hafta geçmiş üzerinden, aman yarabbi, yolda çevirip sorsalar "Başka bir hayatta yaşandı her şey" diye cevap verirdim. Canına yandığımın memleketi.

4. Yaratıcılık. Mesela haftalarca yazdığım acı ve keder dolu mesajların, olanı biteni anlatmalarımın kısa bir grafik öykü olarak bana geri dönmesi.


Böyle bir arkadaşım var dünyanın öbür ucunda.

5. Samimiyet. Tarif edemeyeceğim galiba samimiyeti. Bir şey söylerken aslında başka bir şeyi ima etmemek mesela. Çünkü benim çok kafam karışıyor o zaman, inme iniyor, nasıl davranacağımı bilmiyorum. Ama karşı tarafın içi dışı bir olunca hemen çok seviniyorum.

Sokağa çıkacağım bir saate, şimdiden çok üşeniyorum. Çıkınca da hoşuma gidiyor. Ne bitmez yıkanmak istemeyen ama banyoya girince sudan çıkmak bilmeyen çocuk lanetiymiş öff.


January 17, 2017

(1) Kendimden Bunaldım

Ay bu yarasayı aklımdan çıkaramıyorum dün akşamdan beri:



Siz de görün istedim.

Bugün Sonik Hanım'ın 17'li meydan okumasının ilk günü, önce bütün soruları koyayım şuraya:


Sonra da beş sözcükle kendimi anlatmaya çalışayım. Daha önce de yapmaya çalıştım bunu, çok muvaffak olduğumu iddia edemeyeceğim. Üstelik etraftan yardım da gelmiyor.

1. Dağınığım. Yani çalışkan biri değilim ben; şu günü gününe çalışan, disiplinli, programlı, derli toplu insanlar vardır ya, ben onlardan değilim. Bu tembelliği ve dağınıklığı son dakikacılıkla kapatıyorum. Son dakikacılıkta ordinaryus profesör ünvanı almaya çok yaklaştım. O son dakikaya harcadığım emeği günlere yaysam belki saçlarım beyazlamazdı. Neyse.

2. Yufka yürekliyim.

3. Kindarım. Bu ikisi nasıl oluyor birarada diye soracak olabilirsiniz, ben de bilmiyorum. Ama ananem de böyleydi, annem de böyle. Belki filler de böyledir.

4. Şu kesinlikle benim:


İlerisi için sevinçle plan yapıyorum, sonra o gün gelip çattığında "Ay öleydim de yapmayaydım bu planı!" diye umutsuzca duvarlara bakıyorum. Yarına var mesela böyle bir buluşma planı, şimdiden içim öldü biraz. Tabii bir de planlar iptal olunca yaşadığım sevinci görmeniz lazım.

5. Normal halim de şu:


Ay iyi hadi gene çok ağlamadan yaptım ilk soruyu ama valla kendime sıfat bulmam gerekince bunalıyorum. Bakın neredeyse 110 lira 75 kuruş olacakmışım mesela, bu da bir sıfat. Teşekkür ederim canım ülkem, ne çok seviyorsun beni, ne kadar da ait hissediyorum kendimi, ne kadar değerli. Gideyim de camın önünde bir sigara içeyim, Ankara'nın apartman çatılarından mamül manzarasına bakarak. Siz şöyle gitmişim gibi düşünün:


January 16, 2017

Kudiler. Kitaplar. Şalanj Haberi.

Dün bir aileye daha gezdirdim annemlerin kiralık evi, bu sefer derli toplu, düzgün insanlardı. Oturdukları ev küçükmüş, daha büyüğünü arıyorlarmış. Fakat bir yerden sonra "Bu ev çok büyük, nasıl ısınacak?" diye dertlendiler, medeni bir şekilde ayrıldık. Yani bilemiyorum ev o kadar büyük mü ya da nasıl ısınıyor çünkü babamı o evde kafasında bereyle dolanırken hatırlıyorum, annem de kombiyi biraz daha açacağına üstüne bir tane daha kazak giyen insan.

Isınma işini münazara ederken birdenbire "Satmayı düşünür müsünüz?" diye sordular, hayatta hiçbir soruya bu kadar kesin cevap vermedim ben. Tabii ki düşünmüyoruz. Annemler düşünse bile ben kendimi kapıya zincirlerim. Neden bilmiyorum, dna'mın derinliklerinden bir ses "EV SATILMAAAAZ!" diye haykırıyor. Ayrıca çok seviyorum o evi, arka tarafta güzel bir bahçesi filan var apartmanın. Köpenklerle ve Sarıkafa'yla piknik denemelerimiz oldu.


Laftan anlamaz, tasmayla çekince de bozulur. Kendi planı var hayatla ilgili, müdahil olunsun istemiyor. Kudi'nin bebekliğini sadece annemle babam gördü, bir kare fotoğraf yok ortada. Hayatımın büyük gizemlerinden biriydi, geçen akşam çözülmüş olabilir. Twitter'da gördüğüm bir fotoğrafı anneme yolladım:


"Ortadakinin aynısıydı" dedi annem. İyi ki görmemişim bu halini, sadece düşüncesiyle bile heyecandan aklımı kaçıracak gibi oluyorum.

Ay geçen cuma da biraz aklım oynadı yerinden, bir Bilgen var İstanbul'da çünkü. Orada bir Bilgen var uzakta, gitmesek de görmesek de o Bilgen bizim Bilgenimizdir. Buralar vasıtasıyla ahbap olduk, ben blog yazmadıkça neşeyle dürter beni. Kargo yollamış, açınca şunları buldum:


"Allaaaah!" diye bağırdım vallahi, sizden saklayacak değilim. "İyi olacak her şey" kargosuymuş, öyle dedi. Okudukça buraya da yazarım, birkaç gündür kapaklarını sevip yanağıma sürtüyorum. Ay biri de imzalıydı bu arada, hem imzalı hem köpenkli:

A photo posted by Mina (@kokobella) on


İçimde bir umut, bir tür uyuz direnç var. Ne olacak bilmiyorum ama en azından hala varız.

Buradan da şuraya atlıyorum hemen, Sonik Hanımcığım yeni meydan okuma şaaptı, şuradan sorulara bakabilirsiniz. 17 soru, yarın başlıyoruz. Gelin siz de yapın, valla bakın biraz hayat gelir buralara hem.

Kompüterin başından kalkmaya debelendiğim şu anlarda şunu dinlemeye başladım:



Geçenlerde öğrendim ki bir de Bosna Hersek vatandaşlığı varmış Bono'nun, hediye etmişler. Kuşatma sırasında Sarajevoluların sesini duyurmuştu, kendi tarzıyla tabii, konserlerde dev ekranlardan Sarajevo'ya bağlanarak, oradaki insanlarla konuşarak filan. Eğlence nerede bitiyor, insanlık trajedisi nerede başlıyor, bir sınır yok mu allahaşkına diye eleştirmişlerdi grubu. Bilmiyorum, bazen herhangi bir ses, sessizlikten daha iyi olabiliyor. Sonra bir de konser verdiler Sarajevo'da. Bütün bunların bana ne hissettirdiğinin hiç önemi yok, Sarajevolular ne hissetti, tek ve biricik gerçek o.

Ben zaten Boşnak paşaportunu kıskanıyorum o allahın cezası güdüğün. Neyse. Günün yarısını böyle yedim, bari bir yandan U2 dinleyip bir yandan evi süpüreyim de tamamen çöpe gitmesin bu loş ve melankolik pazartesi. Yarın şalanjın ilk gününde görüşür müyüz?

January 14, 2017

Mutfak Bezleri. Bir Madrigal. Bir Hırka.

Geçen pazar Gülçin'le buluştuk, kız buluşması yapalım diye heyecanlanmıştık. Bana devasa bir depresyon hırkası lazımdı, bir de göz kalemi. Her sürdüğümde gözüme bir haller oluyordu, kalemi atmam gerektiğini dördüncü sürüşte ve dördüncü "Ay kör oluyorum galiba?!" paniğinde idrak edebildim. Doğru dürüst bir berem de yok.

Bunların hiçbirini almaya muvaffak olamadık ama ben Hüsmen Ağa'dan iki kilo turşu aldım, zaten sonra üstüne ikişer bira içtik. Ama Guiness içtik, o bakımdan havalı olmuş olabilir. O arada kocam der barbar (Değişiklik olsun diye Alman versiyonuna geçtim) mesaj atıp eve dönerken şu Kav marka tutuşturuculardan almamı istedi. Şömineyi yakacakmış.

Ankaralı olmayanlar için bu şömine meselesini açmak istiyorum, burada bir dönem şömine furyası yaşanmış. 50-60 yaşlarındaki binalarda, her dairede var bir adet. Öyle karlar içinde dağ evi ambiyansı değil, normal apartman dairesi şeysi. Post üzerine uzanmak yok, kar ile örötik masaj filan da yok, zaten harrrr diye kilolarca odunu kısa sürede tüketiyor şömine. O arada bir süre ateşe bakarak ilkel benliğimize filan dönüyoruz.

Eve girdiğimde şömine yanıyordu, "Ema nasıl yaktın?" sorusunun cevabını mutfak bezlerimin yokluğunda buldum. Neşeli renklerde, mikrofiber mutfak bezlerim. Bir yandan da her seferinde başa alarak şunu dinliyordu:



"Aaa madrigal mi dinliyorsun?" diye sordum.
"Madrigal ne yahu?" diye cevap verdi.

Bu noktada da kendiyle kavga ederek, kendinden önce yaşamış olanların mirasında ve yazıda huzur arayarak, herkesin bakmadığı yerlere bakmakta bir tür neşe bularak büyümüş çocuklar ile doğduğu andan itibaren her istediği önüne konmuş, sosyal, detaylarda boğulmayan çocuklar arasındaki farkı irdeleyeceğiz. Ya da irdelemeyeceğiz çünkü konuya ayı gibi girerek irdeledim zaten. Eveth.

Kocam üç saat durmaksızın bunu dinledikten sonra rahatlıkla Guns'n Roses'a filan geçebiliyor. Ben madrigalleri ilk keşfettiğimde (internet henüz yoktu, radyoda bunları çalan bir program vardı, haftada 1 gün) bir süre uzun etekler giymiştim, saçlarımı örüp tepeme dolamış, çarpı işi ile masa örtüleri işlemiştim. Orta Çağ ve peşinden Rönesans beni dövüp yerlere yapıştırmıştı. Bağlam meselesi işte; bir madrigali yazıldığı dönemin hayat şartlarını filan düşünmeden dinlemekte bir mana göremiyorum. Her neyse.

Evin içinde bangır bangır bu çalar, ben bir yandan yanan mutfak bezlerimin arkasından car car isyan eder bir yandan da terasta köpenklerle koşarken kafama ilk kar topu geldi. Sonra ikincisi. Dönüp ne yapmaya çalıştığını sordum. Yani tamam kar topu filan da, herif ense köküme nişan alıyor. Dördüncüyü de olanca hızıyla kafamın yanına yedikten sonra ben kar topu imalatına başladım, bu da kaçmaya başladı. Tam köşeyi dönecekken beline bir tane isabet ettirdim, ayağı kaydı, kısa bir süre havada asılı kaldıktan sonra patates çuvalı gibi yere düştü. Aynen şöyle terkettim terası:


Yazının en başındaki depresyon hırkasına dönüyorum, Mango'da 1-2 tanesini gözüme kestirmiştim. Ben Tunalı'ya inene kadar annem kargo (ya da karga) (ya da kargoş) ile şunu yolladı:


Bu ahı gitmiş vahı kalmış hırka benimle yaşıt. Ay böyle söyleyince de şey oldu, neyse. Ananem babama örmüş. Neden omuzlarında feminen büzgüler var o zaman diye soruyor olabilirsiniz, ananem öyle şeyleri sorgulamazdı, hırkaysa hırka, model bu. Babam bunu yıllarca giydi, annem de yıllarca giydi, eve gelip üşüyen misafirlere ikram edildi, sonra ben giydim, derken yeniden kıymete bindi, ben bir süre ulaşamadım hırkaya, bir ara baktım babam giyiyor gene, buradaydı, Urla'daydı derken tekrar kavuştuk.

Van hırka tu ruul dem ol. Annem telefon edip "Ay çok fena olmuş hırka, neyse evde giyersin artık?" dedi, temenni de vardı sesinde. Buradan anneme sesleniyorum; yooo anne! Ben artık bu hırkanın içinde yaşayacağım. Karşınızda duran ben miyim yoksa hırka mı bilemeyeceksiniz. Ben hırkayım, hırka da ben.

Biraz topaklanmış yerlerini traşlayayım. Yünlüler için deterjan aldım, onunla yıkadım. Yumuşatıcı filan da koydum. Hayatımın bir dairesi daha tamamlandı; oradaydın, şimdi buradasın hırka.

Ay daha yazacaktım, Nadire çay koymuş, çıkmam lazım evden. Yani ev yansa böyle panikle çıkmam, çay çok demlenince teskin edemiyoruz, çok bozuluyor. Hırkayla yaşıt olsam da kızların en küçüğü benim, çeşitli şekillerde abla zulmü yaşıyorum, yaşamıyor değilim. Yan cebime koyuyorum o zulümleri. Haydin görüşürüz.

January 13, 2017

Dikkat! Kitaplar Olabilir! Dikkat! Köpekler Zaten Hep Buradaydı!

Dün kitap fuarına gittik. Derdim kitap filan değildi, Evrensel Basım Yayın'ın defterlerinden almaktı. Defter ararken bez çanta da buldum, pek sevindim.


İki desen daha vardı defterlerde, internette görmüştüm bunları, bir aydır filan kuruyordum kafamda. Standı dolanıp bir tane de kitap aldım. O arada iki kız yanaştı standa, ortaokul talebesi yaşlarında. "Bu kitapların yazarlarından şu anda burada olan var mıa?" diye sordular, stand görevlisi oğlanlar olmadığını söyledi. Elimde Asım Bezirci'nin kitabı, mesela onun neden burada olamadığını kızlara söylesem mi diye düşündüm. Kızlar biraz düşünüp bir soru daha sordu, "Peki sizde Sevgili Peygamberim kitabı var mıa?", oğlanlar gene olmadığını söyledi, başka bir yayınevi tarif ettiler, kızlar gitti. Oğlanlara "Ay neden refüze ettiniz, aha bunu ben yazdım diye verseydiniz şuradan bir kitap? Akşam evde skandal patlak verirdi belki?" dedim. "Mihi" diye çok az güldüler. Oğlanlar nazik ve kibar çıktı, ben olanca hödüklüğümle alacağımı alıp ayrıldım yanlarından.

Çocuğu olan ya da benim gibi çocuk kitaplarına meraklı komşularıma fikir verir belki, Evrensel'de çok güzel çocuk kitapları var. Şunları geçen sene almıştım:


Gizemli Mona Lisa, Düğününde Saklanan Damat, İlginç Ailenin Bilgiç Köpeği, üçü de çok meşhur birer tablo üzerinden biraz resim sanatı filan anlatıyor. Resmin Baş Yapıtlarına Yolculuk Serisi'nden bunlar, başka güzel çocuk kitapları da var, ben ara ara alıyorum.

Geçenlerde YKY'dan bir tane Osman Hamdi Beyli çocuk kitabı aldım, bulamıyorum şu anda evin içinde, bayağı ilkokul yıllarıma geri döndürdü beni o özensiz ders kitabı illüstrasyonlarıyla. Onu almayın. Üstelik pahalıcaydı, Evrensel'dekiler hem ucuz hem çok güzel.

Sevda, çalıştığı yayınevine uğrayacaktı, gidip onu buldum. Bulmamla masaya oturtulmam ve önüme çay gelmesi bir oldu. Şunları koyayım önce:


Ay fotoğraf ne dangalak oldu, neyse, kusura bakmayın. Bunları Sevda çevirdi ama nasıl çevirmek, Avrupa'da yapılmış Woolf tezlerini filan indirip onları da okuyarak, Türkçe basılmış bütün kopyaları kontrol ederek filan. Kan, ter ve gözyaşı var yani bu iki kitapta. Biz satın alamadan birer tane hediye etti hepimize, "satın alamadan" bu yazının ilerleyen bölümlerinde anahtar bir konsept haline gelecek, sabrınızı istirham ediyorum. Virginia Woolf hayatıma girsin istemiyorum aslında ama işte böyle kapıdan kovuyorsun, bacadan giriyor. Hala okumadım bunları.

Çayımı içtim, baktım Sevda daha oturacak gibi, paltomu ve çantamı yığdım standın içine. "Yığ yığ! Lütfen yığ!" dediler. Bir tur daha attım fuarda. Alacak bir şey bulamadım ne yalan söyleyeyim, Rahşan Ecevit'i gördüm, kitap imzalıyordu. Geri döndüm Aylak Adam standına. Sevda, Aylak Adam Bey Erkan Aslan Bey'le sohbet ediyordu, yanlarına iliştim. Ne zamandır bu kadar heyecanlı, konuşurken "Ay adam ne güzel anlatıyor" diye dinleyeceğim biriyle karşılaşmamıştım, tanıştığımıza çok sevindim. Erkan Bey de sevinmiş, elimde yazılı belge var:


Meğer böyle bir öykü kitabı varmış Erkan Bey'in. Sevda okuyup çok beğendiğini söylemişti, imzalatmak için yanına almış kitabı. Ben de dönüşte ondan alırım, okuyup geri veririm diye plan yapmıştım. Aylak Adam Yayınları standında dururken satın alamadığım ilk kitap oldu bu. Sonra üstümüze kitap atmaya başladılar. "BİZ ARKADAŞLARIMIZA KİTAP SATMAYIZ!" diye diye önümüze kitaplar yığdılar, kolumuzun altına sıkıştırdılar, bez torbalara doldurup verdiler. Allah biliyor, iki tane çocuk kitabını elime alıp standın dışına çıktım, çalışanlardan birine kısık sesle "Ben bunları satın alayım hemen. Satın. Şuracıkta. Eveth." dedim, gene olmadı, büyüyen gözleriyle "AAAAA YOOOO!" diyerek o iki kitabı da çantama soktu. Sevda bir, ben iki, bir de Tolga vardı yanımızda. Üçümüzü de neşeyle kitaba boğdular, biraz da mahçup olduk, bana bir yaşama sevinci bastı.

Bazı büyük yayınevleri endüstriyel bir hale geldi gibime geliyor, para verdiğime üzülmekten bıktım. Hepsi birbirinin aynısı yeni yazarlardan da bıktım, taşra bunaltısı-şehir bunaltısı-bunalmaktan bunalmalar okumaktan da yıldım bir hayli. Bari araştırma-inceleme okuyayım diye oturup onlarda da hunhar yazım yanlışları bulmaktan, ilkokul seviyesinde analizlere fenalık geçirmekten sıkıldım. Bir tane büyük yayınevini bayağı kara listeye aldım, öbürlerine de temkinli yaklaşıyorum.

Neyse, Aylak Adam Yayınları'nda bir iş yapma sevinci ve heyecanı vardı, mutlu bir samimiyet vardı. O ve diğer yolun başındaki, ne bileyim bastıkları kitaplarda seçici filan yayınevlerine daha çok destek atmak lazım diye berbat bir kamu spotuymuşçasına bitiriyorum sözlerimi. Kitapları da okuyup öyle yazarım, kuru kuru övmüş olmayayım bari.

Ay durun bitirmiyorum, berbat deyince aklıma geldi. Ne şunda bir zeka pırıltısı var:


Ne de bunda:



Zeka pırıltısı aramak tabii benim beyhude çabam, pırıltı mırıltı bir yana, bir tanesinde bayağı güldür güldür nefret, diğerinde de yersiz ve bayat ve zeka yaşı 3 bir dangalaklık var. Yarabbi.

Keşke han'fendiler hayatlarına birer köpek soksa, keşke bey'fendi de biraz kitap filan okusa, ne bileyim. "Binali-Cinali" adeta kaldırımda unutulmuş bir öbek köpek kakası gibi.

Bir de şarkı atayım şuraya, gözlerimi devirerek değil de süzülerek gideyim. Spotify bulup çıkardı, beğendim hemen.



Ankara'da güzel, güneşli bir gün. Daha da güneşlilerini göreceğiz, elbette göreceğiz.

January 11, 2017

Teşkilat! Başbakanlık!

Daha sık yazmanın yollarını arıyorum a dostlar, belki iyice günlük yazıyorum havasına girersem olur bu iş.

Bu ökönömik krizli günler çerçevesinde annemle babam buradaki evlerini kiralamaya karar verdiler. Hangi kriz, liramız maşallah aslan gibi diyorsanız şöyle bi cevabım var. 4 sene önce Bosna'ya gittiğimizde 1 Bosna markası aşağı yukarı 1 Türk lirasına denk geliyordu, bu sene 1 marka 2 liraya dayanmış. Yani her şeye iki katı para ödemiş olduk. Yani o dünyanın hiçbir yerinde bir işe yaramayan Boşnak konvertıbıl markası bizim paradan iki kat değerli.

Her neyse. Gidip cama "Sahibinden Kiralık" yazısı yapıştırdım, arada sırada arayan oluyormuş babamı, düne kadar kimse görmek istememişti evi. Dün "Başbakanlıktan emekliyim" diye arayan bir adama evi göstermeye gittim. "Başbakanlıktan emekliyim, aslında korumaydım, sonra işte danışmanlık, polis teşkilatına üyeyim, kızım oldu, antikacılık yapıyorum, eskicilik yapmıyorum, antikacılık, aslında halılar, biz de Mesnevi Sokak'ta oturuyoruz, aslında Mesnevi'de annem oturuyor, yakın olsun anneme, bu kartvizitim, evet başbakanlık yazıyor kartvizitte, uyanıklık yaptım, teşkilat, küçük kızım var" filan diye akıl kaçırtıcı bir monologun içinde buldum kendimi. O arada evde duran iki adet külüstür bazayı sordu adam.

Bazalar bizim eski bazalar, haşat halde. Buradan indirip annemlerin eve attık, annemlerin daha yeni iki adet bazasını alıp buraya getirdik. "Bazalar atılacak, kapıcıya söyleyeceğim bir ara" dedim. "Bir öğrenci kız dükkana gelip baza sordu bana" dedi, "Aaa yaa? E alın tabii?" dedim, ne bileyim. Herif 15 dakika içinde kapıya bir araba dayamıştı, içinden genç bir oğlan çıktı, bazaları arabaya yüklediler. O arada evde sürünen, ecnebi damadımızdan kalma bir adet kum torbasını da -şu boks için olanlardan- alıverdi sürükleye sürükleye. "Bu da mı atılacak? Ben zaten eski sporcuyum, başbakanlık, teşkilat, başbakanlık!"

"Ben öğleden sonra karımla geleyim, ben beğendim, o da bir görsün evi" dedi, "Olur" dedim. Tahmin edin sonra ne oldu.

Evet. Herif 24 saattir aramadı. Ay ağladım biraz kendi kendime gülerken. Resmen üçkağıtçı bir hurdacıyı eve sokmuş oldum, durduk yere bir de kum torbası hediye ettim. Bunlar mühim değil, mühim olan evde duran 2 adet iyi halı ve birkaç parça başka eşya. Alıp buraya getireceğim kaç zamandır, ağır oldukları için bir türlü alamadım ve herif gördü tabii bu eşyaları. Kargo bekliyorum, gelsin çıkacağım. Bakalım herif sadece açıkgöz bir hurdacı mı yoksa bir de üstüne hırsız mı? Günahına mı giriyorum yoksa annemlerin evin kapısını patlattılar mı dün gece? Cinnah üzerinde düşe kalka halı, sehpa filan taşıyan birine rastlarsanız benim o. Bir el atarsanız makbule geçer.

Dün Balkan soğuğu dedim, Novi Sad dedik filan, demin şunu gördüm:




Acaba Balkan ülkelerinin haber kanalları da hiçbir şeyden bahsetmeyip saatlerce kar haberi yapıyor mu? Ben gene daha sakinim ama barbar kocam bayağı bağıra çağıra televizyonla kavga ediyor artık. Haberler bitiyor (Memlekette sadece İstanbul var amk! Sadece kar yağıyor! Allah belanızı versin!), tartışma programıyla kavga ediyor (Cahil! Cahil! Hah sen konuş, söyle şuna! Birisi de bunu söylesin artık amk!). 6 sene önce evlendiğimizde 35 yaşında sakin bir adamdı, şu anda 72'sine girmiş bir ganyan bayii müdavimi.

Gideyim kahve yapayım, bir de çorba. Köpenkler saksı devirdi. Kargocu gelmek bilmiyor. Güneş açtı burada, ben de radyoyu açtım. İyi olacağız.

January 10, 2017

Šta ima?

Yani diyorum ki "Naaber?" çünkü elimden gelen bu. Bir miktar da ayıp laf. Ayıp laflar mühim, Almanya'da doğup büyümüş kuzenim buraya ilk geldiğinde babama yapışmış, "Arif bana ayıp laf öğret" diye.

İkinci sefer kalktık gittik Sarajevo'ya, Balkan soğuğuyla da tanışmış olduk. Barbar kocam yerlere yapıştı, ben biraz boğaz ağrısıyla filan atlattım sanırım. Akıl alacak gibi değildi, gene de turistliğin şanındandır diye dolaştık sokaklarda.

Buradan çıkabilmek de hiç kolay olmadı. Çünkü Ankara-İstanbul uçuşu, uçuştan birkaç saat önce kar yüzünden iptal oldu, havayolları da "Eeee naapıcaz şimdi biz?!" gibi sorulara cevap vermediğinden iş başa düştü. Ben olsam evde büzülür kalırdım ama barbar kocam bu sıfatını alnının akıyla hakettiğinden delirmiş gibi araba sürerek kar fırtınalarını yardık, Sabiha Gökçen'e ve Sarajevo uçağına ulaştık. Sadece bir kere kusmak için durdurdum arabayı. "Tamam kustum, bas bas bas!" Sabiha Gökçen'de de kontuar görevlisine hislerimi anlattım, "Lütfen alın bu bavulu. Çok gitmek istiyoruz biz!" diye. Gerçekten gitmeyi hiç bu kadar istememiştim.

Sarajevo. Kocamın ifadesiyle "Süper model gibi kızların hatır hatır soğan yediği şehir."

Gene güzel kitap aradım okumak için, bu sefer buldum, yarısına geldim. Ozren Kebo'nun "Sarajevo-A Beginner's Guide"ında kuşatma sırasında tanık olduklarının etrafında şehrin oralılara ne ifade ettiği var, kaçmak ve kalmak ikilemi var, hatırlamak ve unutmak dertleri var, kara mizah var. Geleneksel olarak kara mizah; savaş hatırası delik deşik binalar yüzünden kendi şehirlerine "Peynir Şehir" diyen başka millet var mıdır bilmiyorum.

Ozren Kebo, bir şehrin güzelliğini ölçmenin şöyle bir yolu olduğunu anlatıyor; deli gibi yağmur başladığında eve kapanmak yerine şehir merkezine ineyim de bir kahve içeyim hissiyatına kapılıyorsanız güzel bir şehirde yaşıyorsunuz demektir. Ozren Kebo'nun elini görüyorum ve arttırıyorum, eksi 15 derecede, buz üstünde sekerek yılbaşı konserine gidiyorsanız sadece güzel bir şehirde değilsiniz, bir tür kolektif deliliğinin de içindesiniz demektir. Biz kendi aramızda buna "Balkan" diyoruz.

70bin kişiymişiz.



Diyor ki en meşhur Dino Merlin "Sarajevo bir zamanlar olduğu yerde mi hala?/Yoksa içime mi öyle doğdu?/Değişen bir şeyler var mı?"

Öğlen atmaya başladılar havai fişekleri bam güm, gece yarısına kadar alışmış oldum ben de bu vesileyle, sıçramalarım kesilmişti. Bir yanda katedral çanları, bir yanda lazer şeyleri, 10'dan geriye sayarken sadece 2'ye ve 1'e eşlik edebilerek, sarıla öpüşe girdik yeni yıla. Sonra da işte Dino Bey konserine yukarıdaki şarkıyla devam etti. Otele dönerken başkasının bacaklarıyla yürüyor gibiydim. Yani bacaklar yürüyordu ama benim bir dahlim yoktu. Yatağa girmeden barbar kocamı paşaportlarımızı yakmaya ikna etmeye çalıştım. Edemedim.

Dino Merlin'in bir plağını aldık, başına işler gelmesin diye bir bez çantaya koyup omzuma astım. Otelden fırladık, taksiyle havaalanına doğru yarı yoldayken haykırdım "Bez çanta yok!" Kocam bir plak için dönemeyeceğimizi beyan etti, taksici abi durayım mı döneyim mi bilemedi, zaten toplam üç kelimeyle ve birbirimizi dürterek anlaşıyorduk, pek de anlamadı patlak veren krizin mahiyetini. Yola devam ettik, ben arka koltukta çok bozuldum. Taksici abi aynadan bana bakıp bakıp üzüldü.

Havaalanının önünde bagajı açtık, bavulla beraber duruyordu bez çanta. Kim koydu bagaja, ne oldu bilmiyorum ama sevincimden zıpladım. Plağı çantadan çıkarıp abiye gösterdim, sinirleri bozuldu gülmekten. Dino Merlin buranın kimidir karar veremiyorum, Sezen Aksu'su belki. Gerçi bilemiyorum İstanbul 4 sene kuşatma altında kalsa Sezen Aksu hem kalıp hem de o arada iki albüm çıkarır mıydı. Kuşatma altındayken ülkesini temsil için Eurovision'a gider miydi, yarışmaya ulaşabilmek için havaalanında sniper ateşi altında uçağa koşar mıydı? Yarışmadan sonra dosdoğru şehrine döner, aynı uçaktan yine koşarak inip elektriği ve suyu olmayan evine gider miydi? Bunlar bir yana yarışmada 16. olmasını gülerek anlatır mıydı?

Neyse. Öğrenmeyi dileyeceğim cevaplar değil bunlar.
Sarajevo hala aynı yerdeymiş, bir şey değişmemiş. Ben de biraz ilham aldım, cesaret depoladım, soğuğu yedim ve güzelce kendime geldim.

Şarkıyı beğendiyseniz başındaki klarneti filan da kaçırmayın diye efsane Belgrad konserinden bir videoyu koyuyorum aşağıya.



Belgrad. Sırbistan'ın başkenti.
Kırılan şeyleri düzeltmek mümkün. Hayatta her şey mümkün.
Bizde de bu kadar insanlık olduğuna bütün kalbimle inanıyorum.